IX-“ her temas olay yerinde bir iz bırakır”
- Dilan Durmaz
- 12 Mar
- 31 dakikada okunur
Biz geldiiiik!
Önce yıldıza basalım mı? Basalım basalım...
Twitter'da #ÜzümBuğusu hashtage ile, instagramda uzumbugusuofficial hesabında ve burada bol bol yorumlarda buluşalım mı?
Bir sonraki bölüm taslağını çıkarınca karar vereceğim zamanına. İki bölüm kadar uzunlukta olabilir. Hesaplardan duyururum. Keyifle okuyun🤍
INSTAGRAM; dilanduurmaz
Beni fiziki olarak bu dünyadan koparmayı becerememiş her his, hırçınca ruhuma saldırıyor. Hastalanan bir beden yok olmaya yakın erir, hacmini azaltır, sahibine yük olmaz. Hastalanan bir ruh yok olmaya yakın ağırlaşır, hacmini arttırır, sahibine yük olur.
Bedenime tahammül ediyordum ama ruhumu taşıyamıyordum. Tek başına yürüdüğüm kaldırımın orta yerinde durdum ve ellerimi dizlerime bastırdım. Yağmurun bedenimde ıslatmadığı bir yer bile kalmamışken kalbim kuruluktan çatlamıştı, çatlaklarına kan doluyor, susuz kalp hızla kanı emiyordu. Dizlerime doğru eğildim, yoldan geçen bedenim yoruldu sanacaktı ama bu tümüyle ruhumun peşimden gelecek takati kalmayışıyla alakalıydı. Soluklanmak istedim, soluklanamadım. Yaşlar yüzümden buluttan dökülen yağmurla yarışacak hızda dökülüyordu.
Ecevit'le dakikalarca, belki bunu saat olarak bile dile getirebilirdim, o kaldırıma çökmüştüm. İkimiz de sırılsıklam olmuştuk. Ecevit'in yüzüne bakmaya cesaret edememiştim değil, utanmıştım. Onun izlediği boşluğu izlemiştim sonra ansızın, hiçbir şey söylemeden, kaldırımdan destek alarak kalkmıştı. Omuzları düşük, adımları yavaştı. Arabasına binip gitmişti. Beni orada bırakıp gitmesi beni üzmemişti, o kaldırımdan kalkarken eliyle destek alması beni kahretmişti. Tıpkı benim bu kaldırımda dizlerimin üzerine eğilmem gibiydi. İkimizin de ruhu son nefeslerini alıyordu sanki, bedenimizin içinde can çekiyordu, hacmi artmıştı, taşıyamıyorduk.
Kemal amcanın söyledikleri aklımdan çıkmıyordu, büyüyordu, artıyordu, çoğalıyordu ama biraz olsun susmuyordu. Ağzımdan acı dolu bir nida koptu ve gökyüzüne bakmak istedim. Yağmur damlaları izin vermedi. Yüzüme yağdılar, biraz olsun işlediğim günahları temizleyemediler. Islak saçlarımı arkaya doğru çekiştirdim ve doğrulduğumda kablolu kulaklığımı çıkardım. Taktım, zorlukla bir şarkı açtım. Son sesti ama yine de yaşlı bir adamın sesini bastıramıyordu.
Dışarıda yağmur yağıyor, üstüm ıpıslak, kalbim kupkuru ve ben yapayalnızım. Kendimle alakalı her şeyi pekiştirerek söylemek zorundayım, kalbim apacıyor.
Saatlerce yürüdüm, bir kez bile arabaya binmeyi düşünmedim. Yıldırımlar düştü geçtiğim yerlere, yağmur bir arttı bir azaldı, üşümem geçti, ayaklarım yoruldu ve ben arabayla kısa sürmeyen yolu saatler süren bir yolculukla tamamladım. Acım belki biraz diner diye, dinmedi. Kapının önünde duran korumalar daha ben eve varmadan beni gördüler de ellerinde şemsiyeyle bana koştular. Kuru tek bir damlam kalmamıştı ama emir sebeplerden bağımsızdır. Ben evin içine girene kadar şemsiyeyi tuttular. Kapı açıldığında evin içini kirleteceğimi bilsem de kulaklığımı çıkarmadan çamurlu ayakkabılarım, üstümden damlayan sularla yürüme başladım. Annemle göz göze gelmesem de beni görür görmez yanıma geldiğini görebiliyordum. Bir şeyler de söylüyordu ama Kemal amcanın sesini engelleyemeyen müzik annemin sesini bastırıyordu.
Defalarca kez durdurulmaya çalışıldım ama bir şekilde aştım da odaya vardım. Geçtiğim her yeri kirlettim ve bunu kendime çok yakıştırdım. Kapımı kapatmak istediğimde sertçe itildi ve kulaklığım horca söküldü. Karman çorbandı zaten kablo, benden alındığı gibi yere fırlatıldı ve kapı çarpılarak kapatıldı. Annem bana parmak salladı. "Bu ne hâl?" diye haykırdı. Doktorluktan emekliliğe ayrıldığından beri benimle çok daha fazla muhatap oluyordu ve bu onu sanırım yaşlandırmıştı. "Aklımı kaçıracağım bu ne hâl! Bak günlerdir, günlerdir yoksun meydanda! Babanla derdimiz başımızdan aşkın diye sana sıra gelmiyor, görmezden geliyoruz ama sen ne yapıyorsun? Ne yapıyorsun Firuze? Ülke sokağa döküldü, neler oluyor sen farkında mısın? Neredesin, ne yapıyorsun sen?"
Çok öfkeliydi, kusacaktı kokusunu alabiliyordum. Üzerimdeki kabanı çıkardım ve boşluğa bıraktım. "İlgilenmiyorum," dedim açıkça. Benim için olan her şey artık bir gazete haberinden ibaretti. Umurumda değildi, ülkenin hali umurumda değildi. Babamın hali, annemin hali... Her neyse. Benim hiçbir şey umurumda değildi, içimdeki evi idare edemiyordum ben ülkenin halini düşünemeyecektim.
Annemin dudaklarını şaşkınlıkla aralandı, güldü, öfkeyle güldü hem de. "İlgilenmiyorsun?" dedi.
Başımı salladım. "Umurumda bile değil," dedim bu kez.
"Baban herhangi bir suikast girişimine karşı çevresinde elli kişiyle adım atıyor ve senin umurunda değil öyle mi?"
"Tabi ona da muhteşem bir mağduriyet doğ..."
"Firuze kes sesini!" dedi üstüme yürüyerek. Benim konuşmamı istemiyor ama benimle konuşmak istiyordu. Annemi anlamak için çabalamayı bırakmıştım. Karşısında durdum ve ona baktım. "Kes sesini. Bir kere de düşman olma! Baban günlerdir bizim için, ülkesinin içi..."
"Anne ne olur çık."
"Dinleyeceksin beni."
"Dinlemeyeceğim."
"Bencil!" diye bağırdı hırsla. "Bencil! Bunca sorunun arasında senin hasta olmana üzülen baban içi..."
"Anne babam bunca derdinin arasında Ecevit'i de öldürmeye çalıştı," dedim ve arkamı dönüp sandalyeme oturdum. Annemle aramıza mesafe girdi ama yüzündeki tiksintiyi görmemek mümkün değildi. Ardı ardına cıkladı ve hayal kırıklığıyla baktı bana.
"Tek derdin o adam değil mi?"
Cevap vermedim.
"Biz burada nelerle uğraşıyoruz, senin tek derdin o adam! Bize zarar verdiğini göre göre..."
"Benim tek derdim o adam,"
"Kör müsün sen? Ne yapacağını açık açık söyleyen bir ad..."
"Benim tek derdim o adam."
"Sus Firuze!"
"Benim tek derdim o adam."
"Firuze kes diyorum sesini!"
"Benim. Tek. Derdim. O. Adam."
"Baban tek derdini yok etsin diye uğraşıyorsan bunu başaracaksın!" Gözleri kocaman açılmış, kelimeleri bir canavarın kolları gibi uzanmıştı bana. Birkaç dakikadır ağlamıyordum, gözlerim doldu yeniden. Havalanan eli yumruk oldu ve indi, nefes nefese yüzünü çevirdi ve sakinleşmek ister gibi ortalığa bakındı. Annemle de konuşmuştu, açıkça Ecevit'i ortadan yok etmek istiyordu ama yine de annemin ağzından duymak çok zoruma gitti. Çünkü annem ne olursa olsun, Ecevit'ten babam gibi bahsetmezdi. Gerekirse susardı ama yine de konuşmazdı.
"Babam zaten Ecevit'i yok etti anne," dedim titrek bir sesle. "Sadece Ecevit'i de değil, ailesini de yok etti. Babam şimdi benim derdimi mi yok edecek?" diye sordum. Annem yüzüme bakmıyordu, en azından şu ana kadar. "Kendisine söyle ki derdiyle beraber kızını da yok eder ve bu şimdiye kadarkilere benzemez."
Hızla bana çevirdi gözlerini. Hayreti de korkuyu da gördüm gözlerinde. "Sen neler diyorsun Firuze?"
"Dürüst olayım mı?" diye sordum, dudaklarım büzülmüştü. Cevap vermedi.
"Nefes alamıyorum," dedim, gözlerimden arka arkaya yaşlar düştü. "Nefes almaya kendimi layık görmüyorum,"
"Firuze ne olur sus,"
"Nefes almak için çabalamak istemiyorum,"
"Firuze..."
"Sizin çekmediğiniz vicdan azabını çekmekten çok yoruldum. Ecevit gerçekten benim derdim, ne oldu biliyor musun o çıkagelince?" o hiddeti dağıldı ve bana acıyla bakmaya başladı. Annem beni kaybetmekten korkuyordu ama annem beni kaybettiğini görmüyordu. "Senelerdir çektiğim bu acının ne kadar gerekli ve yetersiz olduğunu anladım."
Melike'yi kimsesizlik öldürmüştü. Hüseyin amcayı çaresizlik öldürmüştü ve ben sadece Ecevit için vicdan azabı çekmiştim. Ne yetersizdi, hiç fark etmemiştim. Az önce beni bir kaşık suda boğmak üzere olan annem hızla geldi ve dizlerimin önünde çöktü. Ayağında topuklu ayakkabıları ve ayakkabılarını örtecek bollukta bir pantolon vardı. Yeni boyattığı saçlarını fönlemişti, tüm güzelliğiyle karşımdaydı ama ona bakınca kendimi göremiyordum.
"Kızım," dedi elimden tutarken. "Yeniden psikoloğa gitmeni istiyorum, lütfen. Bak Firuze bu şekilde,"
"Yaşanmaz değil mi?"
Gözlerini kapattı ve başını arkaya attı. Yanakları şişti ve ofladı. "Çok hassas bir ruhun var. Hep böyleydin. Bununla baş edemiyorsun. Bak, sen kabul etmesen bile sanatın bile bundan geliyor ama bu sana zarar veriyor artık. Lütfen Firuze yeniden terapiye..."
"Anne Melike hakkında bir şey biliyorsan ne olur söyle."
Onu dinlemediğimi biliyordu zaten. Başını eğdi isyan edercesine sızlandı. "Sana yemin ederim bilmiyorum. Firuze ne olur kendinle ilgilen, bırak artık o aileyi. Ne olur! Kendini yok edeceksin. Ne olur kendinle ilgilen..."
"Sen kötü bir kadın değilsin, Hüseyin amca öldükten sonra hiç mi merak etmedin o kalan bebeği? Babam mı izin vermedi yoksa?"
"Firuze ne olur kendine dön! Bırak şu aileyi..."
"Melike kimsesizlikten öldü." Yaşlarım annemin saçlarına akıyordu. "Keşke onun yerine be..." sanki ağzımı kapatsa değişecekti benim istediklerim. "Sus artık!" dedi ama bu kez kızarak değil, ağlayarak. Melike gerçekten ölmüştü... Annem bu cümleyi bile kurmama izin vermiyordu. Kalbimdeki çatlaklar sızladı. Ölü bir bedeni arıyorduk biz. Melike kimsesizlikten ölmüştü.
Annemin elini ittim ve kalktım oturduğum yerden. "Ne yazık," dedim çöktüğü yerden anneme bakarken. "Babamla evlenmek seni kötü bir kadın yapmış. Sen iyi bir kadın değilsin. Ecevit'in annesi ne çok severdi seni..." dedim. Beni de.... Severdi. Koca bir geçmiş zaman. Emindim, şimdi helak olmamızı istiyordu. Annemi oradan öylece bıraktım ve banyoya girdim.
***
O yağmurlu günün üzerinden iki gün geçmişti. Ecevit'e ulaşamıyordum.
Telefonlarımı açmıyor, mesajlarıma dönmüyordu. Bazı anlar beni tetikliyor, nefesimi kesecek bir korku yaşıyordum; bazı anlar beni görmek istemediğini düşünüyor bu üzüntüyle kendimi sakinleştiriyordum. Babamı bir kez görmüştüm sanırım. Bir gece ansızın odama girmişti, beni izlemişti uzaktan, bana yaklaşmıştı, gözlerim kapalıydı. Saçlarımı okşamıştı birkaç saniye sonra da çıkmıştı. Annem ona belki de bir şeyler anlatmıştı bilmiyordum. Derdi ben değildim bu dönem, kameralara oldukça alaycıl ve umursamaz bir tavır sergilerken işin iç yüzünde büyük bir kaos dönüyordu. Babama sorsak bu alaycıl tavrına siyasi zeka derdi ama bana soran olsaydı, kendi sonunu hazırlıyor derdim.
Halk bağırıyordu, babam duymuyordu.
Babam zaten çoğunlukla duymamayı tercih ederdi, istedikleri konuşulmuyorsa bir de ona kendinizi duyurmanız mümkün olmazdı. Bu kaosun sonu nereye gidecekti bilmiyordum ama içten içe de işime geliyordu. Ecevit'le ya da benimle uğraşacak vakit bulamıyordu. En azından ben öyle umuyordum.
Kumral saçlarıma incili bir toka taktım arkadan ve kemerimi bağladım. Arabayı zorlukla hatırladığım o marangoz dükkanına doğru sürdüm. Ecevit istemeden onun şahsi alanına zorla girmek istemiyordum ama başka çarem kalmamıştı. Ecevit'i bulmak zorundaydım. Aracımı dükkânın az ötesine park ettim ve yürüdüm. Ayaklarım bir ileri bir geri gidiyordu. İçeride olmasını istiyordum ama içerideyse bana nasıl bir tepki vereceğini bilmiyordum. Ya da biliyordum. Her neyse.
Cesaretimi topladım varana kadar, hiç beklemeden girdim içeri. Belki de böyle cesur olmamın en büyük sebebi, Ecevit'in burada olmadığını hissetmemdi. Ben Ecevit'i hissederdim. İçeride benim yaşlarımda genç bir adam vardı kafasını bana kaldırdı ve göz göze geldik. "Buyur abla," dedi. Ne söyleyeceğimi hiç düşünmemiştim, birkaç saniye alık alık ortalığa bakındım.
"Eee... Merhaba kolay gelsin."
"Sağ ol. Alacak eşyan mı vardı?" dedi.
"Yok hayır,"
"Bir şey yaptırmak istiyorsan bugün müsaitliğim yok,"
"Ben Ecevit'e bakmıştım," dedim daha fazla uzatmadan. Gözlerimi kırpıştırdım ve genç adama baktım. Geçen sefer geldiğimde görmemiştim. "Burada mı acaba?"
Adamın kaşları çatıldı ve bana daha dikkatli baktı. "Ecevit abime mi?" dedi ama beni çıkaramadı.
"Evet. Burada mı acaba? Ya da gelir mi?"
Adam başını iki yana salladı ve şüpheyle süzdü beni. "Yok burada değil de sen kimsin?"
"Ben bir arkadaşıyım," dedim. Başka ne denir bilmiyordum. "Kendisine ulaşamadım, önemli bir konu vardı da. Görmem gerekiyor. Gelecekse, ben bekleyeyim."
"Ben de bir arayayım, ismin neydi?"
"Yok yok..." dedim telaşla ve iki adım attım. "Arama sen. Şey olmasın... Hani hoş olmaz. Şöyle ki yani, eee... Sen nerede olduğunu biliyor musun?" her cümle ağzımda gevelenip duruyordu. Buraya gelirken başkasıyla konuşmak için bir plan kurmamıştım, yalanlar uydurmamıştım.
"Evindedir."
"Gelecek mi peki?"
"Yok gelmez. Sen kimdin bu arada, ben seni çıkaramadım," dedi. İyi ki çıkaramıyordu, yoksa benimle bu kadar bile konuşmazdı.
"Tanışmadık, o yüzden. Peki bana Ecevit'in ev adresini verme şansın var mı?" dedim patavatsızca. Elbette ki vermezdi ama yine de şansımı denemek istedim o an. Anlık bir gaflete düşer diye.
"Abla ben sana niye ev adresini vereyim?" dedi ama haklı olarak. "Arayayım işte, adın neydi senin?"
"Hayır arama," dedim bastıra bastıra. Ecevit'i kızdırmak istemiyordum. "Bak ben bir sürpriz yapmak istiyorum ona, o yüzden hani bilmesin geldiğimi,"
"Sen Ecevit abinin şeyi misin?"
"Neyi miyim?"
"Yani... Kız arkadaşı mısın?"
Dışarıdan tam olarak böyle gözüktüğümü bu asla beklemediğim cümleyle fark ettim. İrkildim, biraz korktum, ne yapacağımı bilemedim, şaşırdım, ürktüm, heyecanlandım. "Y-yok..." demeye çalıştım. "Hayır, arkadaşıyım yalnızca." Oyun arkadaşıyım...
"Bak gerçekten hiç güven vermediğimi farkındayım, kadının birine neden güvenesin ki ama adresini almamın bir yolu yok mu?"
"Yani abla sen olsan kendine adresi verir miydin?"
"Verirdim," dedim, tümüyle yalandı.
"Kusura bakma ben veremem. Ara dersen ar..."
"İsmail abi gidiyorum ben!" dükkânın içine ansızın giren ve beni yerimden sıçratan erkek çocuğuna baktım. Lise çağlarında duruyordu, saçları kısaydı, boyu uzundu. Üzerinde siyah bir mont altında eşofman vardı. Elinde de beyaz bir torba. "Farah abla yemek koydu Ecev..."
"Tamam oğlum," kuracağı cümleyi hızla böldü adam. Ecevit diyecekti. Söyletmedi. "Sen git," dedi ve çocuğa yaklaştı. Cebine biraz para sıkıştırdı. "Dolmuşa binme, taksiyle git." Kısık sesle konuşsa da duymuştum. Şüpheyle onlara baktım. Ecevit'e mi gidiyordu? Biraz daha bir şeyler fısıldadı ve çocuğu gönderdi. Onları hiç duyamadım. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Bir ihtimalin peşine düşecektim yine.
"Sen şimdi vermiyor musun adresi?"
"Hayır ablacım vermiyorum."
"Haklısın," dedim kapıya yaklaşırken. "Kolay gelsin o zaman sana. Ben yeniden ararım onu, iyi günler," dedikten sonra hızla çıktım dükkândan. Cevap bile veremedi bana. Buradan taksiye binmesi için aşağıdan caddeye çıkması gerekiyordu. Ben arabaya bindim, dikkat çekmemek için sokaktan çıkarak önden gittim sonra yavaşladım. Tam da tahmin ettiğim gibi çocuk caddeye çıktı ve taksi beklemeye başladı. Uzaktan onu izliyordum, ben de onun bineceği taksiyi bekliyordum. Çok geçmedi elini kaldırdığı taksilerden biri durdu. Nereye gidiyorduk bilmiyorduk, gerçekten Ecevit'e mi gidiyorduk onu da bilmiyordum ama yolun yapılan bir eylem için kapatılan yoldan geçmeyerek uzadığını fark ettim. Bir an taksiyi kaybedecek gibi oldum. Şoför biliyordu ama ben hangi yolun kapalı olduğunu bilmiyordum. Bir an ters şeride girdim, bir trafik faciasına ya da yalnızca kendi aracımın perte çıkmasına sebep olacak bir hamle yaptım ama yine de taksiyi kaybetmedim.
Kırk dakika kadar süren bir yolculuğun sonunda rezidansların bir site konumunda ardı ardına sıralandığı bir yere geldik. Arabamı park ettim ve ben de hızla indim. Tek bir bina yoktu, kaybedersem bulamazdım. Güvenlikteki adamın yanında durdu. Ne yapacaktım? Beni almazlardı ki içeri. Adamın birini aradığını görüyordum ama duyabileceğim bir mesafede değildim. Şifreli kapıya baktım. O kapıdan geçemezdim. Kimse de açmazdı zaten bana. Adamın bu muhitte oturan herkesi tanıması mümkün değildi. O kapıyı açtığı an benim halihazırda o kapının önünde olmam gerekiyordu. Bir risk aldım, ev sahibi gibi geçip gittim önlerinden. Adımlarım kendinden emindi, bir yabancı gibi durmamak için elimden geleni yapıyordum.
Elim bilmediğim şifreyi tuşlamak için düğmelere gitti. Bir... Kapının tam şu an açılması gerekiyordu ve benim bu denk gelişle içeri girmem gerekiyordu. İki... Üç tuşa daha basarsam şifre uyarı verecekti, kapı açılmayacaktı. Üç... Ve dört olmadan kapı uzaktan bir hamleyle açıldı. "Kimliğini çıkarken alırsın," dediğini duydum adamın ve ben hızlıca girdim kapıdan. Beni tanıma ihtimali vardı. Yüzümden değil ama kıyafetimden muhakkak anımsardı. Hızla kabanımı çıkardım. Toplu saçlarımı saldım ve çantamdan beremi alıp taktım. Asansörlerin önüne geldiğimde o ancak kapıdan geçmişti. Düğmeye bastım ve başımı onun geleceği yönün tersine çevirdim. Kalbim hızla çarpıyor, dilimi damağımı kurutuyordu ama her şey tıkırında işliyordu. Biraz daha sakin kalmayı başarırsam olacaktı. Bakmasam da yanıma vardığını hissediyordum önce o bindi asansöre ve sekizinci kata bastı. Hemen ardından ben de yedinci kata basarken sırtımı döndüm ona ve yanan ekranı takip ettim. Kendimi kaçak gibi hissediyordum ama kesinlikle öyle davranmıyordum.
Yedinci kata geldiğimizde hızla indim asansörden ve merdiven aradım. Yan yanaydılar zaten. Hızlı hızlı iki bölmeye ayrılmış merdivenin ilk kısmını aşarken, diğer kısmı sadece yarıladım ama o bile fazla geldi. Merdivenin bittiği yerde bir kapı vardı, asansörden inen çocuk o kapıya yönelmişti. Hızla geri inerken çıktığım az merdiveni trabzanlara tutundum ve görünmeyecek şekilde kapıya baktım. Kulaklarım çınlıyor, yanaklarım yanıyordu ve açılacak kapıda bir başkasını görmekten ölesiye korkuyordum.
Nefes nefese burnumdan solurken kapı ikinci kez çalındıktan sonra açıldı ve çocuğun yüzünde bir gülümseme oluştu. "Selamın aleyküm abi?" dedi ve tanıdım.
"Aleykümselam, hoş geldin," dedi Ecevit. Dik tuttuğum omuzlarım düştü, daha sıkı tutundum ve dudaklarım öne doğru hafifçe büzüldü. İyiydi. Allah'ım şükürler olsun... Yüzlerce kez şükürler olsun... Teşekkür ederim... Defalarca kez, teşekkür ederim... Elimi dizime bastırdım, çökmek istedim olduğum yere. Çok zordu. Onu bulduktan sonra kaybetme korkusu çok zordu. Onu bulmadan önce kaybın gölgesi yoktu ensemde. Ben Ecevit'in olmayışına alışıktım zaten, onu bekliyordum ama somut varlığını unutmuştum. Zihnimde yaşıyordu ve ben yalnızca yaşamasını istiyordum ama şimdi, Ecevit geldiğinden beri, bana nasıl davranırsa davransın, bana ne yaparsa yapsın ve bana nasıl bakarsa baksın onun somut varlığına çok alışmıştım. Bunun elimden alınması sonum olacak gibi hissediyordum. "Geç içeri," dediğini duydum.
"Yok abi benim gitmem lazım. Farah ablam yemek yapmıştı, onları getirdim. Gideceğim hemen. O kusma sesi senden mi geliyordu az önce,"
"Hastayım biraz?"
Kusuyor muydu? O an fark ettim sesindeki az da olsa değişikliği. Hastaydı...
"Yediğin bir şey mi dokundu?"
Ecevit'in kısık gülüşünü zorlukla duydum. "Oğlum ben bir ay çöpten beslensem benim yine yediğim şey midemi bozmaz, öyle hastalıktan benimkisi. İlaç kullanıyorum zaten. Geç hadi sen de içeri bir bardak çay iç öyle git,"
"Abi valla gitmem lazım ya, başka zaman geleyim olur mu? Al sen bunları," dedi ve poşetleri uzattı. Ecevit uzanıp aldı ve "Bekle," dedi. Sonra bir an elini de görmez oldum. Gidip geldi kısa zamanda, hiç uzatmadan cebine bir şeyler sıkıştırdı çocuğun. İki büklüm yaptı bedenini ama cebine giren muhtemelen paraya engel olamadı.
"Ecevit abi ne yapıyorsun ya," dedi ama Ecevit ensesinden tutup duruşunu düzeltti. "Taksiyle dön," dedi, "Giderken de yiyecek bir şeyler al kendine."
"Abi ne alakası var Allah aşkına, ben onun için mi getirdim?"
"Ben sana onun için mi getirdin dedim? Ya gir içeri çay iç ya da kayb..." kolumda tuttuğum kabanımın cebinden anahtarlığım benden habersiz bağımsızlığını ilan etti ve düştüğünde bom merdivenlerde sesi yankılandı, hareket etmeden ellerim havada korkuyla kaldım. Derin bir sessizlik oluştu merdivenlerde, eğilip almadan, kalbim korkuyla atıyorken bekledim. Yukarıdan bana uzanacak bakışları bekledim titrerken. Ne söyleyecektim? Ellerim buz kesti. Çok kızacaktı bana, daha kızmadan kızdığında hissedeceklerim oturdu vücuduma. Saniyelerce hareket etmedim ama gelip bakan olmadı, aksine vedalaştılar. Elimi karnıma bastırdım, Ecevit'in kapısının kapanma sesini duymayana kadar da hareket etmedim. Kapı kapandı öyle eğilip aldım lanet olası anahtarı. Anahtarı aldım ve temkinli birkaç adım attım.
Ne yapacaktım şimdi?
Sesini duyunca yok olan korkum, kendini bir başka korkaklığa bırakmıştı. Ecevit'in kapısına kadar gelmiştim, beni o kapıdan geçirir miydi ondan bile emin değildim. Beni o kapıdan geçirmezdi... Biliyordum işte neyi gizliyordum? Bana söyleyeceği bir hoş geldini yoktu, neden geldiğimi soracak ve çok kızacaktı. Kapı yüzüme kapanacaktı. Hastaydı zaten, moralini daha fazla bozmama gerek var mıydı? Yoktu ama yine de adımlarım son basamağa kadar geldi. Git Firuze, dedim kendi kendime. Kovulacağını bile bile çalma o kapıyı. Git. Kalbini kırma bile isteye, sen istemesen de o atıyor ve her yara sana yük oluyor. Git...
O son basamağı atamadım, elim havalanmadı hiç kapıya. Arkamı dönüp gitmek için ilk hamlemi yaptığım an otomatik ışık yandı ve adımlarım hızlanmak istedi ama ilerleyemedim. Arkamdan kuvvetli, çok kuvvetli, iki el bir elini benim ağzıma kapattı ve beni devirmek için baskı uyguladı ve bastığım merdivene düştüm. Ecevit'in kapıyı ne zaman açtığını anlamadım, başıma silah dayadığını ve beni merdivene serdiğini anlayamadım. Bağırışım avucunun içinde dağıldı. Bu kapıyı açarken kim olduğumu hayal etti bilmiyordum ama uyguladığı kuvvet, güçlü bir erkeği devirecek kuvvete yakındı. Beklediği de buydu belki. Bana dörtte biri de yeterdi bu konum için ama bunu ayarlayamadı. Biz göz göze gelene kadar, benim sandığı o düşman olduğumu anlayana kadar, bu kadar kuvvete gerek olmadığını fark edene kadar sırtımı merdivene, silahı alnıma bastırdı. Acıyla inledim, gözlerim acıyla yaşardığında Ecevit'in gözlerine baktım. Dip dibeydik, gözleri bu silahı sıkmaya hazır şekilde bana bakıyordu. Kaşları çatıktı, yüzü taş kesilmişti ve o yüzüne yayılan şaşkınlığa an be an şahit oldum.
Elleri o güçlü adam olmadığımı anlayınca yavaş yavaş yumuşadı ama bırakmadı beni. Bıraksa düşerdim zaten. Ağzı birkaç kez açıldı kapandı da konuşamadı. O ben olduğumu anladı ama benim kalbimdeki korku tek bir an bile azalmadı. Vücudumun titreyişi hızlandı, sanırım ben anlasam da kalbim anlamadı ölmeyeceğini. Kalbim korkuyordu, o benim gibi değildi. Yaşamak istiyordu. Ecevit hızla silahı alnımdan çekti ve beline yerleştirdi. Elini sırtıma yasladığında ağzımdaki elini yavaşça çekti, "Sakın bağırma," dedi. Bırakırsa düşeceğim her halinden belli olacak ki, tuttu kollarımdan, yavaşça düşürdüğü yerden kaldırdı.
"Allah'ım bana sabır ver," dedi kollarımı tutmuşken ve beni eve doğru yürütürken. "Allah'ım bana sabır ver!" dedi yine. Üçledi beni bir koltuğa bırakırken. "Allah'ım bana sabır ver."
Koltuğa çöktüğü gibi bedenim, ellerimi bacaklarımın arasına sıkıştırdım, titrememin geçmesi için içimden saymaya başladım. Nefes alabiliyordum ama duvarlarım üzerime çöküyordu. Ecevit belinden çıkardığı silahı, sıkmak için hazır hale getirmişti, tehlikesiz bir hale getirdi. İçindeki kurşunları avucunun içine döktü ve kıvrak hamlelerle ve bizden uzaklaştırdı. Seri bir hamleyle bana döndüğünde eli havalandı. Ağzına geleni söyleyecekti ama bana bakınca sustu. Eli havada ağzı açık kaldı ve derin bir nefes alıp tavana baktı. Yeniden sabır istedi. Gitti bir bardak su getirdi önüme koydu, karşıma oturdu. "İç onu," dedi. Ellerimi bacaklarımın arasından çıkarmaya cesaret edemedim. Şu an o suyu içmek istemiyordum. "Senin ne işin var burada Firuze?" dedi bağırmadan. "Aklımı kaçıracağım. Ne işin var senin burada? Nereden buldun? Ulan oradan buradan sinyalle ulaşma diye telefonun sinyalini bile engelledim," dedi. Kaşlarımı bir çocuk gibi çatmaktan alıkoyamadım kendimi ve ona baktım. Günlerdir nasıl korktuğumu biliyor muydu?
"Marangoza gittim," dedim dik tutmaya çalıştığım sesimle. Ona çok kızmak istedim bir an. "Seni sordum, evinin adresini istedim vermediler. Tam o an, çocuk girdi içeri. Bir şeyler söyleyecekti oradaki adam engel oldum. Ben de sana geldiğinden şüphelendim peşine düştüm."
Çok kötü şeyler anlatıyormuşum gibi daha da sinirleniyordu. "Peşine düştün?"
"Peşine düştüm."
"Ya cehennemin dibine gelseydi?"
"Açsaydın o zaman telefonlarımı. Korktum Ecevit! Sana bir şey yaptılar diye aklım çıktı. Korktum," dedim gizlemeden. Benim gizleyecek hiçbir duygum yoktu. Hepsini bas basa bağırarak söyleyebilirdim. Umursandığı yoktu zaten içimde kalmasaydı en azından.
"Firuze iç suyunu sakinleş kalk git evimden," dedi ve kestirip attı. Belki kapının önünde kovmadı beni ama içeride kovdu. Gösterdiği suya baktım ve derin bir sessizlik girdi aramıza. Ne yapacaktım? Gitmek istemiyordum. Masanın üzerindeki ilaçlara baktım. Yağmur altında kalmıştık ikimiz de çok uzun bir vakit. Belki o yüzden, belki de üzüntüden. Bilirdim, üzüntü; tüm bedenimizin en büyük düşmanıydı. "Sana söylüyorum," dedi bastırarak. Dudaklarımı yaladım ve suya uzanmak için titreyen elimi çıkardım. Suya uzanmadan önce sorma gereksinimi duydum.
"Suyumu içince mi gideyim yoksa sakinleşince mi?"
İkimiz de su bardağına baktık. Standart bir bardakta. Üç dört yudumda biterdi ve biliyordum ki suyunu içince diyecekti ama bilmiyordu ki o suyu onlarca yuduma bölecektim.
"Sakinleşince git," dedi ama o. Başım eğik olmasa böyle rahat tebessüm edemezdim. Yumruk yapıp açtığım elimi suya uzattım ve avucumun içinde sıkıca tuttum suyu. Bir yudum aldım ama geri bırakmadan dizlerimin üzerine yasladım.
"Niye açmıyorsun telefonlarımı?" dedim ona bakıp. Geriye yaslanmış, kolunu koltuğun köşesine yaslamış, parmakları çenesine dokunuyorken bana bakıyordu. Git der gibi. "Günlerdir seni arıyorum. Bir kere açmadın telefonunu. Bir kere Ecevit. Niye açmadın?"
"Hesap soruyor," dedi sinesi aldığı nefesle yükselirken. Gözlerini yumdu. "Kafayı yiyeceğim hesap soruyor,"
"Hesap sormuyorum, soru soruyorum."
"Konuşmak istemedim çünkü," dedi açıkça. Bunun sebebi zaten belliydi, inanmam için ondan mı duymam gerekiyordu? Masadaki ilaçları kontrol ettim göz ucumla.
"Hasta mı oldun?"
Cevap vermedi.
"Kusuyor musun?"
Yine cevap vermedi. Evin içi sigara kokuyordu ve sehpanın orta yerinde bir çay bardağı ve sigara küllüğü vardı. Onlarca ölü izmarit yatıyordu içinde, kaç kişiyi katletmişti kafasının içinde onları söndürürken kim bilir. Belki de yalnızca ailesini düşünmüştü. Bilmiyordum.
"Sen iyileşince mi aramaya devam edeceğiz Melike'yi?"
Bu soru tümüyle hâlâ Melike'yi beraber arıyor muyduk bunun korkusuydu. Denklemden beni çıkarmış olabilirdi. O izmaritlerden biri belki de bendim.
"Çenen düştü, sakinleştin galiba?"
Başımı iki yana salladım ve gözlerimi kaçırdım. Ne suyum bitmişti ne de sakinleşmiştim. Birbirimize bakmayı bıraktık ve Ecevit bir sigara daha yaktı. O kadar uzun zaman geçti ki Ecevit'in ilaç içtikten sonra boşluğu izlerken gözlerinin daldığını görebiliyordum ama inatla kapatmıyordu. Nefesimi bile dikkatli alıyordum rahatsız olmasın, varlığım batmasın diye. Acaba gerçekten olur mu, ben buradayken kendini bu kadar salar mı, uykuya yenik düşer mi... Bunları sorguluyordum ama ya hastalığı ya da içtiği ilaç baskın geldi ve uyuyakaldı. Başı koltuğu yaslıydı, hafifçe düşmüştü ama tamamen değildi. Tek kişilik bir koltuk değildi uzanabilirdi ama uyumak aklında yoktu. Ben bile gitmemiştim zaten daha. Kesinlikle uyumak istemezdi. Temkinli adımlarla ona tümüyle baktığımda, oturduğum konumu biraz bile bozmamıştım. Yanakları biraz kızarmıştı, belki de ateşi vardı. Göğsü zaman zaman hırıltılı nefesleriyle inip kalkıyordu. Ciğerlerine kadar hastalık inmişti belki de ama yine de sigarayı azaltmadan içiyordu. Bir süre sadece onu izledim. Saçlarını, beyaz tenini, elmacık kemiklerini, sakallarını, küçük gözlerini.
Küçük gözleri olan çocuklar, küçük gözlü büyük adamlara dönüşürdü ve o adamların gözleri kapandığında o çocuk hallerinden pek de farklı olmazlardı.
Ecevit'ten gözlerimi zorlukla ayırabildiğimde evine bakmak istedim. Beyaz duvarlarına siyah üç kişilik bir koltuk bir koltuk, benim oturduğum tek kişilik bir başka koltuk, karşımda iki kişilik daha küçük bir koltuk, ortada yine siyah renkte bir sehpa, üçlü koltuğun tepesinde kalan bir aydınlatma, benim koltuğum arkasında kalmış bir kitaplık, kitaplığın köşesinde de bir yükselti ve plak vardı. Hiçbir yerde bir işleme, kabartma ya da ince iş yoktu. Dümdüzdü. Hiçbir fazlalık yoktu. Amerikan mutfak odayla bir tezgâh aracılığıyla ayrılıyordu. Beyaz duvarların aksine geriye kalan şeyler siyahtı. Ve hatırlıyordum, muhtemelen bununla alakası da yoktu ama Ecevit küçükken Beşiktaşlıydı. Umarım şimdi küçükken hayal ettiği bir evde yaşıyordu.
Yeniden Ecevit'e baktım. Bu artık kontroldü. Uyanmasın istiyordum. Kitaplarına baktım. Tek bir yayınevine ait klasikler düzen içinde dizilmişti. Kitap okumayı seviyordu. En sevdiği kitap hangisiydi acaba? Bunları hiç bilmeden, birbirimizi hiç öğrenmeden büyümüştük. O büyümüştü en azından. Zihnimde Ecevit nasıl bir adam olmuştur diye düşünürken zaten tahmin etmiştim. Küçükken ne bulursa okurdu. Ne bulursa... Ayırt etmeden. Bir kitap kurdu gibi. Ayaklanırken buldum kendimi. O kitaplığın önüne gittim sessizce. Elimin gittiği kitap belki de konfor alanım oldu. Okuduğum bir kitaptı. Hamlet elimdeydi. Acaba kitaplarının altını çizerek mi okuyor diye açmak istedim ama ince bir not kâğıdı düştü. Korkuyla Ecevit'e baktım. Hayır bu düşen kâğıt onu uyandıracak bir gürültü değildi ama beni görürse çok kızardı.
Kâğıdı yerden aldım. Okumadan yerine koyacaktım ve uzaklaşacaktım ama merakıma yenik düştüm ama Türkçe olmayan el yazısını okumak kolay olmadı. Ecevit'in yazısı hâlâ çok çirkindi.
"Pederem revza-i rızvan be du gendum befrûht
Men çirâ mülk-i cihan râ be covî nefrûşem"
Kâğıda baktım bir süre. Bir yerden tanıdık geliyor diye düşünmeme kalmadı, atölyede yine Ecevit'ten düşen bir not defterinde okuduğumu anımsadım. Değil ne dediğini anlamak, dilini bile çözemiyordum. Kâğıdı yerine geri koydum ve kitabı aldığım yere bıraktım. Görürse beni çok kızardı ama o kahrolası merakım da durulmuyordu. Bu kez plaklarına gittim. Küçükken babamın plaklarını dinlemeyi ne çok severdik. O plak takılınca oyunumuzu bırakır, sırt üstü yatar gökyüzüne bakarak çalan şarkıyı dinlerdik. Bulutlardan hikayeler bulurduk. Bazen kendi hayallerimizi kurardık. Hepsinde beraberdik. Büyüyünce ben de alacağım bundan derdi. Almıştı...
Elim sırayla dizilmiş plaklarının üzerinde dolandı. Tesadüf eseri, isimlerini okumak için bakmıyorken, tek amacım Ecevit'e ait herhangi bir şeye dokunmakken bir plak çarptı gözüme. Aralara sıkıştırılmış ne başta ne sonda, tam ortada bir plak. Benim yaşamak için çırpınan kalbim çok nadir heyecanla çarpardı. Göğüs kafesim bir kapı gibi zorlandı. Plağı tuttum parmaklarımın ucuyla ve yavaşça çektim. Üzerinde siyah v yaka bir kazak, saçları arkadan alçak bir topuz, boynunda bir kolyeyle olan bir kadın.
Sezen Aksu. Firuze.
Güneşin doğuşu tek başına; yalnızlıkla kalbini karatmış bir insan için bir şey ifade etmezdi. Lakin o güneş, kişinin sonuna kadar çektiği siyah perdede ufacık bir boşluk bulabiliyorsa ve oradan sızabiliyorsa, sızan ışık parçası kalbi karanlıkta kalmış kişinin bedenini bulabiliyorsa onu karanlıktan kurtarmaya yetmezdi belki ama değdiği yeri ısıtmayı başarırdı. Güneşin doğması yine bir şeyi ifade etmezdi ama siyah perdeyle görmediği güneşin varlığını yeniden gözlerini kapatana kadar anımsatırdı. Bir ışık parçası benim siyah perdemde bir boşluk bulmuş gibi hissettim. Kalbim aydınlığa çıkmadı ama görmeyi reddettiğim güneşin doğuşundan haberdar oldum bir an.
Ecevit plaklarımızı hatırlıyordu... Belki ona bunu söylesem çok kızardı, gitmeye kalkışırdı ama şimdi uyuyorken, Sezen Aksu'nun resmine bakarken ve gözlerim yaşlarımla parlıyorken bunu biliyordum. Dilediğince inkâr edebilirdi artık, görebiliyordum. Plaklarımızı da en sevdiği plağı da unutmamıştı. O plağın üzerinde benim adım yazsa da evine almıştı. Gözyaşım akmadan sildim. Plağı yerine yerleştirirken diğerlerine bakmak istedim. Fikret Kızılok ismini gördüm çıkarabildiğim kadarıyla ama ansızın arkamdan bir hışırtı geldiği an nasıl iterek bıraktığımı anlayamadım. Korkuyla ellerimi arkama sakladım ve Ecevit'e baktım. Kalkacağına emin olacağım kadar hareket etti ama hayır sadece bu hareketliliği yalnızca koltuğa tümüyle uzanmak içindi.
Uykusu öylesine derin çökmüştü ki benim burada oluşum tümüyle zihninden kopup gitmişti, rahatça uyuyordu. Yoksa düşmanın yanında böylesine derin uyuyamazdı insan, bilirdim ben. Karşısındaki ikili koltuğa geçtim, önce biraz hareket etmeden onu izledim. Sonra onu böyle izlemek, tüm bedenimdeki acıları kesen bir ağrı kesici gibi yayıldı vücuduma. Ağrısız insan kolay yatardı. Cenin pozisyonu aldım, küçültebileceğim kadar küçülttüm bedenimi başım Ecevit'e dönükken izledim onu. Yelkovan akrebi kovaladı, ikisi de yer değiştirdi. Ben gözümü kırpmadan Ecevit'i izledim. Sessiz bir evde, o bana bakmıyorken onu izlemek, o bana kızmıyorken onun nefes alışlarını dinlemek, o benden nefret etmiyorken onu gözetlemek yirmi beş yılın bir zamanından sonra unuttuğum bir histi. Bu hissi hatırlamak, yeniden aynı çatı altında huzurlu hissetmek beni sessiz sedasız ağlattı. Çok ağlattı ama hiçbiri sesli olmadı. Ecevit bazen kuru kuru öksürdü. Kalkıp ateşine bakmak istesem de cesaret edemedim. Uyanırsa kesin olarak gidecektim. Yüzünde kaybolan öfke olacaktım, yine tetikte olacaktı. Yapmadım. Ateşi ona benim kadar zarar vermezdi. Biliyordum.
Yüzüne bakmak bende hayal kurma dürtüsü yarattı ama başaramadım. Belki diken üstünde olduğum için belki de bu yetimi tümüyle kaybettiğim için. Sebebini bilmiyordum. Hepsi birer birer yarım kaldı sonra Ecevit'in yüzü yavaş yavaş kayboldu. Bağlamdan koptum. Her şeye rağmen sanırım bu huzurlu bir uyku sayılırdı. Ben uykuya dalarken karanlık değildi ama ne zaman ki Ecevit uyandı, ayaklandı ve evin içinde dolanmaya başladı. Bunu yapmadan önce ne kadar süre bana bakmıştı bilmiyordum. Beni ilk gördüğünde yüzünde oluşan o tahammülsüzlüğü görmedim. Gözlerimi daha sıkı yumdum. Uyandım ama gözlerimi açmadım. O bana yüksek sesle seslenmeyene hatta dürtmeye kadar uyanmayacaktım. Yüzsüzleşecektim. Kalpsizleşmekten daha iyiydi. Sanırım yemek yiyordu bir yerden sonra çıkardığı gürültü bariz şekilde arttı. Bu uyanmam için bir uyarıydı ama eğer ki hiçbir şey hatırlamıyorsa uykumun hafif olduğunu da hatırlayamazdı. Gözlerimi hiç açmadım. Sonra çıkardığı sesler kesildi. Bu bir yanılgı değilse tepemde gölgesini hissettim. Ellerimi sıktım. Beni uyandırmasın istiyordum. Kalkmak istemiyordum. O his bir yerden sonra kayboldu, belki de hiç yaşanmadı belki de Ecevit geri çekildi bilmiyordum. Sigara dumanını soludum biraz sonra ev kendini yeniden bir sessizliğe bıraktı ve ben anlayamadığım bir anda uykuyu tekrardan daldım.
Ne zamandan beri titreşiyordu bu telefon bilmiyordum ama bu noktada beni uyandıran şey o titreşim hissiydi. Bir süre inatla reddettim ama inkâr edemeyeceğim kadar rahatsız etti beni. Bu çalanın bir telefon olduğunu ve bana ait olduğunu fark edebildim. Gözlerimi nereye açtığımı bilemedim, bedenim iki kişilik bir koltukta yayılabildiği kadar yayılmıştı. Beyaz duvarlara baktım bir an, ağzımı şapırdattım ve gözlerimi açıp kapattım. Zihnime bölük pörçük düştü dün gece. Bu koltukta küçültmüşken bedenimi uykuya daldığımı anımsıyordum. Gece her an kalkacak gibi köşede yatıyordum, şimdi bir yatak genişliğinde yayılmıştım. Esnedim ve omuzlarımı oynattım. Telefonun ekranına baktım. Hilal arıyordu. En son haftalar önce, sergiden hemen sonra görmüştüm. Aramayı yanıtlayamadan kapandı ve diğer aramalar, mesajlar ve sesli mesajlar düştü birer birer. Annemin mesajının üzerine tıkladım. Büyük puntolarla yazılmış onlarca mesaj vardı. Birini okumak istedim.
BABAN HİLAL'İN EVİNDE OLDUĞUNU BİLİYOR! HİLAL HASTA VE SEN ONA BAKIYORSUN AMA BU SEFER SENİ ÖLD..." mesaj tamamlanmadan annemin araması yeniden düştü ekrana. Hızla Ecevit'in gece yattığı koltuğu kontrol ettim. Boştu. Oturur pozisyona geçtim ve ortalığı kontrol ettim. Ecevit gözükmüyordu. Annemin telefonunu açtım.
"Efendim."
"ALLAH KAHRETSİN!" yüksek sesi gözlerimi kapatmama sebep oldu. "Allah kahretsin Firuze! Allah kahretsin."
"Beni mi anne?"
"Allah kahretsin. Bıktım usandım! Anlıyor musun? Bıktım usandım duyuyor musun? Hangi cehennemin dibindesin? Neredesin sen?"
"Anne bağıracaksan kapatacağım,"
"NİYE BU TELEFONLARIM AÇILMIYOR?"
"Uyuyordum."
"Firuze yalan söyleme! Bana yalan söyleme! Allah kahretsin! Yüz kere aradım. Ne uyuması? Ne istiyorsun Firuze? Sana ne yapalım? Nasıl zapt edelim seni? Ne yapalım Firuze sana, nasıl başa çıkacağız seninle?"
"On yaşında değilim, benimle başa çıkmana gerek yok. Dün bir arkadaşımda kaldım ve gerçekten uyuyordum. Telefonum sessizde kalmış. Hepsi bu."
"Babanı zapt etmek için neler çektim senin haberin var mı? Sana yemin bir daha asla, asla bunu yapmayacağım. Seni bulur, neredeysen, kiminleysen, alır gelir ve ne yaparsa ben engel olmam."
"Tamam anne," arkadan açılan kapıya döndüm hızla. Ecevit muhtemelen banyodan çıktı. Arkasından sıcak bir duman süzüldü saçlarına baktım. Nemliydi ama ıslak değildi.
"Onunlasın değil mi?"
Belki de bunu bilmek için dahi olmak gerekmezdi. Atölyede olurdum ben. Bulunmakta zorluk çıkarmazdım. Hatta anneme dün gece yokluğumun hangi ihtimalleri düşündürttüğünü biliyordum. Şimdi ne kadar öfkeyle dolup taşsa da deli gibi korktuğunu da tahmin edebiliyordum.
"Anne kapatıyorum," dedim Ecevit'le göz gözeyken.
"Sen ben dün gece ne yaşadım haberin var mı? Aklım çıktı aklım! Babana söylememek için dün gece hangi ihtimalle boğuştum?"
"Anne kapatıyorum," dedim tekrar. Onun benim yüzüme kapatmasını istiyordum yalnızca.
"Firuze aklını başına al," diye bağırdı. "Aklını başına al. O yanındaki adama beni de düşman edersen..." dedi ve sustu. Babamı bu konuda desteklerdi, belki tek başınayken yaptığı uyarıları keserdi vesaire. Bilmiyordu ki bunlar denklemin etkisiz elemanlarıydı.
"Beni tehdit mi ediyorsun?" dedim Ecevit'ten gözlerimi çekerken.
"Seni tehdit ediyorum," dedi açıkça. "Sana yemin ederim babana ne senin için ne de o adam için engel olmam."
"Anne ben seni tehdit bile etmem," dedim açıkça. Bu konuşmayı Ecevit'in yanında yapmak istemiyordum ama gidip gireceğim bir oda yoktu. "Dün gece ne yaşadıysan yine yaşatırım ama tehdi..."
"Kes sesini!" delirmiş gibi devirerek konuştu. "Kes sesini, kes! Kes artık kes! Çık gel eve. Evde konuşacağız. Çık hemen eve gel! Sakın tek bir kelime daha etme!" dedi ve suratıma kapattı. Şimdi odanın içinde bir tiyatro sahnesinde gibi bağırıp çağıracağını, saçlarını yolacağını ve abartılı hareketlerle ortalığı yıkacağını biliyordum. Gözümün önünde canlandı da göz bile kırpmadım. Telefonu kulağımdan çektim ve öylece kapanan aramaya baktım. Ecevit çayını doldururken sigarasını yaktı. Mutfak tezgahının dibindeydi.
"Sana sakinleşince git dedim."
"Sakinleşmeye çalışırken uyuyakalmışım," dedim. Bu tümüyle yalan mıydı? Emin değildim. Sakinleşince de gitmemiştim. Elindeki sigaraya baktım. "Dün gece kuru kuru öksürdün," dedim sakince. "Sigara içmeye devam edersen bu kadar fazla öksürüğün kesilmeyecek."
"Kesilmesin," dedi. "Seni alakadar eden bir şey mi var?"
Var Ecevit... Var. Seninle alakalı her şey, tümüyle, daima, beni alakadar ediyor. Yirmi beş yıldır, sanki elli yıldır.
"Hastalığın iyileşmez."
"İyileşmesin, seni alakadar eden bir şey var mı? Hadi Firuze kalk. Baban çatıma helikopter indirecek, git artık evimden."
"Bizim bir amacımız var sen farkındasın değil mi?"
"Benim bir amacım var," dedi üstüne basa basa.
"Bizim bir amacımız var," dedim aynı şekilde. Korktuğum başıma geldi, kendimi denklemin dışında buldum. "Beraber bir yola çıkt..."
"Ben sana ortak yol yok demedim mi?"
"Melike'yi arıyoruz!" dedim yerimden kalkarken. "Şimdi istediğin gibi konuş burada. Canımı yakmaya çalışıyorsun. Çünkü canın yandı. Canın o kadar yandı ki hasta oldun, yağmur bahane. Sen beni unutmuş olabilirsin ama ben seni unutmadım. Şöyle karşımda bomboş bakıyorsun, ellerini cebine koyuyorsun diye canının acısını gizleyemiyorsun. Çünkü sen küçükken düştüğünde de böyle yapardın. Sen hatırlamasan da ben unutmadım. Canın çok yanıyor."
Onun beni unutması nasıl benim zoruma gidiyorsa benim onu hatırlamam da onun zoruna gidiyordu. Hiç hoşuna gitmedi bu sesli tespitlerim.
"Melike'yi arıyoruz. Ya da sen arıyorsun ben sadece yardımcı olmaya çalışıyorum. Her neyse, ne dersen de. İkimiz de yolun sonunda Melike'yi bulmaya çalışıyoruz ve sen günlerdir telefonunu bile açmıyorsun. Durduk mu Ecevit? Biliyordun. Sen en başından beri öğreneceklerinin zor olacağını biliyordun. Bu kadar çabuk pes edemezsin, beni oyun dışı da bırakamazsın. Biraz olsun bana ihtiyacın olmasaydı sen beni oyunun içine hiç almazdın ama şimdi ilk seferde, daha en başında bir şeylerden vazgeçemezsin. Bu benden gelecek fayda bile olsa," dedim. Gözlerimin içine bakıyordu. O boş bakışları biraz olsun görünürde dolduramadım ama benim uzun cümlelerimi dinliyor olması da yeterdi. Diğer kulağından çıkması için bir kulağından girmesi gerekiyordu. "Senden başka kimse yok görmüyor musun? Senin kardeşini senden başka arayacak kimse yok. Tek bir kişi bile. Eğer şimdi hayattaysa gerçekten ve kim olduğunu biliyorsa seni bile bekliyor olabilir umutla. Çok özür dilerim bunu söylediğim için, yemin ederim bunu sana söylemek istemezdim ama," dedim ve titreyen çenemi kapattım. Söylemekten başka çarem de yoktu bu noktada. Ecevit'le kalmak istiyordum. Bu belki vicdanımı biraz olsun rahatlatmak için bir fırsattı belki de sadece Ecevit'in varlığının yanında olmak için haince bir istekti. Bilmiyordum ama onunla kalmak istiyordum.
"Senin Melike'ye ulaşana kadar duygularına bu kadar söz hakkı vermemen gerekiyor. Verirsen hasta olursun, verirsen ilk fırsatta benden gelecek yararı istemezsin. Bunların sana bir faydası var mı sanıyorsun? Melike'yi bulmayı geciktirmekten başka ne anlamı var?"
Kendim için böyle kritik cümleler kuramazdım, kendimle beynim üzerinden konuşmayı da bilemezdim zaten ama karşımdakine çok güzel öğütler verirdim bazen. Elindeki sigaranın izmaritini bardak altlığına bastırdı. "Arayacağım seni," dedi yanımdan geçip giderken. Belki o boş bakışları doldu, bunu görmemi istemedi. Kaçtı.
"Söz ver,"
"Arayacağım Firuze," dedi sadece. Daha fazla zorlamadım şansımı bir kere daha git kelimesini duymak istemiyordum ondan. Aldım kabanımı son kez, belki de gerçekten son kez, Ecevit'e ait olan eve baktım da öyle çıktım. Arabayı park ettiğim yeri zorlukla buldum, atölyeye gitmek istesem de eve sürdüm. Hem üzerimi değiştirmek istiyordum hem de annemi görmek. İstemek değildi gerçi annemi görmek, zorunluluktu. Daha fazla damarına basmadan görünmek istiyordum. Aklıma gelseydi eğer gece ona kısa bir mesaj çekerdim.
Koruma görevlilerinin arasından geçip gittim. Kapım açıldı. Annemle karşılaşmazsam onu aramayacaktım ama İnci'nin neşeli sesini duydum. Belki de bu evde neşeyle konuşan tek ve son insandı. "Abla, abla!" dedi boynuma sarılırken. Bir müjdenin geldiğini sarılışından anladım. Onu ben de sıkıca sardım. Belki de bu hayatta sıkıca sarıldığım iki insandan biriydi ve bunu bilmiyordu.
"Canımın içi,"
"Dil yeterlilik sınavından kaç almışım biliyor musun?"
"Açıklandı mı o?"
"Dün açıklandı, yüz yüze haber vermek istedim."
Yüzü bu kadar güldüğüne göre sonuç olumluydu. "Kaç?"
"Yedi buçuk."
"Çoğu okulun istediği yeterlilik neydi?"
"Neredeyse hepsi beş buçuğun üstünü kabul ediyor," dedi ve yeniden boynuma sarıldı. En çok anne babamın iteklemesiyle üniversiteyi yurt dışında okumayı planlıyordu. Hazırlığı bu yöndeydi. Babam kızını bu ülkede okutmaya layık görmüyordu. Konu İnci'ye dayandığı için hiç söylememiştim ama kendi ülkesindeki eğitim sistemini iyi bir yere sürüklemeyen babam bunu farkında olacak ki çocuklarının eğitimini bu ülke dışında kurmaya çalışıyordu. Bende istemişti. Olmamıştı. İstememiştim. Bülent'e güvenmemişti. İnci'de başarılı olmuştu.
"Harika! Gitmeyi kafaya koydun o zaman?"
"Kesin demeyelim ama sanırım sondan kaçmayacağım," dedi ve yüzüme yaklaşıp ardı ardına yüzüme buseler kondurdu. "Hayır üzülme, ben gelirim sık sık."
"Hiç sanmıyorum," dedim dürüstçe. İnci bu ailenin kaosundan çıktığı an içinde yaşadığı hayatı fark edecekti.
"Sen gelirsin,"
"Tabi ki geleceğim," dedim ve yanaklarını sıktım parmak uçlarımla. "Çünkü küçük kız kardeşler, ablası olmadan çok uzun yaşayamazlar."
"Ablalar yaşayabilir mi?"
"Yok," dedim ve ben de yanaklarından öptüm. Bu kez ben sarılacakken ona merdivenlerin başında, en tepeden annemle göz göze geldim. Çok büyük bir tiksintiyle bana bakıyordu. İnci benim baktığım yere döndüğünde annemin bakışları ışık hızında değişti ve beyaz dişlerini göstererek gülümsedi.
"Paylaştın mı güzel haberi?" dedi.
"Paylaştım!" dedi İnci adeta şakıyarak.
"Gelir misin Firuze yanıma biraz, ablanı çalacağım."
İnci elleriyle beni sundu ve "Hay hay, babamı arayacağım zaten ben de."
İnci'yi son kez öptüm ve yanından ayrıldım. Yavaş yavaş merdivenleri tırmanırken annemin gözlerinden anladım İnci'nin gittiğini. Bana yeniden öyle bakmaya başladı. Ben yavaş yavaş yürümeye devam ederim sandım ama bana temas edebildiği ilk an koluma asıldı.
"Anne," dedim sakince. Cevap vermeden beni sürüklemeye devam etti. Topuklu ayakkabıları üzerinde benden daha hızlı ve sert adımlar atıyordu. Odanın içine savurarak bıraktı beni ve kapıyı kilitleyerek girdi içeri. Tüm delirişine rağmen ben sakince onu izliyordum. Üzerime doğru yürüdü, bir adım bile geri gitmedim. Yüzüme tokat atacağını bile sandım ama yüzüm iki avucunun içine düştü, yanaklarımı kavradı ve beni başımdan sarstı.
"NE YAPIYORSUN SEN?"
Gözü dönmüştü. Yüzümü o kadar sıkı tutuyordu ki canım yanıyordu. "Ne yaptığını sanıyorsun sen? Mahvederim seni! Bu kez sana izin vermem ben mahvederim seni! Görüşmeyeceksin! O adamla görüşmeyeceksin! Duydun mu? Öldürürüm seni! Seni öldürürüm Firuze!"
Öldürürüm seni Firuze... Ölmemden deli gibi korkan kadın, beni öldürmekle tehdit ediyordu. Bu ulaştığı nokta mıydı yoksa tezat mıydı? Ruhu çekilmiş ölü gibi beni hırpalayışını izledim. Defalarca kez söyledi son cümleyi.
"Öldürme şansın varsa öldür anne," dedim yüzüm ellerinin arasına sıkışıkken. "Babam çok güzel cinayet örtbas edebiliyor, sen öldür, o örtbas etsin."
"Kes sesini."
"Yemin ederim engel olmayacağım, beni boğarsan nefes almak için çırpınmayacağım. Yüzümü tutma anne hadi boğazımı sık!"
Artık ikimiz de bağırıyorduk. Eli ikinci kez çeneme kaydı. Bunu bana ikinci yapışıydı. İlk seferki yıkımı hissetmedim ama yine de gözlerim doldu. Çok zoruma gidiyordu. "Kes sesini diyorum sana, kapa çeneni."
"Keşke sonsuza kadar sustursanız beni!" bunları sıkışmış ağzımla haykırıyordum. "Keşke sonsuza kadar sussam anne! Keşke sesim sonsuza kadar kesilse de duymasanız beni! Anne keşke,"
"Yeteer!" tüm sesli harfler ağzının ucunda çığlığıyla uzadı. Beni iterek geri bıraktı ve ayaklarını yere vura vura geri çekildi. "Yeter bu kadar ölümden bahsetme! Yeter! Yeter anlıyor musun? O adam yüzünden oldu! Sen düzelmiştin, o adam yüzünden oldu!"
Babamın dilinden konuşuyordu yine. O da böyle olmadığını biliyordu, babama söyleyen de kendisiydi ama kabullenmiyordu. Akın ailesi suçu üstüne almaktansa başkasına atmayı her zaman tercih ederdi.
"Ecevit kendisi olduğunu söylediği gece beni eski evimizin havuzundan çıkardı, boğulmak üzereydim. Kendimi öldürmek için o havuza gittim. Battım en dibe, başımı duvara vurmaya başladım. Vurdukça vurdum anne. Niye? Olurda kalbim yaşamak için çırpınırsa o havuzun üzerine çıkacak dermanım kalmasın diye. Ecevit gelmese ben orada ölüp gidecektim," annemin öfkeyle kapattığı tüm beden dili anlattıklarımla yıkıldı. Gözlerine hızla yaşlar birikti, titreyerek bana baktı.
"İntiharı denemeyi bırakmış her insan yaşama hevesiyle mi nefes alıyor sanıyorsun? Ne yazık, hiç o raddeye gelmemişsiniz. Asla anlamayacaksınız bu hissi."
Annem elini bu kez kendi şakaklarına vurdu. Tam bilek kısmını geçirdi. "Resim çizmene hiç izin vermeyecektik," dedi. Belki de fırçalarla kendi ölümümü boyadığımı fark etti. "Kendi içinde kaybolmana izin vermeyecektik. Hislerinle meşgul oldun, o yüzden böyle oldun."
"Yine gerçeklikten koptun," dedim açıkça. Romantik cümleler kurmakta üstüne yoktu. Beni yazarken bunalıma girmiş yazarlardan sanıyordu. İntihar meylimi buna yoruyordu. Sanki ben çizerken delirmiştim.
"Artık çizmek yok. Yeni bir işe başlayacaksın, yeni insanlar tanıyacaksın, evleneceğin kişiyi bulacaksın."
Kendi kendine sayıklıyordu bunları. Beni dünyevi şeylerle meşgul etmemekte buldu suçu bu kez. "Bir daha o adamla görüşmeyeceksin."
"Öleceğim gün bile, fırsatım varsa ona gideceğim."
"Gitmeyeceksin uzak duracaksın ondan."
"Durmayacağım anne."
"Baban onu yok edecek!" o sayıklamadan kurtuldu ve bu kez bunu haykırdı.
"Babam ona hiçbir şey yapamaz," dedim açıkça. Ecevit'e güvendim. O öyle söylüyorsa vardı bir bildiği. Babam ona zarar veremezdi. Onu güvenceye alacak her şeyi kendi ellerimle götürmüştüm.
"Baban mı yapamaz?" dedi annem adeta gülerek.
"Babam yapamaz, yapsaydı şimdiye kadar?"
"Onu biraz olsun seviyorsan buralardan uzaklaştırırsın," dedi annem. "Babanın bu vakte kadar zarar vermek isteyip veremediği kim oldu Firuze? O adam kapımıza kadar gelip meydan okudu. Göz göre göre, ailemize göz diktiğini söyledi."
"O sizden sadece kardeşini istedi," dedim inatla. Kör değildim ama babam Melike'ye dair ona bir şey verseydi Ecevit gidecekti. Bırakacak ve gidecekti.
"Ya biz ölü birinin mezarından başka ne verebiliriz ona Firuze?"
"Melike'nin bir mezarı bile yok anne!"
"Mezar bekçisi miyiz biz?" dedi annem acımasızca. Göz göre göre her şeyi hak ettiklerini haykırıyorlardı. Tiksinerek ona baktım. Nefeslenip saçlarını geriye doğru savurdu. "Onu mu bulacağız. Babanı tutuklattı, geldi soframıza bizi tehdit etti. Kardeşinin mezarını mı arayacağız canhıraş?"
"MELİKE BİZİM YÜZÜMÜZDEN ÖLDÜ ANNE!" ellerimi iki yana savurdum. Hiddetle annemin üzerine yürüdüm. Ecevit bunları bir hiç uğruna yapıyormuş gibi davranıyordu. "ECEVİT'İN BABASI DA KARDEŞİ DE BİZİM YÜZÜMÜZDEN ÖLDÜ! SENELER SONRA KAPIMIZA GELDİ! BABAMLA ANLAŞMAK İÇİN ÇABALADI AMA SENİN O ALÇAK KOCAN, SENİN O YÜZSÜZ KOCAN KABUL ETMEDİ. SENİN ONURSU..." annemin eli öylesine büyük bir şiddetle havalandı ki kelimelerim acıdan önce bölündü. Yüzüme inmesine salise kala durdu.
Bir tokadı atmak için kalkan el, o tokat kadar etki edebilir miydi? Annemin bir an olsun kalkan eline bakmadım. Gözlerinin içine baktım. Buruk bir tebessüm çöktü yüzüme. Atilla Akın'ın karısına bakıyordum.
"Sen de mi vuracaksın?"
O eli ne yere ne de yüzüme indi. "Doğurduğun için kendine kutlama yapan kadına ne oldu?"
"Seni yüzlerce kez doğurmamayı dilerdim."
Bu cümle onu defalarca kez pişman ederdi belki. Ya da etmezdi bilmem ama benim günceme yeni bir cümle daha eklemişti. O gün beni doğuran kadın da benimle beraber yüzlerce kez doğmamamı diledi. Ne mutlu bana diyebilmeli artık.
"Keşke anne," dedim sadece. Binlerce kez keşke. Annemin eli indi ve bir çırpıda çıkıp gitti odadan. Doğurdukları çocukları bir oyun hamuru gibi gören her ebeveyn günün birinde bir kez doğurmamayı dilerdi belki de ama benim annem yüzlerce kez dilemişti. Kabanımı çıkardım, olduğu yere düştü. Banyonun içine girdim, daha fazla kurtulmadım kıyafetlerimden. Kaynar denecek kadar sıcak ayarladım suyu, kıyafetlerimle girdim altına. Gözlerimi yumdum. Ne mutluydu bana.
***
"Ecevit belki de ben gelmemeliyim," dedim, günler önce kapısının önündeki kaldırıma beraber çöktüğüm adama bakarken.
"Hayır geleceksin," dedi tereddüt etmeden. "Yağmur'la konuştum, haberi var senin de geleceğinden babasının."
Benim bu cümledeki Yağmur'un bir an kim olduğunu düşünmem karşımda Yağmur'u zorluk yaşamadan hatırlayan adam için geçerli değildi. Kısa bir an Ecevit'e baktım.
"Benden kaçan senden, senden kaçan benden kaçmayacak," dedi Ecevit bahçe kapısından girerken. Peşine düştüm, ben varana kadar kapıyı çaldı. Kimin açacağını biliyordum. Genç kız hoş geldiniz dedi, Ecevit sesli yanıt verdi. Bense sadece gülümsedim. Babasının içeride olduğunu söyledi, bizi buyur etti. Önden Ecevit girdi, arkasında ben vardım. Kemal amca içerideydi, ayağa kalkmadı ya da tam olarak bize bakmadı. Yine aynı yere oturmuştu, yine benim varlığıma lanet ediyordu.
"Selamın aleyküm," dedi Ecevit.
"Aleykümselam," karşılığını aldı. Biz yine aynı yerlere oturduk, bir süre hiçbirimiz konuşmadık. "Teşekkür ederim," dedi sonra Ecevit. "Bizi yine kabul ettiğin için."
"Ben yalnızca seni kabul ettim evlat," dedi yaşlı adam. Üzerinde çizgili bir gömlek vardı, altında kumaş kahverengi bir pantolon. Ecevit yanıt vermedi. "Babanın bunca hatırı var. Ben seni kabul ederim. Mevzu benim kabul ettiklerimde değil zaten, mevzu senin kabul ettiklerinde."
Ecevit'in sinesini dertle kederle şişirdi bu cümleler. "Ben sana aksini söylesem de kabul etmeyeceksin, varsın öyle san. Zaten benim lafım çok para etmez, inanılmaz ağzımdan çıkan söze."
Kemal amcanın gözleri ilk kez Ecevit'i buldu. Bir baba şefkati gördüm yüzünde. "Ben senin lafına inanıyorum," dedi yaşlı adam. Yavaşça başını eğdi. "Düştüğün bataklığa inanamıyorum yalnızca,"
Bataklık ben miydim? Ta kendisiydim. Dibe çekerdim, yok ederdim ama kendimi. Ecevit'i değil. Asla ona zarar vermezdim. Bataklıkta bir pamuk bitsin, Ecevit bana yaklaşınca o pamuğa dokunsun diye ne çok çabalayacağımı bilmiyorlardı insanlar. Bir bataklıkta yetişmezdi pamuk, yetişse de temiz kalmazdı ama oyun arkadaşımı korumanın başka yolu da yoktu. Bilmiyordum.
"Sandığın gibi bir bataklıkta değilim, benim bataklığım başka ama diyorum ya varsın olsun. Öyle düşün," dedi yalnızca.
Kemal amca yeniden sordu. "Değil misin bataklıkta?"
"Değilim Kemal amca, sandığın bataklıkta değilim," dedi yeniden. Kemal amcanın gözleri Ecevit'te dolandı. "Üstün başın çamur," dedi. Ona bu yakıştırmayı yapmasın isterdim. Benden dolayı bile olsa yine de Ecevit'e söylenmesin isterdim.
"Onlar hâlâ olay yerinin izleri, kurumuşlar görmüyor musun?" dedi. Nasıl böylesine derin bir sohbetin içine düştüklerini anlayamadım. Tek bildiğim birbirlerini çok iyi anlamalarıydı. "Her temas olay yerinde bir iz bırakır, benimkiler hâlâ onlar. Ne sanıyorsun bilmiyorum ama varsın olsun. Yeter ki bana yardım et de, ben bu yaştan sonra çıkabileyim o bataklıktan. Melike'yi bulmam lazım Kemal amca,"
"Kimsesizler mezarlığına baktın mı?"
"Kimsesizler mezarlığına bakmayacağım."
"Kaçarak mı bulacaksın kardeşini?"
"Benim aradığım bir ölü değil," dedi Ecevit sitemle. Bu yaşlı adamı ikna edememek onu üzüyordu. "Ne zamanki bir ölüyü aradığıma ikna olacağım, sana söz veriyorum oraya da bakacağım ama benim kardeşim ölmedi."
Yaşlı adam gözlerini kırpmadan Ecevit'e bakıyordu. Çantamdaki telefon titreşiyordu ama bir an olsun kafamı eğip bakmıyordum. Kemal amcanın kirpikleri titredi sonra aynı halde olan elini Ecevit'e doğru uzattı. Saçlarına ulaştığında eli gözlerimin dolacağını biliyordum, kaçırdım bu şefkatten bakışlarımı. Ecevit'i benim gibi bir oğlan çocuğu gibi görüyordu. Bıraktığı yerdeki gibi. Benim için Ali Ecevit Tarhan değil, yalnızca Ecevit olduğu zamanlar gibi. Yağmur onları izliyordu gülümseyerek. Babasının şefkati belki en çok onda anlam kazanıyordu.
"Elimden ne geliyorsa yapacağım oğlum," dedi. "Ömrüm yettiğince. Sor bakalım ne sormak istiyorsan."
"Babamlar en son nerede yaşadı? Ben benden sonra yaşadıkları üç adrese ulaştım zamanında. Tek tek gittim oralara ama son adresten sonra bulamadım. Orası son yer değildi. Babam orada ölmedi ama ben devamını bulamadım. Hiçbir iz yok sanki o iki insan yok oldu ama zamanlama tutmuyor. Babamın ölüm tarihiyle son oturdukları yerden taşındıkları zaman arasında zaman farkı var. Bir yerde daha yaşadılar. Eğer ki bir adres bulabilirsem, belki o zamandan beri yaşayan, babamları hatırlayan birilerine ulaşırım. Babam öldü tamam ama ondan sonra hiç mi bir komşu görmedi Melike'yi."
Tez canlı anlatıyordu her şeyi. Anlıyordum ki Ecevit hapishaneden çıktığı gün, soluklanmadan kardeşini aramıştı. Nefes almadan, aynaya bakmadan, belki çökmüştü, belki sürünmüştü, tam da bu yüzden bulamamıştı. "Bulduğun adreslerde onları tanıyan çıktı mı?"
"İki yerde."
"Ne dediler?"
"Kendi halinde bir adamdı. Bir tane küçük kızı vardı. İşe gider gelirdi. Hep böyle genel geçer cümleler. Babam çok konuşmuyordu sanırım insanlarla,"
"Korkardı," dedi Kemal amca. Kaşlarım büküldü ve ona baktım korkuyla.
Ecevit bir süre yanıt veremedi. Sonra aynı korkak ses "Neyden?" diye sordu. Duyacaklarımızdan ikimiz de korkuyorduk.
"Kimliği açığa çıkınca istenmezdi. Dışlanırdı. Bir kere," dedi ve sustu. Kafasını iki yana salladı. Korku ensemden ölüm gibi üflüyordu. Tırnaklarımı avuç içlerime batırdım.
"Ne oldu bir kere?"
"Evini kundaklamaya çalıştılar, belki o gittiğin üç adresten biriydi. Mahallede vatan haini istemiyoruz diye. Zar zor kurtuldu. Gizli saklı benim eve getirdim," dedi. Ecevit'e bakamadım ama omuzlarının nasıl çöktüğünü, dişlerini nsıl bastırdığını gıcırtısından hissedebiliyordum. Defalarca kez soluklandı. Kemal amcanın elinde bir hançer vardı, saplayıp çıkarıyordu durmaksızın. Acı Ecevit'in sırtından sarkıyordu.
"Ecevit ben senin babanı da kardeşini de evimde ev sahibi gibi ağırlardım oğlum," dedi. Biraz acı, çokça mahcubiyet vardı. Benim annemde babamda olmayan o mahcubiyet bu adamda vardı. "Ama benim de çocuklarım küçüktü. Anla beni ne olur. Savaşamazdım onlarla,"
İki büklüm olduk. Hem ben hem de yaşlı adam. Gözlerimi yumdum utançla. Savaşılmayacak canavarlardı. Benim ailemlerdi. Ecevit ona uzanan eli tuttu ve sıktı. "Biliyorum Kemal amca," dedi. İkisinin de sesi çok kısık çıkıyordu. Konuşacak takatleri yoktu sanki. "Biliyorum. Allah razı olsun senden."
"Allah senden razı olsun oğlum. Allah senden razı olsun," yutkundu, yanındaki bir bardak suya uzandı. Göz ucuyla bakıyordum ona göz göze gelmekten korkuyordum. "Ondan sonra baban taşındığı yerde kimseyle konuşmaz oldu. O yüzden kimse bilmemiştir ama var," dedi. "Yağmur, o numaraların yazılı olduğu defteri getir kızım bana. Var son adresi kaydımda. Yirmi yıllık bir defterim var, orada yazılı olması lazım."
Yağmur hemen kalktı yerinden ve aynalı bir çekmeceyi açtı. Kahverengi deri bir defteri açtı ve babasına getirdi. Ecevit hızla eline bir kâğıt aldı. Yine o çirkin yazısıyla bir şeyler karaladı, bu kez heyecanla. "Çok sağ ol Kemal amca," dedi. "Ankara'nın altını üstüne getirdim. Şu adrese ulaşmak için altını üstüne getirdim Ankara'nın," dedi. Adamın eline uzandı ve öptü ellerinden. Kâğıdı aldı avucunun içine kalktı ayağı.
"Ben yine geleceğim, haberdar edeceğim seni olan bitenden."
"Bir akşam yemeğine de buyur gel," dedi Kemal amca.
"Söz veriyorum geleceğim. Kardeşimi bulayım geleceğim, kardeşimi bulana kadar da geleceğim."
Belki biz gelince kalkmadı ama giderken ayaklandı. Ecevit'e sarıldı. Belki de Ecevit, ulaşamadığı bir şeye ulaştı ilk defa. İlk kez buraya gelişimiz gerçekten bir yere ulaştı onun gözünde. Sıkı sıkıya sarıldı Kemal amcaya. Çıkıp giderken evden adımları hızlıydı, ikimiz de Yağmur'a baş selamı verdik. Belki bu adresi almasa ona yüklenen yeni yüklerle yine o kaldırıma çökecekti ama bu kez çökmedi. Arabasına doğru gidiyorken yeniden titreşen telefonuma gitti elim. İnci arıyordu.
"İnci şu an hiç müsait değilim," dedim ve hızla kapatmak için an kolladım. Telefonun ötesinden böylesine hıçkırıklar duymasam, hiçbir kuvvet beni durduramaz ve bu telefonu açık tutamazdı.
"Ab... abla..."
"Ne oldu?" dedim korkuyla. Defalarca kez abla demeye çalıştı ama yapamadı. Öylesine şiddetli ağlıyordu ki dört harfi bile birleştiremiyordu.
"İnci sakin ol!" dedim yüksek sesle. Ellerim soğudu, sesim yükselince dönüp baktı Ecevit bana. "Sakin ol, tane tane anlat bana. Sakin ol, hadi İnci'm."
"Abla... B-babam. Keskin... Abla... Keskin nişancı... Babam İstanbul'da..."
"İnci sakin ol! Ne oldu babama?"
"Mitingdeydi babam. İstanbul'da. Vurulmuş, vurmuşlar babamı. Abla babamı," ansızın İnci'nin sesine bir mikrofona söylenen sözler karıştı, hatta bastırdı. Ecevit'le göz göze geldim. Gazetecinin sesini o kargaşada ayırt edebiliyordum. "Ulusal Mutabakat Partisi Grup Başkan Vekili Atilla Akın, parti genel başkanıyla katıldığı İstanbul mitinginde hain bir saldırıya uğradı. Keskin bir nişancının kurşunlarının kurbanı olan Atilla Akın en yakın hastaneye kaldırıldı. Ülkenin dört bir yanında günlerdir süren eylemlerin ardından yaşanan suikastte şüpheler tek bir yöne çevrildi."
atilla acaba bakın herkes bana düşman demek için kendini vurdurmuş olabilir mi? ölmez zaten de. yani öyle kolay ölmesin inşallahhh