top of page

II - itimat kontrole mani değildir

  • Yazarın fotoğrafı: Dilan Durmaz
    Dilan Durmaz
  • 3 Oca
  • 25 dakikada okunur

İkimiz de sırılsıklam halde birbirimize bakıyorduk. Gülümsedi, gözlerden sonra bir parça daha doğru yere oturdu. Bu gülümsemeyi de biliyordum. Tekrar etti.

“Bunu mu arıyorsun Üzüm Buğusu?”

Ölümün insana yaklaştığında insan silüetine benzediği bir tablo çizmiştim zamanında. Yine insanların etrafımda ne anlatmak istedin diyerek kendini paraladığı bir tabloydu ama kimseye realist bir tablo olduğunu söylemedim. O realist bir tabloydu. Gözlerimi yumdum, yine patlatacak kadar.

Küçük gözlü çocuklar, küçük gözlü büyük adamlara dönüşür ve ben Firuze Akın öldüğümü hissettim. Ölümün enseme dokunduğunu hissettim ve şiddetle gözlerimi açtım. Suyun içine baktım, yüzen bir ceset aradım. Kendi cesedimi, öldüğümü düşünmüyordum. Ölmüştüm. O sudan çıkamamıştım ve Tanrı bana öldükten sonra istediğimi tattırıyordu. Bu ne cennetti ne cehennemdi. Bu araftı.

“Firuze,” dediğinde korkuyla bir adım geriye gittim, elim kalkar gibi oldu havaya ama yapamadım. Yeniden suya baktım. Cesedim hâlâ yüzmüyordu. Zaman kavramım değişmediyse bir canlının su altında bu kadar kalması mümkün değildi. Korkuyla o adama baktım. Ölmüş olmayı kabul etmiştim, başka gerçek nasıl kabul edilirdi bilmiyordum. Vücudum sırılsıklamdı, tir tir titriyor, gözyaşlarım adeta beni ısıtmak için sicim gibi boşalıyordu gözlerimden.

Bana bir adım daha yaklaştı ama geri gidemedim. “Üzüm Buğu…”

“Sus!” gür sesim boş evin zeminine vurdu. İşaret parmağım defalarca kez dudaklarımın üzerinde paralandı, gözlerim kocaman açılmıştı. Kendimi göremiyordum ama ne kadar korkunç durduğumu biliyordum. “Sen…” kelimeler birleşecek kadar kuvvetli çıkmadı ağzımdan. Dudaklarıma siper olmuş işaret parmağımı ona sallarken buldum kendimi. Ben ölmemiştim ama şeytan karşımdaydı. Bu öyle korkunç bir kötülüktü ki şeytana ancak yakıştırıyordum. “Sen… Sen bunu nereden biliyorsun?” ona doğru bu kez ben adımladım. Korkusuzca. Şeytan olduğunu itiraf ederse onu bu suda boğacaktım. Ona temas edecek kadar yaklaştım. Önce parmağımla sonra ellerimle omuzlarından ittim. “Seni öldürürüm. Duydun mu beni? Seni öldürürüm! Kimseye bırakmam senin canını alırım. Senin bu yaptığın…” yeteri kadar kötü bir kelime yoktu lügatimde, yüzümün ekşimesiyle sonlandı cümle. Korkusuzca gözlerimin içine bakıyordu. Sanki ölmeyeceğini biliyordu…

“Firuze benim…”

“Kes sesini. Bu yaptığın…” onu iten ellerim ansızın bir çocuk gibi yüzüme örtüldü. “Bu yaptığın çok…” alçakça…

“O zaman da biliyordum senin ne kadar unutkan biri olduğunu. O yüzden vermiştim o kâğıdı. Söylesene hiç mi tanımadın sahiden?”

Ellerim daha çok gömüldü yüzüme, ağlayışım şiddetlendi, sırtımı döndüm. Bu an zihnimin bir oyunuysa tam buradan sağ çıkarmayacaktım kendimi. Kendime söz veriyordum, kalbime yemin ediyorum. Her şeyin bittiği bu yerde bu kez fiziken de her şeyi bitirecektim. Ellerimi öleceğime gayet emin olarak yüzümden çıktım ve ölü cesaretiyle ona baktım. Görüntüsü saniyelerce netleşmedi. Derin ve belki de son kez nefes aldım. “Sen beni neyimden tanırdın peki?” diye sordum. Bu sınavın son sorusuydu. Eğer bu an gerçekse ama o bunu unutmuş olsa da ölümü gerçek kılacaktım.

Sınavın en son sorusu, onun için en kolay sorusu oldu.  

“Saçlarından,” dedi. Tüm gücüm bedenimden çekildi, ruhum çekildi sandım. Dengemi kaybettim bir çift el beni tuttu. Firuze çocukluğunu çok az düşerek geçirmişti, dizinde çok az yarası olurdu.

Çünkü Ali Ecevit Tarhan onu daima tutardı. Tuttu.

“Firuze,” dedi. Sesindeki duyguları seçemiyordum. Beni kucaklamamıştı ama ayakta durmamı o sağlıyordu. Başımı dik tutamıyordum, önüme düşüyordu. Önüm o adamın gövdesiydi.

“Sen misin?” dedim, yalvarır gibi.

“Benim.”

“Sen misin?” diye tekrar ettim. Cevabını duyuyordum ama delirmiş olmaktan korkuyordum. Sol elimi avuçladı. Ne yapacağını bilmiyordum ama hiçbir tepki vermedim. Aldı, yavaşça sağ kulağının arkasına doğru götürdü. İrkildim. “Bak,” dedi. Zedelenmiş parmak uçlarım, o et benini hemen hissetti. “Alay etmeyecek misin yine, kızmayacağım bu kez?”

Gözlerim bir an bile açılmıyordu. O elimi bıraktı ama ben, o bene dokunmaya devam ettim.

“Allah sen daha çok duy diye sana üç kulak vermiş, üçüncüsü nokta kadar ama!”

“Alay etme Firuze!”

Tüm bedenimden aynı anda kan boşaldığını sandım. Ağzımdan ardı ardına hırıltılar çıktı, bu tümüyle ruhsal bir acının karşılığıydı. Ne tam olarak hıçkırarak ağladım ne de bağırdım. Her ses isyan gibi döküldü benden. Parmak ucum tek bir yerde sabit kaldı, başımı daha da bastırdım, bedenim daha şiddetli titriyordu artık. “Firuze gel,” dedi. Gözlerimi açacak takatim yoktu. Birkaç adım ileriye gittik, ayaklarım yerden bir kesiliyor, bir sürülüyordu. Avucumun içine gelen her parçasını sıkıca tutuyordum. Ellerim ayaklarımın aksine çok kuvvetliydi.

Bir ölüyü sürüklediğini farkındaydı çünkü amacı o ölüyü ısıtmaktı. Yerden kabanını aldı. Bu titreyişimi üşüdüğüme yoruyordu. Halbuki içime kor kor ateşler salınmıştı kalbimden. Beni aldı, küçük Firuze dışarıda oynamayı çok seviyor diye babası ona kapalı bir küçük bahçe yapmıştı küçükken, oraya götürdü. O bahçe iki küçük çocuğun minik evi olmuştu. Hatta kız çocuğu orada uyumak isterdi küçükken, bunun için gözyaşı dökerdi ama onu ikna eden anne babası olmazdı o evini paylaştığı Ecevit olurdu. Toz kir içindeydi artık, seneler sonra yine oraya girdik. Yerdeki minderler oturulmayacak haldeydi, soba hâlâ orta yerde duruyordu. Defalarca kendimi ve Ecevit’i yaktığım sobaya baktım. “Dur bakalım,” dedi. Bir an beni bırakmak istedi ama tırnaklarım bedenine yapışmıştı. Ayrılmadım. Bir minderi ayağıyla itti, beni oraya oturttu. Dokunduğumuz şeyi ıslatıyorduk. O da benimle beraber oturmak zorunda kaldı. Kabanını bana giydirmek isterken zorla ayırdı ellerimi bedeninden.

“Dur Firuze, şu sobayı tutuşturayım,” dedi. Yaramazlığımla devamlı yaktığım küçük gözlü çocuk, büyümüş yandığı sobayı yakacak küçük gözlü büyük bir adama dönüşmüştü. Yüzüne baktım, bir ölüye bakar gibi baktı yüzüme. Dudaklarım bile birleşmiyordu. Onu tutamadan kalktı yanımdan. Başım önüme düştü, yüzüm kabanının içine gömüldü. Koklamak için cesaretimi toplamak suyun altında nefes almaktan daha zor geldi. Sudan çıktığımdan beri ilk kez tam nefes aldım.

Zihin korkunç bir varlıktı. Doğru eğitilirse dâhiler, yanlış eğitilirse canavarlar yaratırdı. Burnuma dolan koku, koştu nefes nefese vardı, o küçük kahverengi kazağın üzerindeki kokuya ulaştı. O hırıltılı ses yeniden döküldü boğazımdan. Can veriyordum. Bedenim bu gece toprağa gömülecekti. Bunun gibi bir acı hissettiğim olmamıştı. Bana bu kabanı ölüm giydirmişti. Dakikalar sürdü o sobanın tutuşturulması. On beş sene önce neyi nerede bırakıp defolup gittiysek bu evden, her şey yerli yerindeydi. Odunları nereden bulmuştu, zaten varlar mıydı bilmiyordum. Sadece cebinden çakmak çıkardığını ve sobayı yaktıktan sonra içine birkaç kez üflediğini gördüm. Üzerindeki gömlek üstüne yapışmıştı. Tümüyle sırılsıklamdı, saçları alnına düşmüştü.

Soba tutuştuğunda yanıma yaklaştı, eskiden bir mindere sığardık. Artık sığmadık, bir minder de kendine itti. Tam önüme oturdu. Göz göze geldik ve yeniden sordum “Sen misin?” gülümsedi, sol gözünün altında minicik bir çöküntü oluştu. Gözlerime yaşlar çöktü. Küçükken daha belirgindi, şimdi dikkatsiz bir bakışın defalarca kaçıracağı kadar yok olmuştu ama görmüştüm oradaydı. Bazen gülerdi ve ben boya kalemlerimin tersini oraya banardım. Şimdi de dokunmak istedim ama elim havalanmadı. O kadar cesur olamadım. Başını salladı, dudaklarım bir bebeğin dudakları gibi büzüldü. Ağzımdan dökülen minik ağlayışlar da o bebeğin benzerliğini uzattı. Öne doğru uzandım ama omzuna yatacağım şekilde değil. Alnımı bacağına yaslayacağım kadar. “Firuze,” dedi ama beni kaldırmadı. Alnım dizlerine ulaştığı gibi bir bebeğe yakışır o minik ağlayışlar, nahifliğini kaybetti, arttı, büyüdü, kabalaştı. Adını sayıkladım defalarca kez. Ne kadar zaman sonra bilmem saçları elimde dolandı. Bu ne bir rüyaydı ne de ben ölmüştü. Ecevit’in elleri yine saçlarımdaydı.

Ecevit benim en çok gözlerimi beğenirdi ama en çok saçlarımı severdi. Onları okşamayı, bazen örmeyi, taramayı… Tüm sevgi dilini saçlarıma açardı. O yüzden beni gözlerimden değil saçlarımdan tanırdı. Onun bana teması aralıklarla olmaya devam etti. Saçlarımı okşayışından bir zaman sonra çenesini başımda hissettim. O da bana eğildi. Üst üste devrili kaldık. “Geldim,” dedi, benim anlayamadığımı farkındaydı. Şiddetli ağlayışım. “Buradayım,”

“Buradasın,”

“Öyle Üzüm Buğusu,”

“Geldin.”

“Geldim.”

Devrildiğimiz yerden kalkmamız ne kadar vakit aldı bilmem ama önce o kalktı sonra yavaşça ben. Ağlayışım tükenmek bilmeyen bir boşluk gibiydi. Yüzüne bakmak beni tetikliyordu. Ali Ecevit Tarhan küçük bir çocukken bile ağlamazdı. Bazen düşerdi, bazen canı çok yanardı ama hiç yanmamış gibi kafasını iki yana sallardı ama gözleri yine de dolarsa gözlerini kaçırırdı. Biraz yükseğe bakardı.

Ali Ecevit Tarhan gözlerini kaçırdı ve yine biraz yükseğe baktı ama ben gördüm. Gözleri küçük olsa bile dolan yaşları gördüm. Akıtmadı, sakladı ama oradaydı.

“Ben seni o kadar çok…” bekledim diyemedim, aradım demeye dilim varmadı. Kelimeleri ağzımda geveledim durdum. “Ecevit,” dedim yine. “Çok şükür. Ecevit,” ağzımdan bir tek adı korkusuzca çıkıyordu. Zorlandığımı gördü sanırım “Tamam,” dedi. “Daha çok vaktimiz var artık. Zorlama kendini, konuşacak çok vaktimiz olaca…”

“Ellerine dokunabilir miyim?” tek derdim bu değildi belki ama tam şu an tek isteğim sorulsa bunu söylemek isterdim. İkimiz de ellerimize baktık. O benimkilere, ben onunkilere. Onunkiler yine büyüktü, benimkiler sanki hiç büyümemişti. Bana sözlü bir onay vermedi ama ellerime uzandı. Ellerimiz yine boy ölçüştü. Açtı kocaman avucunu, avucumu bastırdı avucuna. Yine o tezatlığa baktık. O gülümsedi belki ama ben sadece gözyaşı döktüm. İkimizin de elleri küçüldü ama aralarındaki büyüklük farkı azalmadı. Hiç anlaşmadan, parmaklarımız birbirinin arasından geçti. Ellerimiz birleştiği an birbirimize baktık. Ona sarılmak istedim ama eline dokunmak bile lütuftu benim için. “Dizlerine yatabilir miyim?”

“Yer soğuk Firuze,” dedi eskisi gibi. Bunu söylediği zamanlarda yer soğuk olmazdı ama şimdi gerçekten soğuktu. “Olsun, minder koyarız. Olmaz mı?” dedim. Yedi yaşında olsaydım aynen böyle söylerdim, yine bu yolu tercih ettim. Minderlere baktığında kalktım yerimden. Bacaklarım uyuşmuştu. Birkaç minder aldım yerden çekiştirdim ona doğru. Yamuk bir yol çizdim üzerine yattım. Bu bedenimi soğuktan korumak için değildi zaten, bana izin vermesi içindi. Bedenim minderlerin üzerinde başım dizindeydi. Sobadan gelen cızırtılar, hızla artan ortamın ısısı, üstüme kurumaya yüz tutan ama kurumayan elbiselerimiz ve Ecevit’in elleri. Saçlarımı okşadığını hissettim. Bu bir hayal miydi bilmiyordum. Sadece hayal olacak kadar güzeldi. Onu biliyordum. Uyumazdım ama gözlerimi kapattım. Yarın öleceksem bu anı hatırlayabilmek için.

“Ağlama artık,” dedi ağladığımı bile bilmiyordum. “Hâlâ ağlaksın Firuze,”

Sen gittikten sonra daha çok ağladım, hep ağladım diyemedim. O bile inanmazdı bana. Bazen ben bile inanmıyordum kendime. Kabanıyla beraber benim de küçük çantamı almış olmalıydı. Çantanın içindeki telefon çaldı ama gözümü açıp da bakmadım bile.

“Telefonun çalıyor,”

“Umurumda değil.”

“Annen ya da babandır,”

“Umurumda değil,”

“Seni merak ederler.”

Bacağına daha çok sarıldım. Bu konuşmanın sonunu biliyordum. “Gitmeyeceğim,”

“Firuze…”

“Lütfen. Bırakmayacağım seni. Lütfen Ecevit. N’olur yalvarırım. Lütfen,” içimde öyle bir korku vardı ki, sanki tek bir bile yanından ayrılacak olayım onu yine kaybedecektim. Sanki bu an hiç yaşanmamış gibi sonsuzluğa karışacaktı. Sanki insanlara onu gördüğümü söyleyecek ama deli muamelesi görecektim.

“Ben de gitmeyeceğim, buradayım artık.”

Daha sıkı sarıldım bacağına. Onu bir daha göremeyecektim. Biliyordum. Belki bu an bile bir rüyaydı. O lanet olası telefon bir kez bile susmadı. Çaldıkça çaldı. Annem telefonları açılmasa da meşgule de atılsa, açılana kadar büyük bir kibirle arardı. Açılmak zorundaydı o telefon. Ondan daha önemli bir işimiz olamazdı. Kulağımın dibinde sıcak bir nefes hissettim. “Söz veriyorum,” dedi. “Ali Ecevit sözü,” Ecevit bana yalan söylerdi bazen ama Ali Ecevit’in hiç yalan söylediği olmamıştı. “Hadi kalk aç telefonunu. Hadi Firuze,” defalarca kez tekrar etti, beni sözleriyle esir aldı. Kalktım açtım telefonu, annemdi.

“Ne var?” dedim öfkeyle. Anneme karşı içimde amansız bir nefret birikti. Bu anı bozan herkese düşman olacaktım.

“Neredesin sen? Neden açmıyorsun telefonumu?”

“Anne müsait değilim.”

“Firuze başlatma müsaitliğine! Beni çıldırtma babanla baş edemiyorum. Kiminlesin?”

“Anne saçmalama! Saçmalama! Sizi ilgilendirmez!”

“Bak tek bir abuk subuk fotoğrafın yarın manşette olsun seni babanın gazabından korumam. Kimsenin seninle gelmesine izin vermemişsin! Ne yanında bir koruma var ne şoför! Aklını mı kaçırdın sen? Neredesin, kiminlesin?” Ecevit yerinden kalktığında korku dolu gözlerimle ona baktım, sobanın dibine kadar gitti. Hiçbir şey söylemeden kapattım telefonu.

“Hayır hayır,” dedim korkuyla. “Hayır gitmeyelim. Lütfen gitmeyelim,” o kadar dengesiz yaklaştım ki ona, soba hiç yanmıyormuş davrandım. Kendimi yakacaktım, Ecevit beni çekmeye çalışırken sol eli sobaya sürttüğünde dudağından bir sitem döküldü. “Ecevit,” dedim korkuyla eliyle soba arasına elimi yasladım. “Özür dilerim, çok özür dilerim.”

“Yine yaktın beni,” dedi gülümseyerek. Hiçbir şey değişmemiş gibi. Firuze yine tez canlılığı yüzünden Ecevit’i yaktı. Firuze zaten hep Ecevit’i yakardı.

Elini tuttum sıkıca. “Gitmeyelim,” dedim. “Gitmeyelim lütfen Ecevit. Daha konuşmadık bile. Ağzımızı bile açmadık. Lütfen Ecevit. N’olur gitmeyelim, şey yapalım…” dedim telaşla. “Sen üşüme sana yeni kıyafetler bulalım, saçlarını kurutalım. Onlar kurumuşlar gerçi. Yemek yedin mi? Acıktın mı?”

“Firuze.”

“Ne yapalım? Sen söyle. İstersen soba sönene kadar başında bekleyelim öyle çıkalım. Biraz daha ısınırs…”

“Firuze, sen evine gidiyorsun,”

“Hayır,” dedim korkuyla. Annem de babam da, gazapları da umurumda değildi. “Hayır lütfen. Kapatırım telefonu. Rahatsız olduysan sesinden… Kapatırı…”

“Yarın kuru bir halde görüşüyoruz.”

Ellerimi yüzümün iki yanına bastırdım. “Göremeyeceğim bir daha seni, biliyorum ben. Göremeyeceğim bir daha seni, gideceksin.”

“Gitmeyeceğim.”

“Gideceksin, annem yüzünden. Kapatacağım şimdi telefonumu, bir daha hiç çalmayacak. Söz veriyorum. Yemin ederim, kimse rahatsız etmeyecek bir daha bizi. Hadi gel oturalı…” bakışları nefes nefese susturdu beni. Gözlerim durmadan akıyordu, büzülmüş dudaklarıma baktı. Ağlama demedi. İkimiz de ayaktaydık, daha hiç sarılmadığımızı fark ettim. O da sanırım fark etti. Bedenlerimiz bir yapbozun parçaları gibi birleşti, kollarımı boynuna sardım. Belimden sarıldı bana.

Yirmi beş yıllık hayatımda kimseye böyle sarılmadım. On beş yıldır da kimseyi böyle sarmalamadım. Saçlarını sevdim, ensesini sevdim, boynunu sevdim. Burnumu yasladım en rahat yere. Çocukluğumun kokusunu aldım saniyelerce. “Söz gitmeyeceğim,” dedi. Bana söz vermemeliydi, inanırdım. Boynundan ayrıldım ama aramıza mesafe katmadım. Temas cesareti getirdi. Saçlarına dokundum, yüzüne dokundum. Buradaydı. Yemin ederim oydu. Aklımı kaçırarak değil, gayet aklı başında biliyordum, görüyordum. Ecevit dönmüştü. Buradaydı.

“Yarın nereden bulacağım ben seni?”

“Sen beni nerede bulacağını bilirsin Firuze,” dedi. Gözlerimin içine bakıyordu. Bilmem gerekiyordu. Öyle bakıyordu. Başımı salladım hızla. “Bilirim,” dedim. “Geleceksin değil mi?”

“Geleceğim.”

“Kolyemi alabilir miyim?”

“Yarın versem?”

“Lütfen, şimdi. Kolyemi verir misin?”

“Bana güvenmiyor musun?” diye sordu. Başımı iki yana salladım, bu hayır demek değildi. Sadece bu konunun güvenle bir ilgisi yoktu.

“O kolyeyi sen bile alamazsın benden diyorum,”

“Doğru, sen beni bile satın alabilirdin ama ben bu kolyeye dokunamazdım bile değil mi?”

Utançla gözlerimi kapatmak istedim ama bunu tavırla söylemedi. Kolyemin değerini o da bilmeliydi zaten. O kolye için canımı bile verirdim ve bu cümle biraz bile abartı içermiyordu. Bilmeliydi. “Sende bile bırakamam kolyemi, lütfen alabilir miyim?”

Eli cebine gitti. Kolyemi çıkardı. “Doğrusun,” dedi ve bana uzattı. “İtimat, kontrole mâni değildir. Unutmamak lazım.” Uzattığı kolyeyi aldım. Hızla boynuma taktım. Öndeki taşı düzelttim ve parmak uçlarımla dokundum. Mevzu itimat değildi, mevzu benim bu kolyesiz nasıl yaşanır bilmememdi. Nasıl uyunur, nasıl nefes alınır, nasıl aynaya bakılır bilmezdim ben. Kolyem olmazsa bir hiç gibi oradan oraya sürüklenirdim.

Ecevit’e olan itimatımın, hiçbir kontrole ihtiyacı yoktu. Canımı bile bugün onunla bırakırdım ama kolyemi bırakmazdım.

Kolyeye dokunuşumu izledi bir süre. Sonra kapıya doğru gitti. “Gel,” dedi bana da. Peşinden çıktım ben de. İkimiz de o havuza bakmadan geçtik gittik. Duraksarsak boğulurduk, bu ev beklersek öldürürdü bizi anılarıyla. Bahçeden hızla geçtik. Arka arkaya sıralanmıştı arabalarımız. Anahtarımın arabanın üzerinde olduğunu biliyordum. “Ecevit,” dedim. Bana baktı. “Yarın görüşeceğiz,” dedi.

“Söz mü?”

“Ali Ecevit sözü dedim ya.”

Arabaya binmemi bekliyordu. Sadece bir adım atabildim, dönüp ona bir kez daha sarılmam hiç uzun sürmedi. Son kezmiş gibi hissetmedim ama sarıldım. Cılız bir adam değildi ama kemiklerini hissettim.

“Bana kendinden bir şey bırak yarına kadar,”

“Kabanım sende kalsın,” dedi ve benden ayrıldı. “Hadi bin,” dedi yalnızca. Binene kadar hiçbir şey de söylemedi. Arabamın kapısını kapattı, ben sürene kadar da ayrılmadı kapı önünden. O kadar yavaş sürdüm ki aynadan onu daha fazla izleyebilmek için… Defalarca kez telefonum çaldı, birinde bile dönüp açmadım. Kabanı da çıkarmadım eve varınca üstümden. Bir erkek kabanı olduğu her halinden belliydi ama umurumda değildi. Kabanını bana bırakmıştı, bu gece bununla uyuyacaktım. Saçlarım kurumuştu ama pis su hissediliyordu saçımdan. Berbat gözüküyordum. Umursamadım, düzeltmeye çalışmadan indim. Kapımızda dikilen kişiler dönüp defalarca bana baktı. Bahçenin merdivenlerinden indim, bana kapıyı annem açtı. Yollarımı gözlüyordu. Ağzından birikenleri kusmak için kapıda yatıyordu ama bu halim onu öylesine şaşkına uğrattı ki saniyelerce ağzını açamadı. Bu fırsattan istifade hemen gitmek istedim yanından ama çok geçmeden silkindi yakaladı beni.

“Bu ne hâl?” dedi tutulmuş bir halde. “Bu ne Firuze? Ne oldu sana?”

“Küçük bir su birikintisine düştüm, ayağım kaydı,” dediğim an başımdaki sızı sudan çıktığımdan beri ilk kez nüksetti ya da ben ilk kez bedenime kulak kesildim. Ecevit’in yanında hissettiğim hiçbir duygu fiziksel bir acının gerisinde kalamazdı.

“Sen sarhoş musun yoksa?” parmaklarını koluma sapladı ve hızla bana doğru yaklaştı. Tam da o an fark etti. “Bu kaban kimin?” dedi dehşetle.

“Anne uykum var?”

“Seni mahvederim. Şu an bana adam akıllı cevaplar vermezsen tüm evi ayağa kaldıracağım ve babana hesap verirsin.”

“Kaldırsana,” dedim açıkça.

“Firuze sen iyi misin?” dedi dehşetle. Aklımı kaçırdığımı sanıyordu.

“Şu an dünyanın en mutlu insanıyım,” dedim. İnanmadı. Annem ben ona ne zaman doğruyu söylesem inanmazdı zaten.

“Kiminle buluştun sen?”

“En son bu kadar mutlu olduğumda küçücük bir çocuktum biliyor musun?”

“Firuze sen Atilla Akın’ın kızısın!” dedi öfkeyle. “Başka erkeklerin kabanlarını giyerek bu eve geri dönemezsin. Aklını mı kaçırdın sen? Kimdi bu adam? Bu gece neler oldu?” beni sıkıştırmalarının eşliğinde odamın kapısına varmıştık. Annemin koluna dokundum.

“Bu gece ölecektim,” dedim. Bana yine inanmadı. Bilmiyordu ki kafamda kurumuş kanlar birazdan sıcak suyla benden akıp gidecekti. “Ama yeniden doğdum,” dedim. Bana bir kez daha inanmadı. Bilmiyordu ki on sekiz yıl sonra ilk kez bugün yarın için umut ederek uyanacaktım. Bir anlık boşluğundan yararlandım ve odama girip kapımı kilitledim. Anında indirdi darbelerini kapına. “Başlatma sanatsal konuşmalarına Firuze, beni çıldırtma!” dedi ve daha sert vurmaya başladı kapıya. “Aç kapıyı, konuşacağız. İki süslü cümleyle çıkamazsın bu gecenin içinden. Ne sanatın ne sanatçılığın kurtarır seni aç kapıyı konuşacağız. Hadi Firuze, aç diyorum sana.”

“Sabah görüşürüz anne, iyi geceler.” Dakikalarca beni taciz etmeye devam etti. Sonra yine kurabileceği en ağır cümleleri kurdu ve ayrıldı kapının önünden. Kabanı çıkardım yatağıma yatırdım. Duşa girdim, tahmin edebildiğim o kanı akıttım. Bir kez bile aynadan bakmaya çalışmadan pijamalarımı giydim ve yatağa girdim. Kabanın bir kısmını başımın altına çektim ve burnumu yakasına gömdüm.

Ali Ecevit Tarhan dönmüştü. Küçük gözlü büyük adamın kokusu yatağımdaydı ve bu bana yaşayacak kuvveti verirdi.

***

“Siz alçaksınız, haysiyetsizsiniz, vatan hainisiniz!”

“Sizsiniz ulan vatan haini! Sen kimsin de beni vatandan vuruyorsun? Biz sizin gibi bu ülkey…”

“Sen konuşma. Otur aşağı konuşma. Ne dedim ben size? Tarih 1 Ekim Cuma. Siz değil, ben kendi dokunulmazlığımı kaldırıyorum. Benim bu ülkede hesabını veremeyeceğim hiçbir davam yoktur. Benim bu halkın önünden çaldığım tek bir lokmam yoktur. Tarih 18 Kasım Perşembe, Atilla Akın’ın davadan beraatine karar verilmiştir. Hadi çıkın konuşun, ben korkak fareler gibi deliklere saklanma…”

“Allah aşkına kapatın şu televizyonu,” dedim gözlerimi yumarken. Başım zonkluyordu, kalbim çok hızlı çarpıyordu ve böyle bir sabahta babamın meclisteki kirli ağzını dinlemek istemiyordum. Annem tarafından zorla oturtulduğum bu kahvaltı sofrasında dakikalarımı harcadığım için çok mutsuzdum. Kalkmak, meyveli pastamı yapmak ve koşarak bu evden çıkmak istiyordum.

“Gerçekten ben de çekemeyeceğim sabah sabah,” dedi annem beyaz çayından bir yudum alırken.

Babam ve abim birbirine bakıp oldukça alçak bir gülüş sergilediler. Mide bulandırıcıydı. “Hanımlar hanımlar… Ben aylardır bu anı bekliyordum. Ne çabuk unuttunuz beni hırsızlıkla suçladıkları günleri? Ellerindeki o alçak yalan delilleri?” bazen evde de kendini siyasetçi sanıyor ve öyle konuşuyordu. Yersiz yükselmeler, anlamsız kafiyeler. Ben burada ne yapıyordum? Ecevit’in yanına gitmek istiyordum.

“Bu meclis ilk kez kendi dokunulmazlığının kaldırılması için bizzat kendisi Adalet Bakanlığına istemde bulunan birini gördü. Böyle adı temize çıkmışken haykırsın gerçeği, bırakın.”

“Adını temize çıkarmış o adamın kirli dilini dinlemek istemiyorum ama ben,” dedim açıkça. Babamın sert bakışları beni buldu, sesi Bülent’ten duydum. “Sanat mı konuşalım istersin?” ona bakmadan cevap verdim.

“Susalım isterim.”

“Babana Atatürk düşmanı dediler,” dedi babam gözlerimin içine bakarak.

“Sen kendilerine ne söyledin?”

“Ata dirilse, ilk onların yüzüne tükürürdü. Bunu söyledim.”

“Atatürk’ün adını ağzınıza almanızdan nefret ediyorum. Ve iki tarafın da Atatürk ilke ve inkılaplarına sahip çıkmadığı için açıkça düşman olduğunu ben de düşünüyorum. Kaldı ki ülke yönetimi senin partinin elinde, sizin yapmayışınız onların yapmayışından daha büyük kabahat.”

“Bu ülkenin yönetim koltuğuna da Atatürk’ün getirdiği demokrasiyle geldik. Ne demek sahip çıkmıyoruz?” dehşetle babama baktım. Şaka yapmıyordu. “Anayasanın ilk üç maddesinin değiştirmediğiniz için de taktir bekliyor musun?” diye sordum. Böyle bir sabahta neden babamla sohbet ediyordum ben? Onun sinirlerini bozmak bile biraz olsun umurumda değildi. Bu sofrada geçecek olan dakikalarımı arttırıyordum. Çenemi kapalı tutmalıydım.

“Neyse ki bu halkın gözü benim kızım kadar kör, vicdanı benim kızım kadar hain değil,” dedi babam. Neredeyse tüm tadı kaçtı, elindeki çayı altlığa vurarak bıraktı.

“Sizden olmayan herkes hain mi?” diye sordum.

“Babam dirilse, bizden olmasa, öz babam da hain olur.”

“İşte tam olarak bu yüzden o perdenin arkasına geçtiğimde oy pusulasını size basmıyorum,” dedim açıkça. Bunu yaptığımı bilse de dillendirmemden nefret ederdi. Babamın canını yakmak istedim. Başımdaki sızı bana bunu hatırlattı. “Siz tarafından hain diye anılmak;kendinden olmayan herkesi hain diye nitelendiren, sünger gibi oy verdikleri kişinin fikirlerini yutan insanlardan olmaktan çok daha onurlu bir davranış gi,”

“Firuze kes sesini!” dedi elini masaya vururken. Tüm tabak çanaklar sarsıldı, babamın boynundaki damar belirginleşti.

“Ben televizyonu kapatın demiştim ama.”

“Gü,” İnci’nin neşeli ve yüksek sesini duyduk. “nay,” geniş salonun girişinden gözüktü. “dın,” dedi ama son hecesi bizim suratlarımızı görünce kısık çıktı. Dudaklarını birbirine bastırdı ve bizi süzdü. “Bu masaya gün aydı mı? Yoksa ben geri mi gideyim uyumaya?”

“İnci masaya,” dedi annem şakaklarını ovalarken. İnci geldi, önce annemi öptü sonra babamı. En uzun babama sarıldı, “Sen gergin misin?” diye sordu. On yedi yaşında ailemizin göz bebeği ve bu ailenin en mutlu ferdiydi. “Masaj yapayım mı sana?” diye sordu ama babam başını iki yana salladı. İnci’nin saçlarından öptü ve “Hadi otur,” dedi yalnızca. Benim yanağıma bir öpücük kondurdu, Bülent’e öpücük attı ve gerginlikten çatlayan masaya oturdu. Bir an televizyona baktı.

“Tüm haber siteleri seni konuşuyor baba,” dedi.

“Herkes her zaman beni konuşur,” dedi babam. Kalkmalıydım masadan.

“Çok haklısın ne diyebilirim ki Atilla Akın? Dokunulmazlığını ne zaman geri alacaksın?”

“En doğru zamanda.”

“Peki…” dedi ve siyaset konuşmanın sınırını doldurdu. Sandalyemi ittim ve ayaklandım. “Size afiyet olsun,” dedim.

“Firuze otur ve kahvaltını et,” dedi annem. Onun derdi öylesine dün geceydi ki şimdiki kavgamıza takılmamıştı bile.

“Bırak gitsin,” dedi babam. Gülümsedim ve arkama bile bakmadan mutfağa geçtim. Buzluktaki donuk meyveleri çıkardım. İnsanlar elimden iş almak için adeta birbiriyle yarıştı ama hiçbirini istemedim. Sadece minik bir pasta kutusu bulmalarını istedim. Küçük bir kek kalıbına önce pandispanya yaptım. Sonra pastacı kremamı hazırladım. İçine bol meyve koydum, yetmedi üstüne de ekledim. Küçük ama pastacı kreması ve bol meyvesiyle kendimin en lezzetli pastasına ulaştım. Sadece yenmesi için biraz dinlenmesi gerekiyordu. Mutfaktan çıktım, hızla odaya girip hazırlandım. Kabanını askıladım ve dolabımın baş köşesine açtım. Beremi taktım, beyaz bir kazar, buz mavisi bir kot pantolon giydim. Çok üşürsem diye eldivenlerimi aldım. Babamın ve Bülent’in çıktığını görmüştüm. Annem ve İnci’den ses yoktu. Düz taban botlarımla önce mutfağa indim, olabildiğince sessiz şekilde aldım pastamı. Bu kez başardım dedim, anneme maruz kalmadan çıkabileceğim evden sandım ama hayır o zaten benim çıkmamı bekliyordu.

Yine uzaktan ve oldukça yargılayıcı bakışlarla beni süzdü. “Nereye?” diye sordu.

“Atölyeye,”

“Tamam ben seni bırakırım, bekle.”

“Ne münasebet anne?” dedim hayretle. “Arabamla gideceğim.”

“Biz de çıkıyoruz dışarı. Seni de bırakacağız Firuze. O elindeki ne?”

Neredeyse artık nefes alamayacağım noktaya gelmiştim. “Atölyede yemek için bir şeyler hazırladım ve siz gidin. Ben araba kullanmak istiyorum,”

“Ya da atölyeye gitmiyorsun. Sadece yalan söylüyorsun.”

“Anne sen iyi misin?” dedim hayretle. Tümüyle doğru söylüyordu ama duvarlar üstüme üstüme geliyordu.

“Siz sanatçılarda ne var biliyor musun Firuze?”

“Bilmek istemiyorum,” dedim net bir sesle ama yine yargılayıcı sesiyle devam etti.

“Duygularınızla öylesine bütünleşiyorsunuz ki yalan söylerken mantığınızı kullanmıyorsunuz çünkü söylediğiniz yalana inanıyorsunuz. O yüzden kusursuz yalanlar söylemiyorsunuz ama yine de inandırıcı oluyorsunuz,”

“Tamam bugünün cümlesi bu olsun, zaman bulursam gün içinde kafa yoracağım. Görüşü…”

“Geldim geldim!” İnci’nin merdivenlerden neredeyse zıplayarak inen bedenine baktım. “Evet İnci de geldiğine göre çıkabiliriz,” dedi annem ve hızla kürkünü giydi. Aradan sıyrılamadan ben koluma yapıştı “Sakın aklından geçeni yapma. Ya benimle geliyorsun ya da kiminle buluştuğunu söylüyorsun.”

“Sen hiç iyi değilsin.”

“Bunu dün gece elin adamının kabanıyla sırılsıklam eve gelen kızım mı söylüyor?” dedi. İnci her şeyden habersiz şakıya şakıya tırmandı merdivenleri. Alışverişe gittiklerini düşünüyordum. Kendimi yine o makam araçlarının içinde buldum. Elimde pastamla atölyeye kadar gittim ama atölyede değildi ki işim? Zaman geçtikçe onu bekleteceğim korkusuyla stresle kıvrandım olduğum yerde. Annemin tüm iğneleyici cümlelerine rağmen karşılık vermedim. Atölyenin önüne geldiğimiz gibi de yalnızca İnci’yi öpüp indim araçtan. Kapıdan geçtim, atölyeye girdim. Annem bana öylesine güven vermiyordu ki sokağın başında bile bekleme olasılığı vardı. Pastayı hızla dolaba koydum. Dinlenmesi gerekiyordu, zaten Ecevit’i atölyeme de getirecektim. Burada yerdik pastayı. Annemin gideceğinden emin olacağım vakit kadar bekledim. O sırada dolabımdaki malzemelerle sandviç yaptım. Belki kahvaltı etmeden gelir diye. Bir sandviç ekmeğim kalmıştı yalnızca. Artık, beklese de gitmiştir diyeceğim zamandan sonra bir taksi çağırdım. Yine de o taksiye binmeden önce defalarca kez kolaçan ettim ortalığı. Verdiğim adrese yaklaşık yarım saatte ancak vardık.

Ne o beni aradı ne de ben onu. Biliyordum oraya gelecekti. İndiğim taksi önünde görüyordum, oradaydı. Satın aldığı, serginin en kuytu köşesine koyduğum tabloda bir söğüt ağacı vardı. Bir söğüt ağacı vardı ki yüz küsur yıllık olduğu söylenirdi. Bir söğüt ağacı vardı ki seneler önce iki küçük çocuk hep oraya kaçardı. O söğüt ağacının altında oturuyordu. Sırtını yaslamıştı ağacın kovuğuna, yanındaki küçük kız çocuğunu belki o görmüyordu ama ben görüyordum. Yanağını yanındaki adamın koluna yaslamıştı, minik minik sallanıyordu. Taksi kapısının kapanış sesine kaldırdı başını göz göze geldik. Yüzünde varla yok arasında bir gülümseme geçti. Hızla ona doğru koştum, yine hızımı alamadım diye devriliverdim yanına. Boşluğa bir ceket sermişti, dizlerim acımadı.

“Beklettim mi?”

“Hayır, çok değil.”

Sırtımı onun gibi ağacın gövdesine yasladım karşıya baktım. Kollarımı bacaklarıma sarmıştım. “Bak, nerede olduğunu buldum,” dedim.

“Bulursun demiştim.”

“Demiştin.”

Sessizleştik ne diyeceğimi ne soracağımı bilmiyordum. Sadece çok korkuyordum. Yanlış bir şey söylemekten, yanlış bir şey düşünmesinden… Sadece korkuyordum.

“Dün neden gittin o eve Firuze?” diye sordu ama o. Geçmiş bir köşede bekletilecek, unutulacak bir şey değildi. Ben istediğim kadar kaçayım, bizim geçmişimiz şu anımızın da geleceğimizin de önündeydi.

“Bilmiyorum,” dedim yalnızca.

“Ben gelmesem o sudan çıkacak mıydın?”

“Bilmiyorum,” dedim yeniden.

“Kimse kirli bir suya yüzmek için girmez.”

“Doğru.”

“Kimse yüzmek için girdiği suyun dibine de çökmez.”

“Doğru.”

Bana sormak istediği soruyu biliyordum ama açıkça cevap vermiyordum. Yine de o bu kadar açık sormasın isterdim. “Ölmek mi istedin?”

Karşıya diktiğim gözlerim önce yere sonra ona kaydı. Cevap vermedim. Bu sorunun cevabını o an bilmiyordum. Tek istediğim zulmü bitirmekti. Onu gerçeği söylersem bana hangi zulmü diye sorardı. Cevap verecek cesaretim yoktu. “Daha önce buna teşebbüs ettin mi?” sesinde sahici bir merak vardı yalnızca. Başka hiçbir duygu seçemiyordum. Sadece merak ediyordu.

“Sandviç yemek ister misin?” diye sordum gözlerine bakarak. O da bana baktı, birkaç saniyenin ardından kafasını salladı. Hızla çantamdan sandviçi çıkardım ve sardığım peçeteyle ona uzattım. Aldı elimden ama çantama bakmayı sürdürdü. “Kendine hazırlamadın mı?”

“Ben aç değilim,” dedim. Açtım, sadece tek bir sandviç ekmeğim vardı. Peçeteyi çıkardı sandviç ekmeğini ikiye böldü ve yarısını bana uzattı. Yirmi beş yaşındaydım, bana ikiye bölünmüş bir sandviç ekmeğinin bir parçası gözlerinden yaşlar akıtacak deseler hiç anlamazdım. Milyon tane mecaz anlam kurardım ama hiç anlam veremezdim gerçeğine. Aldım karşıya baktım. “Zeytin ezmeli ve beyaz peynirli yaptım. Hâlâ en sevdiğin mi?”

“Hayır,” dedi daha çok ağladım. Hiç sesim çıkmıyordu. Bana on yıl bakmayan biraz bile anlamazdı ağladığımı ama ben on yıl boyunca ağlar dururdum. “Ama yerim,”

“En sevdiğin ne peki artık?”

“En sevdiğim yok artık.”

Çünkü bazı kötü insanlar, bazı iyi insanlardan en sevdiği basit şeyleri bile çalarlardı. İkimiz de sessiz sedasız sandviçlerimizi yerken o benden önce bitirdi. “Ağlama,” dedi bana. On yıl geçmeden baktı. “Güzel olmuş, ellerine sağlık.”

“Ben ondan ağlamıyorum ki.”

“Ya neden ağlıyorsun?”

“Karnım çok aç, sandviçim küçük.”

Bu daha sesli ve daha cesur ağlayabilmek için uydurduğum sağlam bir yalandı. Kafamı diğer yöne çevirdim. Sesim çıkmadı ağlarken ama sırtım sarsıldı. Ecevit’ten çaldıklarımız o kadar büyüktü ki Ecevit’i göremiyordum. Dakikalarca sürdü bu, son lokmamla gözyaşlarımı sildim. Hiçbir şey söylemeden yanımda oturuyordu. Ne düşünüyordu,ne hissediyordu bilmiyordum. Sadece canımın yandığını görüyordu bunu farkındaydım. Yanağımı dizlerime bastırıp ona baktım. “Benim bir atölyem var biliyor musun?”

“Tavanı nasıl?” diye sordu.

“Camdan,” dedim gülümseyerek.

“Dört duvarı,”

“O da camdan, siyah perdeleri var.”

“Hayal ettiğin gibi?”

Başımı salladım. Hayal ettiğimiz gibiydi aslında ama anladığım kadarıyla bu artık sadece benim hayalimdi. Çünkü kötü insanlar iyi insanlardan hayallerini de çalardı. Yüzümü dizlerimin arasına gömdüm. O belki de biliyordu niye ağladığımı. O yüzdendi bu suskunluğu. Sessizce durdu yanımda. O şiddetin azalmasını bekledi sonra konuştu. “Bana atölyeni göstermeyecek misin?”

Başımı ağlayınca isteğine ulaşmış bir çocuk gibi kaldırdım. “Gerçekten mi?” dedim saf bir heyecanla. “Görmek ister misin?”

“Elbette, sen göstermek istersen…” cümlesini tamamlamadan kalktım ayağa. “Arabayla mı geldin buraya yoksa taksi mi çağırayım?” dedim. Beremi düzelttim, ıslak kirpiklerimi sildim. “Arabayla geldim.”

Bir adım önümden yürürken hızla onu takip ettim. Kapıları açar açmaz bindim, telefondan haritayı açtım ve onun önüne koydum. Kendi telefonuna baktı sonra konuma. Kendi telefonundan açacak sandım ama birkaç şey yazdıktan sonra benim telefonumdan baktı, kendinkini cebine geri sıkıştırdı. Emniyet kemerimi bağladım, heyecanla yolu izledim. Taksiyle geldiğimden daha kısa sürdü. “Burası,” dedim. “Hadi gel,” onun arabadan inmesini bekledim kapının önünde.

Siyah, metal işlemeleri olan büyük bir kapı vardı. O kapıyı açtığımızda boy boy ağaçların yükseldiği bir bahçe karşılıyordu bizi. Bahçelerin dalları yüksek duvarların ardına kadar varıyordu. Bol yeşil bir alan vardı, baharda tuvalimi alır bu yeşilliğin orta yerine çökerdim. Dış kapıyı kilitler çalışırdım saatlerce. Vücudumu sinekler kemirir, alerjim nüksederdi ama kalkmazdım yerimden. Bahçenin karşısında atölyeye uzanan bir merdiven vardı. Düz çıkıyordu, atölyenin cam kapısına uzanıyordu. Tavanı üçgen kubbe şeklinde camdandı, dört yanı perdeleri sarılmış yine camdandı. Doğa olayları daima atölyenin içindeydi, sadece zarar görmüyordum. Güneş de bana vuruyordu, yağmur da bana çarpıyordu ve kar da bana düşüyordu. Bazen evdeki odaya sığamaz, gecenin bir vakti pijamalarımla çıkar buraya gelirdim. Minderleri birleştirir yıldızları ya da siyah bir kâğıt gibi boş olan gökyüzünü izleyerek uykuya dalardım.

Burası benim evimdi.

Evimin kapısını ilk kez bu kadar istekli birine açtım. Misafir sevmezdim, bir başkasının çok sık gelmesini, çok uzun kalmasını istemezdim ama şimdi kalbim öylesine huzurluydu ki, evimin bir anahtarını da yanımdaki adama vermek istedim. Bunu söyleyecek cesaretim yoktu ama çok isterdim. Bir anahtar da onda olsun, çok istedim. Tavan hariç tüm perdeleri kapattım. “Bak siyah perdelerime,” dedim. “Bazen buradan tek bir adım atmadan günlerimi geçiriyorum. Bu perdeleri gece gündüz demeden açmıyorum. Günlerce, durmadan, bazen yemeden içmeden çiziyorum. Bak,” dedim ve tablolarımı göstermek istedim ama o masanın üstündeki kara kalem çalışmasına bakıyordu. Sessizce izledi o gözleri. Tanımaması imkansızdı gözlerini ama hiçbir şey söylemedi atölyemi incelemeye devam etti.

“Sobam var böyle. Aslında ısıtma sistemi var ama ben soba sıcaklığını seviyorum.”

“Hâlâ mı?”

Başımı salladım gülümseyerek. “Evet. Kestane kokusunu da. Kestanem var, ister misin?”

“Yakabilecek misin sobayı?”

“Öğrendim ki, hep ben yakıyorum. Kimse gelip buradaki hiçbir şeye dokunamaz. Temizleyemez bile. Benim evim burası, geç otur sana kestane yapayım. Sıcak çikolata da yaparım istersen, hadi gel otur. Nerede oturmak istersin? İstersen minderde otur istersen koltuğa geç. Nasıl rahat edersin? Sandviç çok küçüktü, yemek söyleyeyim mi? Ya da canın ne isterse? Üşüdüysen soba tutuşana kadar ısıtıcıları yakab…”

“Firuze sakin,” dedi telaşımı izlerken. “Sadece soba, varsa birkaç tane kestane yeter.”

Hızla başımı salladım ve sobayı tutuşturdum. Zaten en son çıkmadan içini doldurmuştum. Alttan ve üstten hava boşluğunu açtım kuvvetle yansın diye. Birkaç kestanenin üstünü çizdim koydum sobanın üstüne. O istemedi ama sıcak su da koydum, üzerine bir kâse ve içine biraz çikolata. Köşeye de süt. Oturmadı, resimlerimi inceledi. Duvara yasladığım ve üstünü örttüğüm resimlere baktı.

“Boya kalemlerime bakmak ister misin?” dedim ve buradaki en büyük çekmeceyi açtım. Belki bir okulun tüm ihtiyacını karşılayacak kadar çok kalemim vardı. “Almaya da devam ediyorum. Böyle o kadar çok olsunlar istiyorum ki, bir gün ölsem kalemlerim dağıtılsa bir sürü çocuğa ulaşacak kadar çok olsun. Sonu hiç gelmesin, o yüzden son nefesime kadar kalem alacağ…”

“Ne zamandan beri böyle sık ölümden bahsetmeye başladın?” dedi. Boya kalemlerimle alakalı daha çok anlatacağım şey vardı, hepsi ağzımın içinde kaldı, canımı yaktı. Dondum kaldım, hiçbir şey söyleyemedim bir süre.

“Anneme göre sanatçı ruhumu fark ettiğimden beri, ölümsüzlük için ölümü istiyorum her sanatçı gibi.”

“İşin gerçeği?” diye sordu süslü cümlelerime kanmadan.

“Bilmem,” dedim. “Hiç düşünmedim.”

“Düşünsen peki?” dedi bu kez. Çekmeceyi kapattım ve sobanın üzerindeki kestaneleri çevirdim. Bana neden bu soruları soruyordu? Ona neden sadece bunu hissettiriyorum gibi davranıyordu? Sobanın yanına çöktüm yine. Sesim soluğum çıkmıyordu ama benden bir cevap bekliyordu. Karşıma sayılabilecek bir yere oturdu. Beni izliyordu.

“Yaşamak istemediğim zamandan beri galiba,” dedim. O sessiz vakit bana düşünmem için verilmişti.

“Ne zamandan beri?”

“Hatırlamıyorum.”

“Çok eskide kaldığı için mi?”

“Belki de,” dedim.

“Çocuk muydun?”

“Ecevit,” dedim. “Lütfen. Niye benden bahsediyoruz ki? Sen geldin. Şimdi tek önemli ve konuşmaya değer şey bu benim için. Sen geldin Ecevit. Şu an buradasın. İnan ki bu hayal kurmayı bile bırakmış benim için nasıl büyük bir şey anlatamam… Hatırlıyor musun? Atölyemiz…”

“Hatırlamıyorum,” dedi hızla. Dinlemedi, durduğu yerde sadece beni izliyordu. Yüzünde ne bir duygu seçiliyordu ne de başka bir şey. O kadar zoruma gitti ki bu, küstahça, alçalabildiğim kadar alçaldım ve bunu hissettim. Unutmasın isterdim.

“Hatırladığın bir şey var mı?” diye sordum, titrek sönük bir sesle. Sadece duymak istiyordum, minicik bile bir şey hatırlıyorsa benim için yeterdi. Onun üzerinden saatlerce konuşabilirdim.

“Yok,” dedi çatık kaşlarıyla. “Olsa burada olur muydum Firuze?” dedi hiç gevelemeden. Dudaklarımı sıkıca birbirine örttüm başımı salladım ve gökyüzüne kaldırdım başımı.

“Ben hiçbir şey unutmadım,” dedim onun aksine. “Sorsan bazen adımı bile unuttuğum oluyor ama seninle alakalı hiçbir şeyi unutmadım. Unutkan değilim sandığın gibi, yemin ederim unutmadım.”

“İyi beslenmektendir o,” dedi ansızın. Ona çevirdim başımı. Alay ediyor sandım ama gülmüyordu. “Ne?”

“Yok bir şey,” dedi. Yanlış duymuş olmalıydım, en azından bir kelimeyi ama ısrarla sormadım. “Kestanelerin olması lazım,” dedi sobayı işaret ederken. Kalktım yerimden ellerim yansa da hepsini topladım, beyaz kazağımın eteklerine koydum eskisi gibi. Bunu da hatırlamıyordu. Dibinde diz çöktüm, onun önüne koydum. Çok sıcaktı, ben dokunamadım daha fazla ama o buharı tüten kestaneleri elleri yana yana soymaya başladı.

“Ecevit ellerin yanacak! Bekle de soğusunlar!”

“Yok,” dedi. Elleri yanmıyor muydu? Buradan bile dumanı süzülüyordu. “Sen soğuk sevmezsin kestaneyi,”

“Ama ellerin yanıyor,”

“Yanmıyor,”

“Nasıl yanmıyor? Sıcak işte görmüyor musun? Bak buhara.”

“Benim ellerim sana kestane soyarken yanmıyor, öyle yaratılmışlar. Sen sıcak kestane yiyebil diye.”

Belki unutmuştu ama elleri sahiden öyle yaratılmıştı. Yanmıyordu. Teker teker soydu kestaneleri, koydu altındaki tabağa. “Ellerin yanmadı mı?” diye sordum.

“Yandı,” dedi. Unutmuştu…

“Niye beklemedin o zaman?”

Sen soğuk sevmezsin kestaneyi, demedi. “Tez canlıyım ben, sabır nedir bilmem. Bekleyemem soğumalarını.”

“Anladım,” dedim kırgın bir sesle. Öylesine alçak hissettiriyordu ki böyle hissetmek. Hakkım varmış gibi. “Unutmayı mı bekledin?” sorular kesik kesik ansızın dökülüyordu benden. Hepsini bir anda soramıyordum. “Yeniden gelmek için? Ben seni o kadar çok aradım kiEcevit, senelerce. Gücümün yettiği kadar…”

“Gücün yetmemiş demek ki, yerim de yurdum da belliydi benim,” ağzına bir kestane attı. “Sen niye böyle sorular soruyorsun bana? Anlamadım ben? Hatırlamam neyi değiştirecek? Geldim işte. Bak buradayım. Ali Ecevit Tarhan geldi.”

Şükürler olsun… “Merak ediyorum. Senelerdir Ecevit, senelerdir. Yeniden birbirimizi gördüğümüzde tanıyamayacak kadar senelerce…”

“Ben kayıp değildim ki?” dedi. “Altı yıl ıslahhane, sekiz yıl hapis. Omzuma bir cinayet, sırtıma da vatana ihanet. Sizin eliniz kolunuz uzundur bulurdun aslında benim nerede olduğumu istesen. Yapma. Sizin gücünüzün yettiği şeylere benim aklım yetmez. Ağlama Firuze. Ağlayacaksan sorma. Bak ben unuttum da geldim diyorum her şeyi, inanmıyor musun yoksa? Unutmasam gelemezdim. Allah’a şükürler olsun ki yerimiz yurdumuz, yediğimiz bir parça kuru ekmeğe kadar her şey belliydi. Böyle şimdi kaçak muamelesi yapma bana. Gücüme gider, dur daha ne kadar oldu özgürlüğüme kavuşalı? Yeni suça hazır değil bu bünye. Alnımızın akıyla işlediğimiz işlemediğimiz her suçun bedelini ödedik, bize her şey yakışır ama kaçak göçek bir hayat yakışmaz.Kimseden korkum yok benim, kaçmam.”

Kestane tabağını bana doğru itti. “Geldim oturdum bak sofrana, ekmeğini bölüştün. Ben de kabul buyurdum yedim. Bu düşman ekmeği demedim. Hatırlasam derdim. Unuttum da demedim, böyle sanat sepet ayağına hatırlamam için zorlayacak mısın her şeyi? Fırçana boya mı arıyorsun? İlham mı diyorsunuz siz buna? Ben sana senin hiç bilmediğim anılarımı anlatırım çok istersen. Senin hatırladığın yıl sayısının iki katını yaşadım zaten ben ama bak sorumluluk kabul etmem, sanata küsersen, fırçan kurursa ben bilmem ama bu kadar. Her şeyi hatırlıyorum diye zorlayacak mısın böyle? Dün hatırladım işte. Ecevit’miş Firuze’ymiş. Ne hatırlayayım istiyorsun, açık açık anlat. Ben hatırlamıyorum tek bir şeyi bile,” ayağa kalktı ve yavaşça dolandı ortalıkta. Biraz perdeyi araladı. Telefonuna baktı. Sesinden öfkeyi bile alamıyordum. Sadece konuşuyordu, onu biliyordum.

“Her şeyi unuttuysan niye geldin?” burada hiçbir suçlama yoktu, hatta sorgu bile yoktu. Sadece anlamaya çalışıyordum. Anlamlandırmaya çalışıyordum. Döndü camın önünden bana baktı.

“Bir dursaydın da soluklansaydık Firuze, misafire öyle denir mi?” dedi alayla. Öfkeli mi, nefret dolu mu yoksa sahici bir affediş mi vardı anlamıyordum. Bir saat gibi tik tak ediyordu ve sanki vaktini bekliyordu. Koşulsuz bakmak istedim, hiçbir şeyi düşünmeden, o vakit gelecekse eğer o vakte kadar kafamı bununla yormadan sadece Ecevit’in gelişiyle ilgilenmek istiyordum. Aynı evi paylaştığım insanlar onun geldiğini görmeden ve tüm saldırganlığıyla benim üzerime çullanmadan sadece Ecevit’i görüp duymak istiyordum. Sadece susarak, belki dizine yatarak, izin verirse ellerine dokunarak içimdeki amansız özlemi dindirmek istiyordum. Pişmanlık yaşayacağım çok vaktim vardı demiyordum, pişmanlığa biraz ara verip arsızca biraz mutlu olmak istiyordum. Bunun benim hakkım olup olmaması önemli değildi. Mühim olan onun varlığıydı.

“Misafirim sıcak çikolata ister mi?” diye sordum. Sütüm kaynamak üzereydi. Silik bir gülümsemeyle sobanın üstüne baktı ve başını salladı. Ayaklandım, erimiş çikolatayı yavaş yavaş ekledim sütün üzerine. Geldi oturduğu yere çöktü. Siyah kabanını koymuştu bir köşeye tamamen bir göz dalgınlığıyla gördüm yere düşmüş küçük siyah not defterini. Benim değildi. Kabandan düşmüş olmalıydı. Sıçak çikolatayı hazır ettiğimde iki bardağı Ecevit’in önüne koyup ilerledim deftere. Eğildim aldım. “Senin mi bu?” dedim ve gayriihtiyari ilk sayfayı araladım. Çirkin eğik bir yazı vardı üzerinde. Ecevit’in yazısıydı galiba.

“Evet benim,” İlk sayfayı sesli okumaya çalıştım.

“Pederem ravza-i rızvan be du gendum befrûht,” benim zorlanarak okuduğum şeyin devamını oturduğu yerden okudu tek nefeste. “Men çirâ mülk-i cihan râ be covî nefrûşem.”

“Hangi dil bu?”

“Acemce.”

“Şiir mi?”

“Şiir,” ayaklandı ve defteri usulca elimden aldı.

“Türkçesi ne?” diye sordum merakla ama o da aynı anda masanın üzerindeki tek fotoğrafa bakıp konuştu. “Yanındaki kim?” dedi.

“İnci,” dedim. “Kız kardeşim.” Ecevit onu ilk kez gördü. Belki de içinde olduğum ailede nefret duymadığı tek kişiydi. Varlığından bile habersizdi. Burada başka da bir fotoğraf yoktu zaten. Ailemden başka hiç kimsenin fotoğrafını görmek istemezdim İnci hariç. Hiçbir yorumda bulunmadı. Ona tek bir soru sormak istedim ama alacağım cevaptan korktum. Ecevit’in babasına da kız kardeşine de ne olduğunu bilmiyordum. Kulağıma gelen her şey söylentiden ibaretti ve ben bu söylentileri hiçbir zaman doğrulayamamıştım.

Geçti gitti yanımdan hiçbir şey söylemeden. Belki de benimle aynı şeyleri düşündü yalnızca. Belki bendeki söylentiler ondaki gerçeklerdi, belki de onda bambaşka gerçekler vardı. Ayaküstü sıcak çikolatadan birkaç yudum aldı. “Benim gitmem gerekiyor,” dedi.

“Neden?” dedim hemen ve kapıya neredeyse siper olacak kadar yaklaştım. “Nereye gidiyorsun?”

“İşim var, halletmem gerek.”

“Yağmur yağacak şimdi, gitme. Biraz daha kal, daha yeni geldin.”

“Daha iyi ya yürürüm biraz yağmur altında, dünden beri ıslanmadım hiç,” kabanını aldı ve bir çırpıda giydi.

“Ben de geleyim o zaman ben de ıslanmadım dünden beri, beraber yürürüz.”

Hemen beremi taktım, üstümü giydim ve itiraz etmesine izin vermeden kapıya yöneldim. “Firuze,” dedi kapı eşiğindeki bana bakarken. O çıkmadan ben çıkmıştım.

“Hadi çabuk ol, yağmur başlayacak şimdi. Yürümeye başlayalım.” Anahtarı aldım, ondan önce indim merdivenleri her halükârda kapıyı çekerdi zaten. Öyle de oldu, peşimden indi. Çiselemeye başlamıştı bile. Gökyüzüne baktım ellerimi açtım. Öylece çekip gitmesin istiyordum, yağmurda cesaret arıyordum. Dış kapının da ötesine çıktığımız an, üzerinden bin yıl geçmiş gibi unuttuğum ama daha bu sabaha kadar beni yaparken deli gibi heyecanlandıran şeyi bana karşıdaki bir ağacın meyvesi hatırlattı. “Ecevit,” dedim heyecanla. “Dur bekle, unuttum!”

“Neyi unuttun?” demesine kalmadı, geri koştum atölyemin içine. Dolaptan pastayı aldım, iki de çatal kaptım da indim geri aşağıya. Üzerimde beyaz bir kazak ve beyaz bir kaban vardı. Önümü bağlamamıştım. Beyaz beremle uyum içerisinde süzüldüm yağmurun altına doğru. Yağmur ben çıkıp inene kadar korkunç bir hızla şiddetini arttırdı. “Sana meyveli pasta yaptım,” dedim heyecanla. “Az kalsın unutuyordum,” bir köşeye geçmeye beklemedim, yolun orta yerinde açmak istedim pastamın kutusunu. Bir çatal da olsun yesin istiyordum, yağmur başımızdan aşağı akarken tek derdim meyveli pastamdı. Üzerindeki kırmızı meyvelerin sosu elime bulaştı, dikkat etmeye çalıştım üzerimdekiler kirlenmesin diye ama arkamdan hızla geldiğini hissettiğim arabanın sesiyle dünden kalmış su birikintileri üzerime sıçrayacak sandım.

Beyaz üstümü kırmızıdan ve bir tutam çamurdan korumak için telaş yapmak istedim ama Ümitköy’ün sakin bir sokağında arabanın tekerleğinin cızırtısından sonra Ecevit’in sesini duydum önce. “Firuze!” diye bağırdı, eş zamanlı olarak beni bulunduğum yerden dengemi kaybedeceğim şekilde itti. Benden önce pastam elimden kaydı gitti, elimdeki kırmızı meyvelerin lekesine kuşların çığlıkları eşlik etti. Kulağımın dibinde ardı ardına patlayan silah sesleri ilk kuşları korkuttu sonra beni. Bedenim çok sert bir şiddetle yere çarptı, aynı anda tüm vücudumda bir ağrı hissettim bu çarpmanın şiddetliyle. Ecevit üzerime siper olmuştu ama baktığı gözlerim değildi, gözleri daha aşağıdaydı. Sol tarafımda, yerini tam olarak seçemediğim ama tüm bedenime hızla yayılan korkunç bir yangı hissettim. Ecevit’in elinde ateş vardı da bedenimde gezdiriyor sandım. Bu yangı öylesine büyüktü ki parmak uçlarım uyuştu, gözlerimin önünde su birikintileri oluşmaya başladı. Silah sesleri ya uzaklaştı ya da o yangı kulaklarıma da vurdu. Yanma hissi azalmadı ama korkunç bir acı az önce yaşadığım ağrının önüne geçti. Yangıyı hissedemiyordum artık, acı tüm sinirlerimi titretti. Ecevit adımı sayıkladı.

Meyveli pastam Ecevit tadına bakamadan ayaklarımız altında ezildi, meyveden sakındığım beyaz üstüm yağmurla yarışır bir hızla kırmızıya boyandı. Vücudum titremeye başlarken benden akan kana baktım, korku bilincimin kafasına bir tokmak gibi indi son kez Ecevit’in gözlerine baktım. Son gördüğüm gözler onun gözleri oldu.

 
 
 

4 Comments


ebruculcu6
Jan 03

Offf firuze hasas kalpli kızım öldürdün beni üzülmekten bölüm çok güzeldi emeğine sağlık yazarım🖤

Like

yildizhatice0lll
Jan 03

İlk defa daha 2. Bölümden bir karaktere aşırı bağlandım Firuze 🥹🥹🫂

Like

yildizhatice0lll
Jan 03

Benim yaralı kuşum Firuzemi paramparça edecekler hepsi toplasacak kızın üstüne üstüne gelecekler 😭😭

Like

yildizhatice0lll
Jan 03

Ecevit içimizden geçecek hadi Allah kolaylık versin

Like

© 2035 by The Book Lover. Powered and secured by Wix

  • Facebook
  • Twitter
bottom of page