top of page

SERÇEYİ ÖLDÜRMEK 60. BÖLÜM

  • Yazarın fotoğrafı: Dilan Durmaz
    Dilan Durmaz
  • 18 Ara 2024
  • 43 dakikada okunur

"Kurşun kek var mı?" 

Aylar önce ona bir gece yarısı; yüreğim bir kuş gibi titrerken içimdeki duygulardan bihaber halde elinden tutmuş ve sormuştum; zamanı gelince kurşun kekin tarifini isteyecek misin benden? Deli gibi evet demesini istiyordum. İçimdeki taşkınlıkla baş edemiyordum, silinmemişti aklımın bir köşesindeydi hissettiklerim. Hayır dediği an o taşkınlığın nasıl kuraklığa dönüştüğünü hatırlıyordum. Ve hatırladıklarım burada son bulmuyordu. O gece gözlerimi kırpmadan tavanı izleyebilirdim bana bir şey söylemeden çıksaydı odadan ama son cümleleri tatlı bir meltem gibi esmiş huzurunu şimdi bile hissedebildiğim bir uykuya teslim etmişti beni. 

"Çekecek canım. Kapına geleceğim. Sen de beni içeri buyur edeceksin. Hazırlamanı bekleyip sonra da yiyeceğim." 

Dudaklarım bir aşağı bir yukarı büzüldü, arafta kaldı. Göz gözeydik. Aylarca bu anı beklemiştim ama bu anın gerçek olabileceğine hiç ihtimal vermemiştim sanki. Yüzü hayaliydi, birazdan yok olacaktı. İlk zamanlar, bazen biraz sarhoşken, bazen biraz uykusuzken yüzünü görür gibi oluyordum. Sohbet ediyordum ama yanıt alamıyordum. Dokunmak istediğim an yok oluyordu. Babam gibi. Bir süre, elle tutulur bir süre bu sanrılar sürmüştü. 

Uyu Efsun diyordum. Uyu. Bu gecenin de bir sabahı var. Elbet güneş doğacak. 

Şu an sanrı mıydı yine yoksa gerçek miydi? 

Konuşmuştu ama. Sanrı olsa konuşur muydu? 

Buradaydı. 

Fetih tüm gerçekliğiyle, somut ve soyut haliyle buradaydı. Ruhu da buradaydı bedeni de buradaydı. 

Birkaç kez sesimi aradım. Burada olduğu gerçeğinden konuşacak kadar en azından uzaklaşmak istedim. Yoksa nasıl cevap verilirdi ki? Konuşmayı unutmak, ama sahiden unutmak, bir çocuk gibi değil. Çocuk bilmediği şeyi unutamazdı, varlığından henüz haberdar olmadığı davranışı arayamazdı. Ben konuşmayı unutmuşum gibi saniyelerce kıvrandım. 

"Yok." dedim sonra. Tıpkı eskisi gibi. 

Gözleri kısıldı. Sinem bir kuş gibi titriyordu. Yüzüne baktım. Sadece gözlerine değil. Elimde bir kalem olsa ve onu betimlememi isteseler kalemi bırakır izlemeye devam ederdim. Kaşı, gözü, saçı, dudakları, mimikleri. Tek bir şeye ayrıntılı odaklanamıyordum. Tek bildiğim burada olduğuydu. Ben hayal görmüyordum, buradaydı. Bugün olanlar gerçekti, ben kafamın içinde kurmamıştım bu geceyi. 

"Ama senin için hazırlarım." 

Kapıyı daha çok açtım ve elimle gelmesi için işaret ettim. Elime baktı, zaten başı eğikti biraz. Beni baştan aşağı düştü, kapıyla olan tüm temasını kesti ve dimdik durdu önce. 

Gerçekten buradaydı. 

Yavaşça adımladı ve girdi. Yanımdan geçti gitti. Mucizeviydi. Açıklayamazdım, neden bu kadar olağanüstü geldiğini açıklayamazdım ama Fetih'in bu kadar yakınımdan geçip gitmesi mucizeviydi. O kısacık saniyede gözlerimi kapattım derin bir nefes aldım. 

Aylar önce o evden çıkarken parfümünü almıştım yanıma ama işte Fetih parfüm çok sık kullanmazdı. Mesela şu anki gibi. Bu koku bir parfümün eseri değildi ve dünya üzerinde tek bir kaynağı vardı. Onu valizimin içine koyamazdım, saklayamazdım. O kaynaktan uzaklaştığım an, yeniden o kaynağa ulaşana kadar kaybederdim. 

O tertemiz, pak, mis gibi koku. 

Burnumun direği sızladı. Mecazen değil. 

Birbirimize sarılmadık, öpmedik, ona hoş geldin demedim ama bunların olmaması o kadar sırıtmadı ki, olsa kötü duracaktı. Anlamsız ve yabancı gibi. Bir misafiri karşılar gibi karşılamadım, evime gelen misafire hoş geldin derdim ona demedim. Fetih hiçbir zaman misafir değildi. Bir an arkasından baktım. Heybetli vücudunu izledim. Belki abartı değildi bedeni, belki ondan daha uzunu daha cüsseli birini bulmak kolaydı ama cüsseyle heybetin aynı şey olmadığını ondan öğrenmiştim. Gittiğim spor salonunda kas yığınına dönüşmüş onlarca adam vardı ama hiçbiri bu kadar büyük gelmiyordu gözüme. Bana her yaklaştığında gözüme olduğundan da kocaman bir adam gibi gelmesini özlediğimi tam da bu kapı önünde fark ettim. 

Hayır delirmemiştim. 

Özlem delilikti değildi. Aklı başında bir özlemdi bu. Bir bütündü ve bütün onlarca parçadan oluşuyordu. 

Yutkundum. 

Ortamdaki tek ses Karabaş'ındı. 

Öylece ötmüyordu, baharın gelişini müjdeler gibi Fetih'in gelişini müjdeliyordu. 

Karabaş hissetmiş gibi şen şakrar şakıyordu. 

Üzerindeki kabanı çıkardığında kapıyı hızlıca kapattım ve ona doğru ilerledim. Mutfağın orta yerinde duruyordu. Kabanını mutfağın ortasındaki masanın çevresindeki sandalyelerden birine koydu ve öten Karabaş'a baktı bir an. Öylece onu izliyordum. 

Buradaydı. 

Zayıflamış mıydı biraz? Gözlerimle tüm bedenini taradım. Göz yanılması mıydı? Hastalıklı bir çöküş yoktu üzerinde ama sanki biraz zayıflamıştı yüzü. Yanakları daha dolu doluydu. Yüz hatları daha çok meydana çıkmıştı böyle. Benim yanımdayken kilo vermediği için verdiği kilonun ilk nereden gittiğini bilmiyordum. 

"Aç mısın?" dedim. Sanırım zihnimin yansımasıydı bu soru. Gözlerini bana çevirdiğinde telaşla parmaklarımı büktüm. Ne yapacağımı şaşırdım. Tansiyonum düşmüştü, o tuzlu ayran bile artık yetmeyecekti sanırım bana. Başım dönüyordu. Göz gözeydik. 

Dudaklarını yaladı ve beni inceledi. 

"Açım dersem nasıl bir alternatif sunacaksın?" 

Bir sesin özlemi yüzün özleminden daha meşakkatliydi. Gözlerimizin bize verdiği hayali görüntüyü kulaklarımız vermiyordu. Sesini özlediğiyle kalıyordu insan. Biraz daha uzun cümleler kuramaz mıydı? 

Hafızam tam takır oldu. Aklıma gelmiyordu. Ne var ne yok bir an silindi hafızamdan dolabın içi. "Şey," diye geveledim. Resmen hatırlamıyordum buz dolabının içini. "yani. Hazırda yemeğim yok sanırım ama açsan hazırlarım bir şeyler." 

Eğip büktüğüm ellerime baktı bir an. Sonra gerdanıma. Üzerimdeki etek daha duruyordu tıpkı V yaka, gerdanımı tamamen açıkta bırakan kazak gibi. Gerdanımdan sonra yüzüme baktı yine. Bir an saçlarıma da kaydı hatta bakışları ama anın sonunda göz gözeydik. 

"Değilim. Kurşun kek kâfi." dedi. İkimiz de aynı anda anlamsızca dudaklarımızı yaladığımızda Karabaş asla sessizliğe izin vermiyordu. 

"Aşkım! Aşkım!" dedi. Derin bir nefes aldım, Fetih duyduğunu sorgular gibi Karabaş'a bakıyordu. Zar zor birkaç adım attım ve hızlıca işime yarayacak yaramayacak şeyleri çıkardım, tezgâhın üzerine koydum. Tarifi bile unuttum kısa bir süre. Aylardır bir kez yapmıştım sadece. Doğum günümde. Yani yakın bir tarihte ama yine de hatırlayamadım başta. 

Kaç yumurta giriyordu? 

Fetih buradaydı. 

Ne kadar un? 

Şu an aynı çatı altındaydık. 

Süt peki? 

Arkamdaydı. 

Kuru malzemeleri karıştırmak için bir kap aldım ama her şeyden kullandığım kadar da döküyordum. Üzerimdeki kazak artık sadece siyah değildi. Ellerim titriyordu. 

"Aşkım." Dedi yine ve yine Karabaş. Benim kulağım alışık olduğundan bunu kaçıncı söyleyişinde yadırgayıp döndüm baktım ne haldeler diye bilmiyordum. Tansiyonum düşmüştü benim. Gözlerim ara ara kararıyor, dilim damağım kurumuştu. 

Fetih'in kısılmış gözleri, hafifçe kafese eğilmiş bedeni ve yüzündeki mayhoş ifade; bir kuşun neden geldiğinden beri 'aşkım' diye bağırdığını anlamaya çalışıyordu. Karabaş Fetih içeriye girdiğinden beri resmen bağırıyordu neşeyle. Dikkatli bakışları Karabaş'ın üstündeydi, aslında bu seslerin ötmek değil şakımak, bu sesin gürültü değil şarkı olduğunu anlamıyordu ama ben farkındaydım. Şimdi Karabaş'ı kucaklayıp iki dakika kendimi odaya kapatacaktım resmen. Karabaş'ım hissetmişti. Ona aylardır her şeyinden defalarca kez bahsettiğim adamın geldiğini biliyordu içi içine sığmıyordu. 

Karabaş Fetih'in geldiğini anlamıştı. 

"O, şey," dedim. Heyecan hâlâ ellerimdeydi, elimi kek için neye atsam biraz döküyordum. Ve heyecan dilimdeydi cümleler kurmadan önce geveleyip duruyordum. Ne söyleyeceğimi unutuyordum. 

Daha fazla etrafa sıçratmadan kuru malzemeleri karıştırmak için önüme döndüm, dikkatimi vermeye çalıştım. Üstüm başım mahvolmuştu. 

"Benim çok sık kullandığım kelimeleri söyleyebiliyor. Yani benden en çok ne duyarsa tekrar ediyor. Ben ona hep aşkım diye sesleniyorum. O yüzden çok aşina o kelimeye. Aşkım günaydın, aşkım çok özledim seni, aşkım nasılsın diye diy..." 

"Fetih." 

Ben söylemedim. 

"Fetih, Fetih." diye tekrar etti Karabaş iki kez ardı ardına, hızlıca. Cümlelerim yarıda kaldı, kaldığı yere çöktü. 

Yani benden en çok ne duyarsa tekrar ediyor. 

Fetih. 

Gözlerim yerinden çıkacak sandım. Kalbim işlediğim suçun başında yakalanmışım gibi korkuyla atmaya başladı. Zaten hızlıydı bu kadar raydan çıkması bana kriz geçirtebilirdi. O denli bir telaştı bu. Niye böyle olduğunu anlayamadım. Karabaş çok sık Fetih derdi ve Fetih elbet duyacaktı bunu. Karabaş verdiğim bilgiyi kanıtlamak, başka örneklerle desteklemek için var gücüyle çabaladı. 

"Aşkım Fetih!" 

Elimdekini tamamen çektim ve tezgâha tutundum. Tansiyon aleti şarttı. Açıklama yapmaya karar verdim ama icraata geçemedim. 

"Fetih aşkım!" 

Karabaş niye benden çok özlemiş gibi davranıyordu? 

Onlara döndüm tüm bedenimle. Sırtımı mermere yasladım. Arkası bana dönük olduğundan yüzünü göremiyordum. Kafesin ağzını açışını izledim. Elini kafesin içine uzattı ve Karabaş'ı yakaladı. 

"O şey..." dedim yine. Susmam daha sağlıklıydı bence ama konuşmak da istiyordum. Parmaklarına tutundu Karabaş Fetih'in. Gözlerimi bile kırpmıyordum bir anı kaçırmamak için. 

"Ne?" dedi Fetih bana yandan bir bakış atıp. Sırtımı daha çok bastırdım. Kısa kaçamak bir bakış beni eritti. Bir kez daha öyle bakabilir miydi? 

"Öyle... yani şey..." 

"Nasıl?" 

Baş parmağıyla Karabaş'ın başını okşuyordu. Dikkatle elinde mini minnacık kalan Karabaş'a bakıyordu. Sesimi çıkarmadım daha fazla. Sadece onlara baktım. Sağ profilini inceliyordum öylece. 

"En çok kullandığın kelimeleri kullanıyor öyle mi?" 

"Öyle." 

Eğer ki gözlerim görmek istediğini görmüyorsa, uydurmuyorsam, zihnimin oyunu değilse dudakları kıvrılacak gibi oldu. Belki de hafifçe gülümsedi. Çok kısa olduğu için göremedim. Karabaş'ı kafesine geri koyarken kabanını koyduğu yere geçip oturdu. 

Yeniden önüme döndüm ve tamamladım harcı. Onun sevdiği gibi yaptım her ayrıntıyı. Her ufak dokunuşum onun zevkleri üzerine oldu. Sessiz sessiz arkamda oturup beni izledi. Bir şeyler devirince utançla ona bakıyordum sadece kısa kısa. Her şeyiyle işim bittiğinde ona dönmeden önce kazağımı silktim. Beyazlık tam olarak geçmese de daha iyi durumdaydı en azından. Karabaş konuşuyordu sadece. 

Sessiz ve sakince masada tam karşısına oturdum. Ben sessizdim ama kalbim değildi işte. Belki sesini bile duyuyordu, emin değildim. Elleri masanın üzerindeydi, öyle yan yana görünce ikisini de başka bir şeye bakmaya zaman bulamadım. Ellerini izledim yalnızca. Zaman zaman ritim tutuyordu ince uzun parmakları. Aklım o kadar karman çorbandı ki parmaklarını saydım. 

Fetih'in ellerini çok özlemiştim. 

Bunu da tam şu an karşısında otururken fark ediyordum. Ben sadece Fetih'i özlememiştim ki, farkında değildim. Fetih'i özlemekle Fetih'in ellerini özlemek aynı şey değildi. Bir evrende iki farklı kümeydi, tek kümenin içinde değildi. Bunu iyi ki şimdi anlamıştım. Aksi haliyle nasıl baş ederdim ki? 

Ellerine dokunsam kızar mıydı? 

Çok direndim. Birkaç kez izin almayı denedim ama olmadı. Omuzlarım çöktü ve elim bir anlık cesaretle eline gitti. Bir masada oturmuş o beni, ben ellerini izliyordum. Ben onun ellerini tutunca da yok olan benim elim oluyordu, o benim elimden tutunca da yok olan benim ellerim oluyordu. Parmak boğumlarını okşadım. Niye bilmiyorum ama gözlerim sulandı benim yine. Makyajımı da silmemiştim kıyafetimi çıkarmadığım gibi. Ağlarsam akacaktı ve çok çirkin duracaktı yüzüm. Bunu istemezdim. Fetih bana bu kadar dikkatli bakarken özellikle. 

Onun seni görüşü sahiden makyajın üstünden mi Efsun? 

Elini çekmedikçe daha çok yüz buldum. Ellerine tutundum kısa süre içinde. Temasım arttıkça dudaklarım büzüldü. Dilimi ısırdım. Elleri ellerimdeydi. Hiç konuşmuyorduk ama bir an bile sustuğumuz da yoktu. Ona bakmıyordum bile, bakışlarını görmüyordum ama konuşuyorduk durmadan. Sesimiz de çıkmıyordu halbuki. Bir yerde konuşmamız nereye evrildi de neler söyledik de ben artık dayanamadım sandalyeden kendimi öne doğru uzattım ve ellerinin üzerine yattım bilmiyorum. 

Bir karşılığı oldu o da öne doğru çıktı. Elleriyle birlikte kollarını da başıma yastık yaptı. Alnımı ellerine yasladım kollarına sardım kollarımı. Biz sarılmamıştık ben onun ellerine sarılmıştım. İkimiz de oturuyorduk ama masaya doğru iyice yaklaşmış ve başımı onun kollarına bırakmıştım. 

Göz yaşlarımın akmasını engellemek artık mümkün değildi ama sesim çıkmasın diye hâlâ çabalayabilirdim. Çabam sonuç da verdi zaten. Hiç kalkmadım yerimden, alnımı yasladığım elleri ıslandı göz yaşlarımla ama hiç sesim soluğum çıkmadı. Ellerini esir aldığım için saçlarımı okşayamadı ama çenesini alnıma yasladığını hissettiğimde, o ağıt yeniden yükseldi içimden. 

Fetih ilk yaktığım ağıt değildi ama yaşayana yaktığım ilk ağıttı. Yükseliyordu içimden, canımı okuyordu ama sağ da bırakıyordu. 

Çenesinin baskısını arttırdı daha çok sarıldım ellerine. Şimdi onun bir parçasına sarılmışken şunu da anladım ki; Fetih'in çenesinin başıma uyguladığı kuvveti de çok özlemiştim. 

Ne kadar süre öyle kaldık bilmem ama çok kısa geldi bana. Akrep saatte yer de değiştirse yine de tatmin olmazdım ama. Ne zamanki Fetih'in telefonu çaldı, ellerini ona vermek için zoraki geri çekildim. Avuç içlerindeki göz yaşlarımı sildim ama beyaz gömleğinin kollarına bulaşan göz makyajımı yapacağım bir şey yoktu. Kabanından telefonunu çıkardığında ben de ekrana baktım. 

Zeliha. 

Elim masadaki peçeteye uzandı, göz altlarıma tampon yapa yapa akan makyajı silerken burnumu çektim. Bir ekrana baktı Fetih bir bana, telefon neredeyse kapanacaktı ki öyle açabildi. 

"Efendim." dedi sakin sakin. Zeliha'nın sesini duyabileceğim kadar yakındaydım. Karabaş konuşmazsa duyabilecektim de zaten. 

"Abi," dedi. Elimdeki peçeteyi sıktım. "Uyuyor muydun?" 

Fetih'le göz göze geldik. Söylemeyecekti, bakışlarından anlaşılıyordu bu. 

"Hayır, uyanığım da ben, sen niye uyumadın hâlâ dersin yok mu yarın?" 

Dersleri başlayalı neredeyse iki ay olmuştu. Alışma sürecini sanırım atlatmıştı. Burcu öyle söylemişti en azından. 

"Var. Hem de sekiz buçuk dersi ama," dedi ve sustu. Daha da bir dikkatle kulak kabarttım. Karabaş her an konuşacak diye korkuyordum. 

"Ama?" 

"Ya uyku tutmadı. Anlamadım ben de. Seni arayayım dedim, bir huzursuz oldum. İyi misin?" 

Fetih'in bakışları yoğunlaştı, konuşmaya başladı gözleri. Birkaç saniye sessizce beni izledi ve ardından gözlerini kaçırdı. 

"Benlik kötü bir şey yok. Sen gün içinde fazla kahve içmiş olabilir misin?" 

"Of bilmiyorum!" dedi biraz daha yüksek sesle. "Ben tütsü mü yaksam? Negatif bir enerji var evde." dedi benim yaptığım gibi. Bir bebeğin dudakları gibi büzüldü dudaklarım. Benim gibi... Benden gördüğü gibi. Sık sık onun odasında enerji temizliği yapardım. Kaldığımı odada da, Fetih'in odasında da. 

Ada çayı daha iyi olurdu aslında... 

"Ya da adaçayı yakayım ben." dedi ansızın. Dudaklarımı öne doğru büzüştürdüm titremesin diye. Fetih bana bakacağı an tavana diktim gözlerimi. Üst dudağımı ısırdım, alt dudağımı çekiştirdim. Bu kadar zor mu olacaktı bu geçiş? Ya da geriye dönüş? Belki şu anlara giriş? Aslında yarınlarına katılış? 

"Ada çayı mı?" dedi Fetih. Kasten söylediği her halinden belliydi. Etkisini onlara uzun uzun anlattığımı hatırlıyordum. 

"Efsun ablam öyle yapıyordu ya." dedi açıkça. Gözlerim hızla Fetih'i buldu, kirpiklerim titrerken görüş alanıma giriyordu. Sonra sanki adımı kullandığı için bir açıklama ihtiyacı hissetmiş gibi devam etti. 

"O anlamda şey yaptım ben. Hani ada çayı demişti ya. Bilmiyorum, yakayım mı ben şimdi? İşe yarar mı?" büyük büyük kararlar alan bir üniversite öğrencisi bir ada çayını ağabeyine soruyordu. Mimiklerim yorgun düştü. Fetih dudaklarını ıslattı yere baktı. 

"Yarar." 

"Bence de yarar." 

Bence de. 

"O zaman ben yakayım." 

"Tam söndürmeden uyuma ama dikkat et." 

"Tamam. İyi geceler." 

"İyi geceler." dedi Fetih ve kapattı telefonu. Masaya bırakmadı elinde birkaç kez çevirdi. İkimiz de çevirişini izliyorduk. 

"Zeliha nasıl?" dedim utanmadan. Bu soru beni utandırdı sorarken. Telefonu hızla çeviren parmakları durdu, dilimi ısırdım. 

"Haberin yok mu?" dedi açıkça. Kesinlikle ona bakmadım. Cevap vermedim. Tırnaklarım stresle tırnak etlerimi koparmaya başladı. Kim bilir nasıl haber vermişti Zeliha'ya. Nasıl konuşmuş nasıl anlatmıştı? Neler yapmıştı. 

Bir adam ve bir kadın. 

Aynı manzaraya bakarak bambaşka şeyler gören iki insan. 

Kadının gördüğü bir bahçeden ibaretti. 

Adamsa elma ağacına bakıyordu. Elma ağacının en sağlam dalında bir kadın oturuyordu. 

Hayır oturmuyordu. Otursun istiyordu. Bu isteği o kadar fazlaydı ki adamın, hayal ve gerçek bir arada o ağacın dalında oturuyordu şimdi. Vardı ama geçmişin içinde. Yoktu ve bu anın içinde. 

"Yanında kalabilirim Fetih." dedi Burcu. "Yani sen anlatırken destek olabilirim. Ben de konuşabilirim Zeliha'yla." 

Fetih'in daldaki Efsun'a dalmış bakışları toparlanmadı. Sorulan soruya da yapılan teklife de cevap vermedi bir süre daha. Seviştikleri gecenin sabahında onu bu ağacın tepesinde bulmuştu. Çok kısa sürse de gitti sanmıştı o sabah. Çok kısa sürmüştü ama o kadar kısaydı ki bu o hissi bir daha hatırlamamıştı. O an yaşanmış ve geçmişti. Efsun gitmemişti ve o his geçmiş gitmişti. 

O zaman. 

Şimdi? 

Efsun gitmişti. 

Boğazına atılan düğümler bir fabrika eli değmiş gibi hız kazandı, seri üretime geçti. Dişlerini birbirine sürttü. Göğüs kafesine kuvvetli bir ağrı çöktü. Bir insanın varlığı tüm kötü şeyleri hafifletiyorsa aynı insanın yokluğu da hafiflettiği her kötü şeyin darasını almadan yüreğine yüklüyordu. Ne adaletsiz hal diye isyan bile edemiyordu insan. Adaletsiz diyemiyordu ki. Adalet tam olarak bu değil miydi? Faydası hat safhada olan kişinin yokluğu hafif olsa müthiş bir haksızlık olmaz mıydı? 

"Benim yalnız konuşmam daha doğru." dedi Fetih. "Halledeceğim ben. Birazdan gelir Zeliha, git sen. Sonra konuşursun." gözlerini Burcu'ya çevirdi. Onunla kavgası bitmişti. Yeterince tartışmıştı, verdiği öfke kadar bir öfke alamamıştı Fetih karşısından. Sadece Efsun'un ona emanet ettiği kişiyle ilgilenmek istiyordu bu kadar. Hiçbir kötü niyeti yoktu. Suçlu değildi. Fetih bunu farkındaydı. 

"Peki." dedi Burcu. Toparlandı ve son kez Şeftali'yi sevdi. Fetih'in koluna dokunduğunda ancak göz göze gelebildiler. 

"Efsun'a kızma." dedi samimi bir tonda. "Kaybetmek ne demek senden de benden de daha iyi biliyor sadece. İkiniz için de en doğrusu bu olmasa yapmazdı. Biraz izin verelim. Sadece kalana zor değil Fetih, giden de acı çekiyor şimdi." 

Fetih'in bomboş baktı karşısındaki kadına. Hissettiklerini dışa vurmak istemedi. Bu boş görüntüydü istediği. Biraz daha sabırlı olmalıydı dışavurum için. 

Giden ve kalan. 

Bu iki fiilin öznesi Efsun ve Fetih miydi şimdi? 

Fetih içinden okkalı bir küfretti. Kadere mi? Belki. 

Dünyada yüzlerce fiil vardı onların öznelik yapacağı. Sahiden bu muydu? Bu mu olmalıydı? 

Burcu kolunu sıktı dostça ve ayrıldı evden. Fetih kapının kapanmasını bekledi sadece. O sesi duymayı bekledi yeniden o elma ağacına bakmak için. Duyduğu gibi de yeniden o ağaca baktı. 

Kanguru ve kesesindeki yavrusu. 

Efsun ve rahmine düşmemiş yavrusu. 

Serçe ve dört yavrusu. 

Fetih bacaklarına sürtünen yavruya bakmadı. Yine bir şeyler anlatıyordu mır mır. "Boşuna konuşma anlamıyorum ben senin ne dediğini." dedi Fetih. Hafifçe itecek gibi oldu ama gönlü razı gelmedi. Başını eğdi küçük gövdesini bacaklarına sürten kediye baktı. 

"Sana söylüyorum. Ben Efsun değilim." adını söylediği gibi Şeftali bir an kafasını kaldırdı ve Fetih'e baktı. Efsun'un yokluğunu hissediyordu. Ortalıkta dolanıyordu. Onu arıyordu oda oda. Kıyafetlerinin üzerine yatıyordu. Bazen Fetih bir video izlediğinde sesini duyduğu gibi yanına geliyordu. Ekrandan yüzünü yakalamaya çalışıyordu. 

"Özledin mi?" diye sordu kediye bakarken. "Daha çok erken ne diye özledin akılsız? Kaç gün oldu daha?" 

Durdu Fetih. Bu sorunun cevabını Şeftali dört kez miyavlayarak verebilirdi ama Fetih ondan önce davrandı. 

"Dört gün oldu." dedi başı eğikken. Kaşlarının arasında derin bir çukur oluştu. O çukura bir mezar yatıramazdı ama bir yokluk sığdırabilirdi. Efsun yoktu. 

"Dört gün oldu." dedi. Sesi titredi. Şeftali miyavladı içli içli. Fetih'e göre böyle uzun uzun miyavlamaları ağlayıştı. "Dört gün oldu." yeniden tekrar etti. Alt dudağı zangır zangır titredi. "Dört gün oldu." Şeftali'nin görüntüsü netliğini kaybetti. Fetih başını eğdiği için gözyaşı daha çabuk düştü. Bir sarhoş gibi kırpıştırdı gözlerini. Ardı ardına gözyaşları aktı. Bir depodan akıyordu sanki. Halbuki gözleri o kadar büyük değildi. 

Dört günün acısı dört yıl gibi çıkıyordu. Bu adalet değildi işte. Bu koca bir adaletsizlikti. 

Göz pınarlarına parmaklarını bastırdı. Ağzına bastırmalıydı halbuki. Hıçkırığını duymamak için elini ağzına örtmeliydi ama yapmadı. Omuzları sarsıldı. Bir daha sarsıldı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. 

Efsun gitmişti. 

Dört gün olmuştu. 

Beş olacaktı. Sonra altı. Sonra yedi. 

Efsun gitmişti. 

Efsun yoktu. 

Ev bomboştu. 

Mutfak boştu. 

Yatak boştu. 

Bahçe boştu. 

Koca şehri bu eve davet etse, Efsun'un yarattığı ıssızlığı bozamazdı. Ev ıssızdı. 

"Dört gün oldu." ses gözyaşlarına bulaşır mıydı? Bulaşıyordu. Bir oluyordu, ayırt edemiyordu insan. Şeftali bacağından yavaş tırmanmaya başladığında Fetih avucunun içine aldı düşmesin diye. Öylece koltuğun dibine çöktüler. Tıpkı haftalar önce eşiyle oturdukları gibi. 

"Şeftali Efsun gitti." dedi Fetih. Elli dirhem değil dedi Fetih kendi kendine. Bu elli dirhemlik bir fazlalık değil. Tartı yanlış. Elli dirhemlik iş değil bu. 

"Efsun gitti Şeftali." 

İçi yanıyordu. Bu başka nasıl anlatılır bilmiyordu. Cayır cayır yanıyordu. Yanan bir apartmanın karşısına geçip başka ne denirdi ki? Hangi cümle daha iyi anlatırdı? Cayır cayır yanıyor her bir karışı, cümlesinin yerini ne tutardı? Fetih cayır cayır yanıyordu. 

"Şeftali ne yapacağız biz?" çaresizce, ona sokulan yavru kediye soruyordu. Şeftali yere çökmüş adama kucağına yattı. "Ne yapacağız, nasıl yapacağız?" 

Efsun. 

Fetih ömrünün tamamını kıta kıta dolaşıp Efsun'u aramakla geçirse ve ömrünün son gününe varsa ama yine de bulamasa Efsun'u, geçip giden tek bir günüme bile yazık oldu demezdi. Bir kez daha bu dünyaya gelmeyi diler, yeniden aramayı isterdi. Bulana kadar sürer giderdi bu. 

Dizini kırdı kendine çekti. Alnını yasladı aynı cümleleri tekrar etti durdu. Bir çare aradı, biçare düştü. Gözyaşları hiç durmadı. Ne yapacaktı şimdi? Nasıl yapacaktı? Ne zamana kadar? Çorba için kullandığı takvimde son işareti üç ay sonraya aitti. 

Üç ay çok uzundu. Bahar biter yaz gelirdi. Üç koca ay. Üç yıldan ne farkı vardı? Ne eksiği vardı? 

'Garantiye almak istemiştir belki, o yüzden böyle uzun uzadıya işaretlemiştir. Dalıp gitmiştir, öylesine işaretlemiştir. O kadar uzun olduğunu o da farkında değildir. Öyle öyle, muhakkak öyle.' 

Hıçkırıkları dindi ama gözyaşları ara vermedi. Şakağını yasladı dizine, Şeftali'ye baktı. Eli bir yerden sonra fark etmeden Şeftali'nin başına gitti. Okşarken buldu tüylerini. Mırıltılarını dinledi öylece. 

"Ben seni nasıl büyüteceğim?" 

Efsun gidince daha bir küçülmüştü gözünde Şeftali. Bir bebekle bir başına kalmıştı. Şeftali dişlemeye çalıştı elini. Fetih izin verdi. Efsun hep izin verirdi. 

"Ne yapacağız biz onsuz?" gözyaşlarını kazağıyla silmeye çalıştı. "Terk etti gitti bak bizi, ne yapacağız biz?" 

'Seni bir mektupla terk etmiyorum. Çünkü ben seni bir mektupla terk etmiyorum. Bu bir ayrılık değil.' 

Ezberinde kalan bu cümleleri içinden tekrar etmesi geç olmadı. 

Otuz yaşındaydı sanki kırk yılını onunla geçirmiş, kırk birine girince bir başına kalmıştı. Bu his otuz yıla tekâmül etmiyordu. Otuz yıla eş değer değildi. Bu kadar olur mu dedi. Bu kadar olur mu? Bu çok fazla. 

Hayır hayır. 

Bu bile az. 

Efsun'a bu bile az. 

"Şeftali Efsun gitti." dedi yine. Günlerce bunu söylemeye devam edecekti. Başka hiçbir gerçek yoktu. Cebinden telefonu çıkardı son aramasının üzerine baktı. 

"Efendim abi." dedi Emir. 

"Çıktı mı evden?" 

"Hayır. Hiç çıkmadı." 

Dört gün. 

"Gelen giden olmadı mı?" 

"Hayır. Evi tuttukları kadın da hiç gelmedi." 

Fetih telefonu ağzından uzaklaştırdı, dudaklarını iç dirseğine bastırdı sıktı kendini. Yaşlar sicim gibi akıyordu gözlerinden. 

"Emir evin ışıkları yanıyor mu? Bir işaret var mı?" 

"Abi." dedi dert tasayla Emir. Bu sorunun altındaki anlamı anlayabiliyordu Emir. "Merak etme. Zaman zaman balkona da çıkıyor. Işıkları da yanıp sönüyor. Kurban olayım öyle şeyler getirme aklına, sen iyi misin?" 

Fetih gözlerini kapattı. Bu soruyu avucunun içine alıp ezerek yok etmek istiyordu. "Evden çıkarsa bana haber ver. Sakın varlığını hissetmesin. Hissettirecek bir şey yaparsan hemen uzaklaş. Başka bir şey var mı?" 

"Zeliha öğrendi mi?" 

"Öğrenecek bugün." dedi ve daha fazla bir şey demeden kapattı telefonu. Öylece boşluğa baktı. 

Nasıl dayanılır buna? Bu kadar büyük müydü bu ayrılık denilen şey? Kimse bahsetmedi. Kimse kitabını yazmadı. Kimse çaresini bulmadı. Böyle iş mi olur? Elma ağacını sulamayacağım. Kurusun gitsin. Meyve vermesin. O elmaları yiyecek kimse yok. Kime toplayıp soyayım? Kurusun gitsin. Dalına oturan zaten yok. Kurusun gitsin. 

Dört gündür evden çıkmamış. Sen çıktın mı? Benim gidecek yerim mi var? Ülkenin diğer ucu. Sanki özellikle seçmiş gibi. Ne kadar uzak o kadar iyi der gibi. O istese ben uzaklaşırdım. Yan evi kiralardım oraya taşınırdım. Edirne'ye kadar gitmeye gerek mi var? Bir adım daha atsa ülkeden gidecek. Öyle de zalim. 

Nasıl olacak? Bu yavru nasıl büyüyecek? Daha el kadar. Parfümünü bırakmış giderken. Nereye sıksam oraya sinip uyuyor. Sorsak seni annesi sanıyor der. İnsan iki kişinin kokusunu arar durur bu dünyada. 

Bir annesinin. 

İki sevgilisinin. 

Bunu da göremeyecek kadar kör. Bıraktı gitti. Nasıl Efsun'u unutturmadan büyüteceğim ben bunu? Sevgi arsızı olmuş. Sevgi arsızı yaptı gitti. Her an sevilsin istiyor. Ben nasıl sağlayayım bunu? Ben ne anlarım sevmekten değil, ben ne anlarım sevgimi göstermekten? Bilmiyor mu bunu? Ona ne kadarını gösterdim de bana güvenip gitti? İçimdekinin kaçta birini gördü de güvendi bana? 

Dakikalarca bunun sorgusunu sualini yaptı oturduğu yerde. Şeftali'yi sevdi. Başaramadı sandı ama sevdi. O hep böyle bir adamdı. O kadar çok severdi ki gösterdiği, içindeki sevginin yanında hiçbir şey kalırdı. Sanardı ki sevdiğiyle kalıyor gösteremiyor. Halbuki Şeftali'nin kucağında eriyip gidişini görmedi. 

Bu dakikalar Zeliha dış kapıdan geçene kadar sürdü. Fetih nasıl doğrulduğunu bilemedi. Yüzünü gözünü nasıl sileceğini anlayamadı. Kapıya vardı açtı ama yükü daha da ağırlaştı karşılaştığı tepkiyle. 

"Ben geldim!" dedi Zeliha neşeyle. O kadar tez canlıydı ki Fetih'in kızarmış gözlerini bile göremedi. Öptü geçti ağabeyini ve içeri geçti. 

"Efsun abla." diye seslendi. Fetih kapı kolunu sıktı öylece kaldı orada. "Sence ben Adana'da Paçuli kokulu tütsü bulmuş muyumdur?" Fetih'in gözleri kapandı nefesini tuttu. 

"Lütfen daha önce gördüysen bile ilk defa görmüşsün gibi tepki verir misin? Ben öyle hayaller kurarak aldım çünkü ben ilk defa duydum." bu Zeliha'nın Efsun'a aldığı ikinci hediye sayılırdı. O kedili pandufları verememişti, bunları veremeyeceğini de henüz öğrenememişti. 

Fetih zorlukla kapıyı kapattı ve içeri doğru yürüdü. "Efsun abla neredesin?" dedi. Gözleri fıldır fıldır etrafta dolanırken bir sürü tütsü çıkarmıştı çantasından. Elbette ki bir tek paçuli kokusu değildi aldığı. En garibi oydu. Ağabeyiyle göz göze geldi. 

"Hastanede mi Efsun abla? Evde değil mi?" 

Fetih sabırla soluklandı. Sakin olmalıydı. Tıpkı Efsun'un ona söylediği gibi, güzelce anlatmalı ve atlatmalıydı. Sınavına da az kalmıştı. Çok etkilenmemeliydi. Fetih koltuğu işaret etti. 

"Zeliha otur da biraz konuşalım, hadi abicim." 

Elbet gözlerin kızardığı gibi ses de değişmişti. Zeliha o an fark etti Fetih'in gözlerini. Bitkin yüzünü ve bakışlarını. İçini bir huzursuzluk kapladı ve gözleri küçüldü. Etrafa baktı. Öyle. Bir hırka aradı gözleri. Oraya ait olmayan bir yastık. Bir tarak, bir oje, bir panduf, bir kedili kupa ya da başka bir şey. 

Huzursuzluk büyüdü. 

Dişlerini sıka sıka Fetih'e baktı. 

"Niye ki?" diye sordu. Bebek gibiydi. Fetih çekip gitmek istedi. Bebek gibi. Hangi biriyle baş edecekti? 

"Otur sen, konuşalım biraz." dedi. Zeliha'nın huysuzluğu arttı, ofladı. Ona çok anlamsız gelen kötü şeyleri düşünüyordu. Ama o hep kötü şeyleri düşünürdü. En kötüsüne meyilliydi. Kötü bir şey olacağından değil yani. 

"Tütsü aldım ben Efsun ablama." dedi. Fetih çenesini sıktı. Sızlıyordu. Tahmininden zor olacaktı. Zeliha yine etrafa baktı. Bir işaret aradı. Üç dört gündür konuşmuyorlardı. Ders çalışmaya kaptırmıştı kendini bir kez aramıştı açan olmayınca bir daha aramamıştı. Neden aramamıştı? 

"Nerede ki Efsun ablam?" tütsülerinin hepsini orta sehpaya çıkardı yan yana koydu. 

"On iki paket tütsü aldım ona. Nerede? Hastanede mi?" tütsülerin yerini değiştirdi. Ağabeyinin bu düzen takıntısından nefret ediyordu. Ne olurdu yani Efsun'un eşyaları ortalıkta olsa? Eşyaları... 

"Ben bir odanıza girebilir miyim?" diye sordu aniden. Eşyaları... 

Yanından geçip gitmek istedi ama Fetih kolundan yakaladı izin vermedi. "Çok kalmayacağım. Bir girip çıkacağım hemen. Yemin ederim." 

"Zeliha lütfen, hadi gel konuşalım güzelim." 

"Offf!" diye sızlandı Zeliha. O kadar huysuz bakıyordu ki. "Efsun ablam olsa izin verirdi. Ne olacak bir dakikalığına girsem?" 

"Zeliha." 

"Bunun kova burcu oluşunla hiçbir ilgisi alakası yok söyleyeceğim bunu ona." 

"Zeliha." 

"Gerçekten of abi. Geldiğim gibi bir negatif enerji. Bu kadar tütsüyü de negatif enerjiyi temizlemek için alıyor. Hak veriyorum ona." 

"Zeliha." 

Yerde dolanan Şeftali'ye takıldı gözleri. "Şeftali." dedi ve yere eğildi. Başını okşadı. "Annen nerede?" dedi. Cevap alamadı. Vücudu kas katı kesilmişti. "Hastaneye mi gitti? Nerede?" 

Fetih kolundan tuttu kaldırmak istedi ama yapamadı. Zor kullanmak gerekiyordu. "Hiç işin gücün yokmuş gibi kadın evden çıktığı gibi hemen arkasında bıraktıklarını topluyorsun. Sinir bozucu ya. Ne olur pandufu şuracıkta kalsa?" Fetih zor kullanmadan o arkasına oturdu sırtında dağ oldu. Arkadan saçlarını topladı geriye doğru. Yanaklarını okşadı. 

"Zeliha gelecek." dedi kısık sesle. Bu cümle kısık yarattığı hıçkırık büyük oldu. Zeliha başını öne doğru bırakacak oldu ama Fetih izin vermedi. Gövdesine doğru yatırdı başını. Çenesi kilitlenmişti. "Şşşt, nefes al. Hadi güzelliğim nefes al." 

"Gitti." 

"Sana söz veriyorum gelecek." 

"Gitti." 

"Sınav sonucuna bizden önce bakmadın, hangi üniversiteye gittiğine bizden önce bakmadın. Arkadaşına bizi uyandırsın diye haber göndermedin. Tutacağımız evi seçip ilanını sen göndermedin. Hiçbir şeyden haberin yok değil mi?" 

Böyle ardı ardına söyleyince çok şey gibi duruyordu ama yedi aya yayınca çok az şeylerdi bunlar. Burcu'yla konuşmak aklımda yoktu giderken. Ben ona Zeliha'yı gönlüm rahat halde emanet etmiştim. Nasıl Zafer'den herhangi bir şey istemediysem aynı şey Burcu için de geçerliydi ama Meltem Teyze her ne kadar gelme desem de bir gün ansısın kapımı çalmıştı. Evimi bulmak sahiden zor değildi. Sürecin daha çok başıydı. Geleli bir ay ancak olmuştu. Her günün bir önceki günden daha kötü olduğu bir zamandı. Yanımda bir hafta kalmıştı. O sıra bir şekilde Burcu'yla konuşurken bulmuştum kendimi. Annesi nasıl tembihlemişti kendisini bilmiyordum ama ağzından laf almak zor olmuştu. Sadece bana yetecek kadar bilgi verip kapatmıştı. Zeliha eski düzenine döndü. Dersini çalışıyor. İyi. Aklın kalmasın vesaire, vesaire... Ağlayarak nasıl diye sorduğumu hatırlıyordum. İyi dese de yetmemişti. Ayrıntı vermesini istiyordum. Bu ayrıntıların hiçbirinin bana iyi gelmeyeceğini bilsem de soruyordum ama çok da cevap almadan telefon yüzüme kapanmıştı zaten. 

İyi geçen bir sınav, muhtemelen Zeliha uyurken benim ha açıklandı ha açıklanacak diye diye sonucu beklemem gecelerce ve elbet ondan önce görmem. Aynı süreç tercih sonuçlarında da değişmemişti. Onlardan önce öğrenmiş ve Burcu'yu uyandırmıştım. Tercih listesini sık sık kontrol ediyordum çünkü durmadan bir şeyler değişiyordu ama ilk sıraya yerleşeceği çok açıktı. Sıralamasının üç katından başlatmıştı listeyi ve öyle ki Fetih tam da söylediğim gibi karışmamıştı tercihlerine. Fetih kararlı bir adamdı, o listeyi bir kere yapar bir daha da dokunmazdı ama hiç mi hiç karışmamıştı. 

Çünkü müdahale etse şu an bir hukuk fakültesinde okuyor olurdu muhtemelen. Hadi o da olmadı İstanbul'da olurdu. Zeliha şu an İzmir'deydi. Tam da düşündüğümüz, istediğimiz gibi. İzmir'de bir öğretmen adayıydı. 

"Yolma etlerini!" dedi aniden sertçe. Yolduğum parmağımı avucumun içine sıkıştırdım ve bacaklarıma bastırdım. 

"Yanımıza bıraktığın şıracıdan hiç haber gelmedi sana?" 

Bozacı mı olmuştum ben? 

Yerimden kalktım ve kurşun keke baktım. Tamamen formalite. Sırf bir şeyler yapmak için. Tabaklar çıkardım, kahve fincanları çıkardım, kahve yaptım. 

"Gideceği ehliyet kursuna kadar seçmedin de?" suçlayıcı ve büyük bir imayla söylüyordu bunları. "Yapt..." 

"Bunların hepsini yapmış olmam onun nasıl olduğunu bildiğim anlamına gelmiyor Fetih." dedim. 

"Fetih." diye ekledi Karabaş. İkimiz de aynı anda ona hoş olmayan bir bakış attık. "Fetih, aşkım Fetih." 

Fetih'in bir anda sinirleri bozuldu sanırım, işaret parmağını hırsla kuşumuza doğru savurdu. "Bunu Şeftali tek lokma yapar haberin olsun." 

Sanki gerçekten Şeftali buradaymış da Karabaş'ın üzerine atlayacakmış gibi tetiklendim. "Saçmalama." dedim korkuyla. Bunu çok düşünüp çok araştırmıştım. Tamam Şeftali bir avcı ve Karabaş bir avdı ama güvenli önlemler alarak bir arada yaşatabilirdik onları. Hem Şeftali sokak hayatını hiç yaşamamıştı, doğduğu günden beri ev ortamında bir bebek gibi bakılıyordu. Avcılık dürtüsünün yüksek olacağını sanmıyordum. Hiç umursamayacaktı muhtemelen Karabaş'ı, görmezden gelecekti. 

"Saçmalamak mı? Yan odaya gittiğinde kafesinde, döndüğünde Şeftali'nin ağzında olacak. Bir öğünü olacak kuşun geçmiş olsun. Affetmez Şeftali." 

Korkuyla kafese doğru ilerledim ve Karabaş'ı aldım avucuma. "Öyle bir şey olmayacak abartıyorsun." dedim inatla. Karabaş'ı sineme bastırdım başından öptüm. 

"Pencereler açık olsa, sineklik olmasa her camda, bir günde on leşi olurdu. Ne abartısı?" 

Gözümün önünde tek bir şey canlandı. Yatağın içinde Fetih'in çizdiği benim boyadığım yavru serçelerin fotoğrafına bakarken nasıl ilgiyle ekrana yaklaştığı, patisiyle kuşları yakalamaya çalıştığı... O zaman daha bebekti, şimdiyse dokuz aylık olmuştu! Karabaş'ı Şeftali her an saldıracakmış gibi saklıyordum sinemde. 

"Tek lokma yapacak kuşun..." 

"Fetih kuşumuz." dedim sızlanarak. Çok acımasızca konuşuyordu. Sanki benden çıkarmadığı hırsını Karabaş'tan çıkarıyordu. "Kuşumuz! Kuşumuz o bizim." 

"Hiçbir ahbaplığım yok." dedi. Bu tepki Karabaş'a değil banaydı. 

"Ölmek üzereydi ben onu aldığımda." dedim. Açık açık. Karabaş'a değil bana tepki göstermeliydi. Karabaş bunu hak etmiyordu. Dakikalardır Fetih'in gelişini müjdeliyordu. O benim aylardır tek dostumdu. Beni gecelerce hiç sıkılmadan dinlemişti. "Nasıl büyüttüm onu. Arkadaşı gidince yemeden içmeden kesilmişti, çok kötü haldeydi bulduğumda. Seve seve iyileştirdim ben onu. Öyle konuşma, hissedebiliyor her şeyi." 

Salladığı elini indirdi yavaşça, burnundan soluyordu ve geri çekti hırsını. "Bulacağız bir yolunu. Yavaş yavaş alışırlar birbirlerine." 

"Alışmaz Şeftali." 

"Fetih yapma." 

"Efsun Şeftali büyüdü." dedi. Biliyordum. "Bıraktığın gibi kalmadı. Küçüklükten ne olacağı belliydi zaten. Bunu bile bile bu kuşu alan sensin." mevzu kesinlikle kuş değildi. 

"Ölmek üzereydik diyorum." dedim. Sesim o kadar yükseldi ki, o çoğul ekini duyduğum gibi irkilmem bir oldu. Üzereydi diyecektim. Üzereydik değil. Ağzımdan bir suçmuş gibi firar etmişti. Aklımdan geçen gibi kursam bu cümleyi onun aralanmış dudakları bana karşılık verecekti ama sustu. Kaldı. En az benim şaşkınlığım kadar onun da yüzünde büyük bir şaşkınlık oluştu. Neye uğradığını şaşırdı. Karabaş'ı bıraktım. Kafesine koymadım. 

"Bir şekilde alışacaklar birbirlerine. Biz de dikkat edeceğiz." dedim arkam ona dönüktü artık. Fırını açtım. Gözlerim doluyordu devamlı. "Olacak bir şekilde. Yavaş yavaş olacak. Başka çaresi yok. İkisi de bizim. Kuşumuz ve kedimiz. Kimse de kimseyi yemeyecek." 

Bir paket kremayı mikserle çırpmaya başladım. 

Kurşun keki ilk Fetih için tabakladım. Fazlaca koydum. Yesin diye bol bol. Özlemişti biliyordum. Evde şu an dondurma olmadığı için kremasını da ekledim üstüne ve kendime sadece kahve koydum. Yine karşısına oturdum, tabağını ve bardağını da yerleştirdim önüne. 

Karabaş uçtu ve masanın üzerine kondu. Fetih daha hiçbir şeye tabağına ortak oldu, kimse engellemeden bir parça kopardı. Fetih ters ters Karabaş'a bakıyordu. 

"Bu dediklerini evdeki ruh hastasına anlatırsın." dedi. 

"Anlatırım. Ruh hastası da deme yavrumuza." 

"Ruh hastasına ruh hastası denir." 

Eliyle Karabaş'ı bana doğru ittiğinde daha rahat yesin diye kendi omzuma aldım. "Dur aşkım." dedim. Dudaklarımı ona uzattığımda karşılık verdi. Fetih bizi izliyordu. Sonunda çatalı eline ve koca bir lokmayı da çatalına aldı. Adım adım onu izliyordum. Taze bir heyecan kapladı içimi. Beğenecek mi acaba? Eskisi kadar güzel oldu mu? Özledi mi? Tatmin edecek mi lezzeti onu? 

Çatalı ağzına aldı. Çok hızlı yemek yiyen bir adamdı. Bir sofraya oturduğumuzda ilk onun yemeği biterdi. Çayı en erken o içerdi. İlk onun kahvesi biterdi. Lokmaları çok hızlı yutardı ama şimdi tam karşımdayken ağzına aldığı lokmayı bekletti. Başta çiğnemedi bile. Damağında yayılmasını bekledi o lezzetin. Gözlerini yumdu başını tabağa doğru eğdi başını. Ne hissediyor ne düşünüyor seçmek çok zordu. Beden dili dahil her şeyini kapattı bana. Saniyelerce durdu öyle. 

"Beğendin mi?" dedim kısık sesle. Sesim onu içine düştüğü andan koparmayacak kadar yumuşaktı. "Sadece bir kere yaptım sen yokken, eskisi gibi yapabiliyor muyum bilmiyorum. Unuttum belki farkında değilim." 

Başını tabaktan kaldırmadan sordu. "Ne zaman yaptın?" 

"Doğum günümde. Geçen ay." 

"Başka bir yerde yapmadın mı?" 

"Hayır, hiç yapmadım." 

"Başka bir mutfağa taşımadın mı bu tarifi?" 

Başka bir mutfak. 

Zena. 

Haberi vardı. 

"Hayır Fetih. Bu ticarete karıştıracağım bir tarif değil. İkimizin arasında, hep öyle kalacak." 

Başını kaldırdı ve bana baktı. "Mahrem?" 

Gülümsedim, başımı salladım. Sanırım onun mahrem anlayışına giriyordu bu. İkimizin arasında ve sonuna kadar da böyle devam edecek. 

Dudaklarını ıslattı ve gözlerini kaçırdı. Gözlerinin içinden bir parıltı geçti. Sanki onu, onlarca derdinin birinden kurtarmış gibiydim. 

"Kurşun kek hiç yapmadım ama mutfakla çok haşır neşir oldum. Bir sürü yeni şey yapmayı öğrendim. Öğrettiler işin doğrusu. Kuru fasulye yapabiliyorum artık. Pilav da. Lapa da olmuyor." 

Yemeye devam etti kekini. Kaşları havalanmıştı. "Kuru fasulye etli mi?" gülmemek için yanaklarımın içini ısırdım. 

Oturmuş yemek konuşuyorduk ama konunun yemekle ilgisi yoktu. 

"Etli ama sana yapınca yağsız et kullanacağım. Ben öyle de denedim. Ayşen'in tarifi o kadar kusursuz ki et tarifteki belirleyici değil. Yağsız dana etli denedik yine oldu." 

Tabi biz bunları yaparken Ayşen'in erkek öfkesi yüksek olduğu için beni sabote etmeye çalışmıştı ama bir yerden yardımını da eksik etmemişti. Sonuçta o olmasa ben nereden bilecektim yağsız dana etinin en doğrusu olduğunu? 

"Denediniz?" dedi bu kez. Adım adım ağzımdan laf alıyordu. 

"Evet denedik. Zena'nın mutfağında." 

Kahvesinden de içti. Bu tabağı bitirirse ona bir tabak daha vermeyebilirdim. Yani en azından vermemeliydim. 

"Zena?" 

Biliyorsun Fetih. Bilmez olur musun? 

"Zena, kadın demek. Ben seçtim adını. Restoranımızın ismi. Bence çok hoş, çok güzel geliyor kulağa." dedim ondan da benzer şeyleri duymak istiyordum. "Sence?" ona doğru eğildim hafifçe. Yüz ifadesini daha rahat görmek istiyordum sadece. "Güzel mi?" diye yine sordum. 

Bana baktı ve "Sen koyduysan." dedi nahifçe. Gülümsemekle gülümsememek arasındaydı ama inadına ciddiyetini koruyordu. 

"Her şeyi çok güzel gidiyor. Hatta büyüyeceğiz. Yani öyle bir ihtimal var. İkinci bir şube İstanbul'da ama hiçbir şey o kadar da kolay değilmiş. Bizim kriterlerimiz, insanların kriterleri. Dünya kadar uyuşmazlık çıkıyor. Öyle kaldım, kafam çok karışık. İstanbul'da her şey çok daha masraflı ve çok daha riskli." çatalının diğer ucunu hafifçe masaya vurdu iki kez ve başını salladı. 

"Evet sırf bu yüzden adamın biri sana defalarca kez teklif getirdi. Defalarca kez hem de, itinayla reddettin. Halbuki elindeki en iyi teklifti." 

Bazen bazı isimleri gizli tutmak onların kim olduğunu anlamamamızı engellemiyordu. 

"Fetih erkek bir ortak düşünmüyoruz." dedim açıkça ve yeniden büyük ama bu gecenin en güzel cümlelerinden birini duydum. 

"Efsun ben senin kocanım!" dedi yüksek sesle. 

Zamanında yeter Fetih biliyoruz dedirten bu cümle şu an o kadar güzel geldi ki kulağıma, birkaç dakika durup sadece bu cümleyi düşünmek istedim. 

"Ben senin kocanım, anlıyor musun?" dedi yine. Sussam söylemeye devam eder miydi? "Evliyiz biz. Ne olursa olsun karımsın sen benim. Benden başkasını iş hayatında da seçmemelisin. Bana senden başka, sana benden başka daha iyi, kendinden çok karşı tarafı düşünen kimse teklif yapamaz. Ben senin kocanım!" 

Evet Fetih benim eşimdi ve bu durum benim dünyamın tam merkezindeydi. 

Başımı salladım. "Evet biz evliyiz ve sen benim eşimsin." dedim. Bunu benden duymak da ona iyi gelirdi biliyorum. "Ama kriterlerimiz var. En azından şu an için, aksi düşünülene kadar bir erkeği bu işe dahil etmeyeceğiz." dedim. 

İşaret ve baş parmağını kaldırdı ve bana doğru tuttu. "Bu alelade cinsiyetçilik!" diye tepki gösterdi. Kolunu kaldırmasıyla tüm bedeni beyaz gömleğinin altında belirginleşmişti. 

"Hayır değil." dedim sakince. Sakinliğim onu daha çok sinirlendirecekti. 

"Öyle Efsun bunu sen de biliyorsun! Benim işimize kadın karıştırmayacağız dememden hiçbir farkı yok," dedi ve çatalın tersini bir kez daha vurdu. Hiçbir hareketini kaçırmayayım diye o kadar odaklanmıştım ki söylediklerini yakalayamıyordum. "Üstelik ben senin kocanım!" 

Tam da bu noktada anladım ki ben Fetih'le tartışmayı da çok özlemiştim. Beyaz gömlekli Fetih'le tartışmaksa bambaşka bir boyutta özlem içeriyordu. O da alelade değildi. 

"Fetih benim ilk çalışanım kocası olacak adam tarafından on altı yaşından beri ucu bucağı olmayan bir şiddete, senelerce evlilik içi tecavüze maruz kalmış, şu an burada çalıştığı için ağabeyinden ve babasından bedenini satıyorsun muamelesi gören, on altı yaşından önce de bizzat öz ve öz amcasının tacizine maruz kalmış bir kadın. Hayatındaki erkek figürünü anlıyor musun?" dedim açıkça. O canı burnunda beni cinsiyetçilikle suçlayan tavrı sekteye uğradı. Hatta bozguna. 

"Onu bulduğundan da kafasından oluk oluk kan akıyordu bunu da çocuğunun babası yapmış. İkinci çalışanım da altı ay kadın sığınma evinde kalmış bir kadın. Hatta öyle ki aylarca kadın sığınma evinde kalmasının sebebi de bir erkek. Kimse cinsiyetçilik yapmıyor Fetih. Yemin ederim cinsiyetçilik değil bu ana göre bir öfke. Bütün erkekleri elbette suçlamıyorum. Bir kere sen benim eşimsin." dedim. Haksızlık yapsın istemiyordum çünkü ben her tüm erkekleri kapsayacak bir nefret cümlesi duyduğumda itinayla Fetih'i içimden ayırıyordum. 

"Önüne geleni işe almıyorum. Tek kriteri de kadın olması değil. Ben ne öğrendim, neyi gördüm biliyor musun Fetih bu yedi ayda?" ellerimi masanın üzerinde birleştirdim ve derin bir nefes aldım. Bizi anlasın istiyordum, anlayacağını da bilerek. 

"Çoğu kadın sırf ekonomik özgürlüğü olmadığı için çok şeye katlanıyor. Gücü yetmediği için, ona mutsuzluktan başka bir şey vermeyen adama âşık olduğu için ya da çalışmaktan kaçtığı için değil. Ekonomik özgürlüğü olmadığı için. Ben, annem, Suna annem, çevrem, arkadaşlarım... O kadar soyutmuşum ki bu gerçekle. Suratıma tokat gibi çarptı. Birine maddi açıdan muhtaç olmamak çok kıymetli bir şeymiş, ben hiç yaşamadığım için anlamamışım. Kadınlar kurtulamıyor Fetih. Sırf bu yüzden onlara yaşatılan cehennemden kurtulamıyor. Çok korkunç bir şey bu. Biz diğer insanlar, bu zorluktan bir haber insanlar atıp tutuyoruz. E boşansın diyoruz. E gitsin çalışsın kendi ayaklarının üstünde dursun diyoruz. Nasıl yapsın kısmıyla ilgilenmiyoruz. Ailesinin on altı yaşında evlendirdiği ve gördüğü tüm şiddete rağmen öleceksen orada öl diye cevap alan kadınlar var. O kadınların çocukları var. Ahkam kesmek kolay ama o kadınlara yardım etmek çok zor. Sıkışmışlar bir yere. İş arasalar iş veren yok. Bulduğu işte çalışması için o çocuktan vazgeçmesi lazım ya da bambaşka yollara başvurmak zorunda kalıyorlar. Kimse bir ayda üç kez kürtaj olacağı bir hayatı de istemez. Kimse aylarca bir sığınma evinde kalmak da istemez. Körpe çaresizlik bu." dedim. Kesinle bu değildi beklediği. Tutuldu kaldı karşımda. 

"Ve bu çaresizliğin sebebi bir yerde hayatlarındaki erkeklerse bu dönem bu öfke çok doğal Fetih. Yemin ederim çok doğal. Çok iyi anlıyorum onları, yemin ederim çok iyi anlıyorum. Şu an en rahat oldukları yer mutfakları ve o mutfağa şu an karşı cinsi almak onların rahatını kaçıracak. Hepsinin olmasa da önemli bir kısmının. Ve senelerdir ataerkil bir sisteme boyun eğmek zorunda kaldıkları için içinde bulundukları yerde yükselişlerinde bir erkeğin eli olmasın istiyorlar. Bu doğru değil ama yanlış da değil. Bir gün kırılacak bu ama kırılana kadar ben onları anlıyorum. O kadar iyi anlıyorum ki üstelik." dedim yeniden. Tam da burada Zeliha olsaydı o da çok iyi anlardı beni. Bu çok doğaldı, hayatınızdaki canavarın cinsine bir süre boyunca iyisini kötüsünü ayırmadan tepkili olmak çok doğaldı. 

"Anlıyorsun değil mi beni?" dedim bastıra bastıra. Anlasın istiyordum. Benim üzerimden anlaması gerekiyorsa öyle anlasın ama yeter ki anlasın. Gözlerini kaçırdı, sinesi yükseldi indi karşıya baktı. 

"Seni bu dünya üzerinde en anlayabilecek adamım." dedi açıkça. Bu kadar anlamamasını ben de dilerdim. 

"Biliyorum. Teşekkür ederim." dedim ve bir süre sustum. "O yüzden bu konuyu askıya alalım. Hem her şey çok güzel gidiyor. Sorunsuz. Çalışanlarım mutlu. Çok güzel şeyler başarıyoruz, ben yen..." 

"Gerçekten sorunsuz mu Efsun? Orayı kurduğundan beri güllük gülistanlık mı? Hiçbir sorun çıkmadı mı orada?" dedi bu kez. O kadar hazırlıksız yakalandım ki bu cümlelere. Öyle ki neyden bahsettiğini anlamadım bile başta. Rahat oturduğum yerde doğruldum elimi ayağımı nereye koyacağımı şaşırdım. 

"Evet." dedim hani belki aynı şeyi düşünmüyoruzdur diye. Sesim de kendinden eminliğin zerresi yoktu. 

"Yani siz içerdeyken, içerdeki kadınlardan birinin ailesi taşlarla sopalarla tüm kapıyı pencereyi indirmedi?" 

Gözlerim iri iri açıldı rastgele bir düğmesine bakakaldım. "Orayı başınıza yıkmadı?" dedi. Çok yakınımda beni suçluyordu. Psikolojik üstünlüğü çok rahat kurabildi 

"Ben senin kahveni tazeleyeyim." dedim ve usulca bardağını alıp biraz uzaklaştım. 

"Bana bak bana, bak bana." dedi. Bunu bildiğini asla düşünmemiştim. Orayı açmamızın çok başındaydık ve evet böyle bir şey olmuştu. Hepsiyle ayrı ayrı dava da daha sürüyordu ama bunu Fetih'in öğrenmediğine kendimi o kadar ikna etmiştim ki. 

"Yeşil çay yapmamı ister misin?" 

"Beni niye çağırmadın Efsun?" diye yükseldi arkam dönükken. "Beni nasıl çağırmazsın Efsun?! Günlerce iki adım arkanda senden gelecek bir telefonu bekledim! Gelirdim sonra yine defolur giderdim! Beni nasıl çağırmazsın?!" oyalandıkça oyalandım bardaklarla ama nafileydi. "Bana bak diyorum sana, kaçamazsın nereye kaçıyorsun?" diye tepki gösterdiğinde döndüm. Kaçınılmaz sondu. 

"Niye çağırmadın beni?! Aklım almıyor, üzerinden kaç ay geçmiş aklım hâlâ almıyor." gövdesi kabardı, oturduğu yerden her an kalkacak gibi yükseliyordu. 

"Ben seni çağırmaya hazır olsam buraya geldiğim gibi çağırabileceğim kaç farklı gece vardı, o zaman çağırırdım Fetih." dedim. "Böylesine bir barbarlık için değil. Daha çok ihtiyacımın oldu..." 

"Ya sen bana ne anlatıyorsun?" diye kesip attı. "Canına göz diktiler. Sen içerideyken canına göz diktiler. Kapı pencere indirdiler. Canınla sınandın. Sen bana ne anlatıyorsun Efsun, ötesi mi var sana bir şey olabilirdi!" 

Ötesi vardı. Şu an hiç anlamıyordu ama ötesi vardı. Bir yatakta cenin pozisyonu alıp ağladığım ya da bir parkta tek başına oturup onun tansiyon ölçülerini okuduğum günlerden daha çok ihtiyacım olmamıştı o gün ona. Üstelik ben Fetih'i bu tarz bu olayda çağırmazdım. Polisle halletmiştik, Fetih'in karşı tarafın pişkinliği karşısında nasıl bir tepki vereceğini kestiremiyordum. 

"Bana karşı yapılan bir şey değildi. Hedef ben değildim." 

"Hedef sendin!" diye yükseldi yine. "Hedef sendin. Senelerdir bastırdıkları kadınlara iş gücü sağladın. İş buldun, avukat buldun, baş kaldırmalarını sağladın. Beş çalışanın var üçünün boşanma davası var!" 

"Az bile onlara, sürüm sürüm süründüreceğim hepsini ama yine de hedef ben değildim. Buna kesinlikle katılmıyorum Fetih. Ayrıca sen benimle gurur duyacağ..." 

"Ef sun!" diye adımı heceledi. Gözleri koca koca olmuştu. Evimde tansiyon aleti de yoktu, bunu nasıl akıl edemezdim? Fetih'in gelişine ilk hazırlık bu olmalıydı. Alnını aniden masaya yatırdı bir kez de vurdu. "Efsun her şeyi yapıp can güvenliğini sağlamadığın için mi seninle gurur duyayım Efsun? Efsun beni delirtme Efsun. Sen içerideydin. Sen içerideydin. Günlerce beni ara diye bekledim ben." 

"Bu işi polisle halledecektik, polisle hallettik." bu kez ben bağırdım. Hatta işaret parmağımı da salladım. Avucunun içini ensesine vurdu. Kendini dövüyordu resmen gözümün önünde. "Tekrar söylüyorum seni çağıracak olsam o olaydan çok daha önce çağırırdım. Orada kimseye ihtiyacım yoktu. Hiç de bir şey yapamazlar bana. Sudan çıkmış balığa döndürürüm ben onları! Böyle boyun mu eğecektim? Hemen eve mi kapanacaktık? Aynı gün indirilen camları yaptırmak için usta çağırdım. Ertesi gün yine hizmet verdik. Yılanın başına meydan okumazsan yarın gelir seni sokar. İzin mi verecektim buna?" 

"Bak," dedi cins cins. "Bak bak bak. Şu laflara bak." dedi. "Ölümle burun buruna gelmemiş gibi nasıl konuşuyor bak. Onların son ferdine kadar hayatını sikeceğim. Sürgün ettim bu şehirden dışarıda kalanları, o içerdekilerin de cezası bir bitsin. Hayatını sikip atmazsa..." 

"Fe tih!" 

O mu yapmıştı? Evlerini taşıyıp Ordu'ya taşınmışlardı. Onun mu parmağı vardı? Ben insan içine çıkamadıkları için gitmişlerdi sanıyordum. 

"Polisle halledeceği..." 

"Polisi yedim bitti yok polis. Ya bir insan hiç mi sapmaz yolundan? Hâlâ aynı ya! Aynı! Biraz bile bir değişiklik olmaz mı?" 

"Olmaz!" 

Kavga mı ediyorduk? 

Bu kadar erken mi? 

Daha öpüşmemiştik bile? 

Konu gerçekten aylar öncesinde kalan can tehlikem miydi? 

Geçmişti gitmişti işte. 

"Olmaz hayır. Ölene kadar bu yoldan sapmayacağım. Kana kan dişe diş yok Fetih bende. Sende de olmayacak." 

"Hayatını sikeceğim onların." 

Bir savaş son insan öldüğünde değil kalem silaha tercih edildiğinde biterdi. Bir gün ölsem gitsem bile arkamdan bunun savunulmasını itiyordum ben. Ve bu ne olursa olsun değişmeyecekti. Adalet kanla silahla ölümle sağlanmazdı. Sağlanıyorsa bozuktu. Ben ölene kadar tam karşısında olacaktım bunun. Kabul etmeyecektim. Günümüz anlayışını sindirmeyecektim. Bana şiddetli karşılık verene şiddetle gitsem alacağım yine şiddetti. Bunun sonu yoktu ki, kısır bir döngüydü bu! 

"O aldığımız ne ilk tehditti ne de son. Daha bugün neler duydum ben. Her tehditte kepenk vurup gidelim o zaman. Böyle iş mi ol..." 

"Ne duydun bugün?" hiç tamamlanmayan cümleler. Devamlı yarım kalan sözler ve yeni sorular. Bir de benim bilinçsizce söylediklerim. Şu dilimi tutamayışlarım. 

"Yeşil çay yapıyorum ben sana. Hatta papatya." 

"Kim tehdit etti Efsun seni?" 

Isıtıcıya su koydum. "Sana söylüyorum, bana bakar mısın?" 

"Ben öylesine şey ettim onu. Karnın aç mı senin?" 

"Ne tehdidi olduğunu bana söyleyeceksin." yerinden kalktığını hissettiğimde arkamı döndüm. Üstüme geliyordu. 

"Bana yönelik bir şey değildi, hedef ben değilim." o geldikçe adımlarım geri gidiyordu. Durmalıydım ama çok tehlikeliydi ilerleyişi. 

"Bana gazel okuma Efsun, kendi ağzınla söyledin." nasıl başardık bunu bilmiyorum ama masanın etrafında deliler gibi kaçtık ve kovalandık. 

"Fetih üstüme gelme bak!" 

"Efsun buraya gel!" 

"Bir sürü ses kaydı almıştım sana dinletmek için dinletmeyeceğim hiçbirini." dedim. Bu olaya böyle yapıyorsa, o zamanki heyecanla aldığım ses kayıtlarına ne derdi kestiremiyordu. 

"Sen beni tehdit mi ediyorsun?" dedi ve bu saçmalığın daha fazla sürmemesi için ne gerekiyorsa onu yaptı. Evet fazlasıyla abarttı ama yaptı. İki uçtaydık ve matematik bilen için bu mesafe kısaltılabilirdi. Tek elini masaya bastırdı ve bedenini masaya temas ettirmeden benim olduğum tarafa attı. 

Bir yemek masasının üzerinden bir Fetih atladı ve Efsun'u yakaladı. 

O benim kaçmamdan ben onun düşmesinden korktum galiba sanki kaçıp kovalamıyormuşuz gibi birbirimize sıkıca tutunduk. Ben kollarına o belime. Ansızın bir temasın içine düştük. Nefes nefese kaldığımı o an anladım. 

"Fetih." dedim kendi kendime. Seslenmedim ona zaten. Adını söylemek istedim, söyledim. 

"Efsun." 

Fetih ve Efsun. 

Niye kaçtığım neyden kaçtığım toz olup gitti. Yüzü aylar sonra o kadar yakınımdaydı ki ne elim kaldı ne ayağım, ona tutunmak istek değil şart oldu artık. Zayıflamıştı ama yüzü yıpranmamıştı. İçimden bir ses sigara içmediğinden dolayı olduğunu söylüyordu. 

"Sen söylemesen de ben bulurum biliyorsun değil mi?" dedi. Temastan korkmadım alnımı çenesine yasladım. 

"Bunu mu konuşacağız?" diye sordum. Tamam konuşabilirdik ama sonrasında. Zamanlama yanlıştı. Sağ elimi usulca kolundan yukarı kaydırdım ve önce boynuna sonra ensesine dokunduk. 

"Ne konuşalım, saçlarının ne zaman tamamen doğal rengine döneceğini mi konuşalım?" ensesinin üzerindeki saçlarını okşadım. Vücudumda bir ağrı vardı da dinince anlamıştım yerini. İçli içli sızlanmak istiyordum bir hasta gibi. 

"Dipten çıkanla neredeyse aynı renk." dedim. Sorusunun cevabı yoktu. Saçlarımın uzama süresine bağlıydı ama bakan kendi rengim sanıyordu. 

"Sen onu git yabancıya anlat. Nasıl kıydın saçlarına?" saçlarımı okşadı ya da diplerini yokladı emin olamadım. 

"Ne konuşalım," dedi tekrardan. "Verdiğin kiloları mı konuşalım?" 

"Geri alıyorum ki." 

"Nasıl benim verdirdiğimden çok kilo vermeyi başardın?" 

"Demek ki sen verdirmiyormuşsun." beni kendinden ayırdığında göz göze geldik. 

"Yoksa bıraktığın mektubu ya da yedi ayı mı konuşalım?" dedi ve belimi bıraktı benden tamamen uzaklaştı. Öylece boşlukta kaldım. Ellerim bile aşağı inmedi tam anlamıyla. Mutfak ve salon bir aradaydı zaten aralarında iki basamaklık bir merdiven vardı yalnızca. Karabaş dolanmaktan sıkılmış olacak ki kafesine girmişti. Kafesin ağzını kapattım önce. 

Yavaş yavaş o merdivenleri indi ve evi dolaşmaya başladı. Adımları çok ağırdı. Peşinden gittim ve onu izledim. L koltuğa gitti ilk. Ortadaki sehpada siyah gülüm ve kitabımız vardı. Biraz onunla ilgilendi. Açtı bazı sayfalarla duraksadı. Altını çizdiğim satırlar olduğunu biliyordum. 

Televizyon ünitesinin yanında kitaplık vardı. Elindeki kitabı aldığı yere bırakıp o kitaplığa doğru ilerledi. Ondan aldığım sayının çok üzerine çıkmıştım. Parmakları kitapların üzerinde dolaştı bazılarını raftan aldı ve inceledi. 

"Yirmi iki kitap bitirdim." dedim. 

"Tek bir kitap bile okumadım." diye meydan okudu. Evet bu bir meydan okumaydı ve benim söylediğim sayı daha fazla olsa da üstünlük ondaydı. 

"Spora başladım." Kick boksa. Tam da birbirimize bir sene önce söz verdiğimiz gibi. 

"Tek bir gün bile spor yapmadım." 

"Mutfağa alıştım, yeni yemekler yapmayı öğrendim." 

"Tek bir yeni tarif denemedim." 

Kollarımı önümde bağlamış duvara yaslanmıştım. Kitaplarımla ilgilenmeyi bıraktı plaklarıma yöneldi. Onların da sayısı artmıştı. 

"Sınavım için kitaplar aldım." 

Plakların üzerindeki eli hareketsiz kaldı, arkasında kalan bana döndü ilk kez. "Çalışmaya başladın mı?" 

Başımı iki yana salladım. "Meyve tabağı olmadan nasıl başlayayım?" bir süre yüzüme baktı, yaslandığım yerden beni süzdü. 

"Ben de hiç sigara içmedim." 

Bu çalışmaya başlamayışıma karşılık bir güzellikti. Sadakatime karşı sadakat. Gülümserim sandım ama dudaklarım titredi. Gözlerimin doluşu o kadar çabuk oldu ki nasıl saklayacağımı şaşırdım. 

"Teşekkür ederim." artık sigara kullanmayan bir adamdı. Yedi ay. Bu yedi ayda içmediyse geriye kalan ömründe ben zaten ona içirmezdim. Fetih geldiğinden beri ha yağdı ha yağacak olan yağmur şiddetini arttırmıştı. Gök gürüldüyordu. 

"Fetih ben iyileştim." 

Sanırım yakın bir yere yıldırım düştü. Gökyüzü aydınlandı. Gözlerinden bir ışıltı geçmedi sadece buruktuk. Benim söyleyişim de öyleydi. Elini her şeyden kopardı bana doğru ilerledi. 

"İyileştin mi?" 

"İyileştim. Geçti çoğu şey, azı kaldı." aramızda bir basamaklık mesafe vardı boylarımız daha yakındı artık. 

"Azı da geçecek." dedi. Başımı salladım. Sakallarına dokunduğumda yine diken diken battı avucumun içine. Elini elimin üzerine örttü gecenin ilk dudak teması ondan geldi. Dudaklarını avuç içime bastırdı ve son olmadı. Yeniden öptü avucumun içinden. Alınlarımızı birbirine yasladım, baş parmağı yüzüğümün üzerindeydi. Öpmesek de birbirimizi öpmeme ramak kalmıştı. En azından benim. 

Sıcak nefesi dudaklarımın üzerindeyken "Gitmem gerekiyor." dedi aniden. Bu anın içinde ne söylediğini idrak etmedim, ağırlığı hissettiğimden daha büyüktü halbuki. 

"Hayır gerekmiyor." dedim yüzünden sıkıca tutarken. Belimi sardı ve beni olduğu basamağa indirdi. Yüzüğümle o kadar çok oynamaya başladı ki bu beni rahatsız ediyordu artık neredeyse elimi çekecektim. 

"Bekleyenim var." bunu da anlayamadım. O ancak alnımdan öptü ve yavaşça bıraktı beni, önce orta sehpaya gitti benim telefonumu aldı kendi telefonunu bıraktı sonra kapıya doğru gitti ancak dank etti bir şeyler. Arkasından hızlıca gittim ve kapıyla arasına girdim. Beni bırakıp gidiyor muydu? 

"Gitme." dedim hızlı hızlı soluklanırken. "Bekleyenin kim?" bu soru üzerinde mantıklı hiçbir cevap düşünemiyordum o an sadece. 

"Şeftali hasta." 

Bunu söyleyene kadar nefesimi tuttuğumu bile bilmiyordum. Bir an zihnim bir boşlukta sallandı. İyi kötü hiçbir şey düşünemedim. "Nasıl hasta?" diye geveledim. 

"Akılsız pisboğaz sabun yedi dün." 

Sabun mu yemişti? 

Parçaları birleştirmek için çabalıyordum. Sabun yiyen bir kediyle daha önce karşılaşmamıştım, oturtamıyordum kafamda. 

"Geriye kalan ömründe son yalnız uyuyuşun." saçlarımdan öptü. "Tadını çıkar." dedi sanki tadı çıkarılacak bir şeymiş gibi. "Bir daha tillahı gelse o yatağı ayırmana izin vermeyeceğim." kaç kez daha saçlarımdan öptükten sonra kapıyı araladı da çıktı bilmiyordum. Kapının önünde kalakaldım. Yağmur yağıyordu, Fetih gitmişti. 

Fetih gitmişti. 

Senin kadar değil. 

Ayakkabılarım ayağımdaydı, yağmurun orta yerine çıktım. Kapı arkamdan açık kaldı. Daha bahçeyi aşmadan sırılsıklam oldum. Yağmur öyle bir yağıyordu ki ıslanmamış yerim kalmamıştı. Daha öpmemişti bile beni. Bahçe kapısından da çıktım etrafa baktım. 

Herkesin kapısının önünde arabası park edilmişti. Nerede olduğunu bilmiyordum. Caddenin tam ortasına çıktım etrafımda dönüp durdum. Yağmur damlalarından ortalık gözükmüyordu. Onun beyaz gömleğine rağmen aramızdaki mesafe çok açıldıktan sonra fark edebildim. 

"Fetih." diye bağırdım dursun diye. Nereye gidiyordu hemencecik. 

Duymadı. 

Koşar adım ona doğru gittim. 

"Fetih!" diye daha da yüksek sesle bağırdım. Omuzları düşük, yağan yağmura rağmen yavaş yavaş yürüyordu. Sanki her an durup geri gelecek gibi. Sesimi duydu ve durdu adımları. İçimden öyle bir özlem yükseliyordu ki, tüm şehre yağan yağmur bir tek benim başıma yağsa yine de sönmeyecekti. 

Durup bana döndüğünde ben de durdum, koşmayı bıraktım. Saçları önüne dökülmüştü. Aylar önce bir yağmur altında onu sevdiğimi söyleyince bunun bedelini otuz yol olarak belirlemişti. 

"Fetih ben seni çok özledim!" yağmurun şiddetli sesini fazlasıyla geçti sesim. Ayaklarımı yere vurdum. "Fetih ben seni çok özledim!" diye isyan ettim. Tekrar söylemedim. Yerimde de durmadım. Ona doğru koştum. Aramızdaki mesafe bir tek ben koşsam bu kadar kısa zamanda kapanmazdı. Bedenlerimiz de dudaklarımız da birbirine çarparak durdu. Onun elleri daha hızlıydı benden önce kavradı yüzümü. 

Boynuna sarıldım, dudaklarımız ne üstünlük sağlamaya çalıştı ne de geri durdu. Bir o öptü bir ben. Öpmeyi özlemek kadar öpülmeyi de özlemiştik. Yağmur damlaları ufak aralıklardan ağzıma kaçıyordu ama hiçbir şey Fetih'in dudaklarının tadını bastıramıyordu. Tüm yüzümüz ve ellerimiz dudaklarımıza eşlik etti. Mimiklerimiz bazen koyu bir acıyla kıvranıyormuş gibi ezildi, başlarımız ritmik şekilde bir sağa bir sola yattı. Dillerimiz birbirine dolandı, nefessiz kalabileceğimiz kadar hiç ayrılmadık birbirimizden. 

Dudağı dudağımdan ayrıldı, dudağı tenimden ayrılmadı. Gecenin en başından beri yapmadığımızı yağmurun altında yapıyorduk. Dudağımın köşesinden boynuma kadar uzun bir yol çizdi. Boynumu ona sundum. Fetih'in dudaklarımı öpmesinden bile daha güzeldi boynumdan öpmesi. 

"Özür dilerim." dedim. Sesim yağmurun altında kalmış bir kedi gibi titriyordu. "Özür dilerim." dedim yine. Çok etkisiz bir özürdü bu, dilerken bile fark ediyordum. Ensesinden kendime bastırdım yüzünü. Belimi kavradı daha fazla bana eğilmeden ayaklarımı yerden kesti. 

"Çok mu kızgınsın bana?" 

"Hiç kızgın değilim sana." 

"Çok mu kırgınsın bana?" 

Cevap gelmedi. 

Kırgınlık kızgınlıktan daha ağırdı. Kızgın insan uyuyabilirdi. Kırgın insanın uykuları azalırdı. Kızgın insan rahatça öperdi. Kırgın insan öpmemek için böyle gitmek isterdi. 

"Özür dilerim." dedim yine. Kalbinin etrafı sargı bezleriyle sarılıydı ve bunlar benim yüzümdendi. "Senden vazgeçmeyi hiç düşünmedim. Beyaz güllerim yoldaydı, geliyordu." 

"O bir isyandı, bildiri değildi." yüzünü koynumdan çıkardı ıslak kirpiklerinden öptüm. Yüzüne baktım. Yüzüne duyduğum özlem de başka bir noktaydı mesela. Diğerleri gibi ayrı bir nokta. Kirpiklerini sevdim biraz. Yanaklarını. Dudaklarını. Sevdikçe kendimi ağlarken buldum. 

"Fetih." diye sızım sızım sızlandım. Aylar sonra böyle sızlanırken yanımdaydı. "Ben seni çok özledim." gözlerimi kapattım şakağından öptüm. Çenesinden, boynundan. "Böyle iş mi olur?" dedim onun gibi. "Ben sen çok özledim." 

"Bana mı anlatıyorsun bunu?" dedi. "Buyur otur ben sana anlatayım." 

Fetih Karadere özledim demezdi. Sensedim derdi. 

Ve Fetih Karadere'ye özledim denmezdi. Oturulur bir köşeye özlem ondan dinlenirdi. 

Saçlarını geriye doğru taradım. "Sırılsıklam oldun." dedim. 

"Sen olmadın mı akıllım?" 

Böyle çocukça bir hitap bu kadar yaralayıcı olmamalıydı. Bir çocuğa söylenirdi ancak, bir çocuk da ancak ağlardı böyle. Ben ona sırılsıklam aşıktım zaten. Bir bebeği sever gibi yüzünü seviyordum. 

"Gel." dedi ve beni yavaşça bıraktı. Elimden tutacak sandım ama kucağına aldı yavaşça. Bu da bir başka parçaydı mesela. Boynuna sarıldım. Gözyaşlarım akıyordu ama fark edemezdi bu kadar yağmurda. 

"Bir deri bir kemik kalmışsın." dedi. Yüzümü koynuna bastırdım. Koşarak tamamladığımız mesafeyi yürüye yürüye tamamladı. Kapım zaten açık kalmıştı. Girdi ayağıyla örttü kapıyı. Yatak odasını işaret ettim. Elleri dolu olduğunu için kapıları ayağıyla açıyor ayağıyla kapıyordu. Çok ıslaktık yatağın üzerine bırakmadı beni pencerenin önündeki tekli koltuğa oturttu. 

"Ağlama." dedi ama tutamıyordum kendimi. Yüzüm gözüm ne halde bilmiyordum, tüm makyajım akmıştı, eminim iğrenç duruyordu. Ayakkabılarımı çıkardı. Dolabımı açtı. Zaten onun da kıyafetleri vardı içinde, hem kendisi için hem benim için birkaç parça çıkardı ve dibime geldi. Saçlarımdan sular damlıyordu. Önce o suyu aldı kabaca sonra üzerimizi değiştirdik. En azından ben tamamen değiştirdim ama onun için aynı şeyden bahsedemezdim. Sadece gömleğini çıkarabilmişti ama zaten en çok ıslanan da gömleğiydi. 

Elindeki havluyla saçlarımı kuruladı. Birkaç kez durdu diplerini kontrol etti. Sessiz sessiz bulduğum boşluklarda başımı karnına yaslıyordum. Yarı ıslak yarı kuru saçlarımla yatağa yatırdı beni. Elinin üzerine koydum yanağımı. Yatağın köşesinde oturmuştu. 

"Gidecek misin?" dedim. 

"Gitmem lazım bu gece." 

"Ben de geleyim mi?" avucundan öptüm. Burnum akıyordu. 

"Kuşu da getirecek misin?" dedi. 

"Ben onu götürmeyince terk ettim sanıp yemek yemiyor." bu cümle çok kırıcıydı. Kurduğum gibi pişman oldum zaten. Gözyaşım Fetih'in bileğine aktı. "Özür dilerim." dedim öylece. Hiçbir şey söylemedi. 

"Şeftali'nin son durumunu öğrenmeden onu kuşla aynı eve sokamam bu gece. Stres yapmaması gerekiyor. Ateşi var kusuyor." 

Her şeyi nasıl da iyi biliyordu... Her şeyi nasıl da öğrenmişti. 

"Onu da çok özledim." dedim titrek bir sesle. Yaşlarım bileğine dökülüyordu. "Bahçede anne bir kedi var, yeni doğurdu. Şeftali'nin ilk geldiği zaman kadar yavruları." 

"Gördüm." dedi. "Toplamışsın yine etrafına hepsini." dedi. 

"Onlar beni buluyorlar." yanağıma eğildi burnunu yasladı. "Şeftali beni unuttu değil mi?" sorunun sonunda sesim tamamen yok oldu. 

"Unutmaması için elimden geleni yaptım." bunun için çabalaması mı yoksa beni unutması mı bilmiyorum ama omuzlarım sarsıla sarsıla ağladım. 

"Ama unuttu." dedim. 

"Seni görmeden bilemeyiz." 

"Zeliha?" diye sordum bu kez. Gittiğin yere dönmek ne zordu öyle. Ben bıraktığım yerdeydim ama onlar sanki oradan uzaklaşmışlardı. Ya da tam tersi ben çok uzaklaşmış onlar oldukları yerdeydi. 

"Gurur duyacağın şeyleri başardı." 

"Bana çok kızgın." dedim. Ben onun her haliyle gurur duyuyordum zaten. 

"Hiç kızgın değil." 

"Okula kaydını bile yaptıramadım." 

"Olsun. Daha mezuniyeti var." 

"Kürşat?" 

"Hâlâ hayırsızın teki." 

"Kız arkadaşı?" 

"Ne buluyorsa bizimkinde hâlâ bırakmadı." 

Kıkırdadım. Sonra biraz daha sonra biraz daha, ağlayana kadar. "İyice yakışıklı olmuştur şimdi." dedim. Onu da çok özlemiştim. "Abisi kılıklı." bir buse kondurdu. 

"Zeliha'da bir serpildi görmen lazım." dedi. İçimi titretti bu. Onu daha çok özlemiştim. Ona o kadar çok kıyafet alacaktım ki her gün yeni bir kombin yapabilsin. 

"Emir?" diye sordum. 

"Kovmadım hâlâ. İzmir'le İstanbul arasında mekik dokuyor iş için. Bir açık bıraksa kovacağım." yanağımı bastırdım eline. Ne akıllanmaz bir adamdı öyle. 

"Benim de sana anlatacağım çok şey var." dedim. 

"Ses kayıtlarını bu gece dinleyeceğim. Yarından sonra da seni. Benim telefonum da burada. Çıkmadan yanına bırakacağım." dedi. O kadar merak ediyordum ki fotoğrafları. Emindim en azından Şeftali'nin fotoğrafları vardı. İşaret parmağını tuttuğumda daha fazla yatağın dibinde durmayı bıraktı ve yavaşça bana yaklaştı. Koynuna girdim, şükretmeyi bu gece yeniden hatırladım.

İşaret parmağını bıraktım serçe parmağını tuttum pek tabii.

Fetih'in telefonu elimdeyken geldiğim restorandın önünde dikiliyordum. Tam arabadan inecektim aslında ama yine galerinin içine dalmıştım. Aynı videolar ve fotoğraflar içinde dolanmıyordum her seferinde yenisi görüyordum. Üstten Fetih'e gelen bildirimle dikkatim dağıldı. Arayan oluyordu sabahtan beri ama ben hiçbirini açmıyordum. Eminim beni de arayan oluyordu. 

Şeftali'nin gün gün çekilen fotoğrafları, videoları, Zeliha'nın sonuçlara bakarken çekilen videoları, bazı anlarda Fetih'in bana attığı ses kayıtları ve daha fazlası. Günlerimi ayırırsam bu telefona ancak istediğim tatminkârlığa ulaşacaktım. Bir kez daha telefonun ekranını kapattım ve indim arabadan. Sırıtmadan yürümek istiyordum ama olmuyordu. Açılışa bir saat kadar ancak vardı ve bu hazırlığın en yoğun olduğu zamandı. Girdim içeri günaydın demeden en ortadaki masaya oturdum. 

Öyle ki biraz geç fark edildim. Biri günaydın dedi, bir diğeri hoş geldin. Seni arıyoruz niye açmıyorsun diye kızan da oldu ama hiçbirine cevap vermedim. Kendimi ne zamanki hazır hissettim konuştum. 

"Fetih geldi." dedim. 

Başka hiçbir şey onları bu yoğunlukta durduramazdı. Ayılıp bayılsam bile bir kolonya uzatıp devam ederlerdi ama yaptıkları işlerden gelen sesler kesildi. Boğazımı temizledim ve havaya baktı. 

"Ne?" dedi Şehnaz. 

"Fetih geldi." dedim yine. Yanaklarım sızlıyordu. 

"Alay ediyor bence bizimle." dedi aralarından biri. 

"Ayşeen!" diye seslendiler mutfaktakine. Oturduğum masadaki sandalyeler teker teker doldu. 

"Ciddi bu." dediler. Havaya bakan bakışlarımı çenemden tutarak kendilerine çevirdiler. Annesinin yanında olan Sıla'da gelirken yanıma çektim onu. Elini ağzına örterken kulağıma fısıldadı. 

"Söyleyebilir miyim?" yanağından öptüm. Fetih'in hemen bu prensese sözünü tuttuğu için elbise alması gerekiyordu. Bu en acilinden bir ihtiyaçtı. 

"Söyleyebilirsin." 

"Ben biliyordum kiii!" dedi uzata uzata, gururla. Gülüşünü gizlemek için elini ağzına örttü ve şüpheli gözlere baktım. Derince bir nefes aldım daha büyük gülümsedim. 

"Fetih geldi." dedim yine. Ellerimi alev alev yanan yanaklarıma bastırdım. Dakikalarca ayrıntılı bir sürü soru soruldu, çok azına cevap verdim. Gerisi bize özel diye ama çok sık Fetih geldi dediğim için galiba biraz kızdılar, anladık onu diyerek. 

Başımı kucağımdaki Sıla'nın başına yasladım. 

"Yani şimdi ne olacak?" dedi Raziye. "Taşınacak mısın?" 

"Yeniden bir düğün yapmayacak mısınız?" diye sordu Şehnaz. 

Başımı iki yana salladım. "Yani biz zaten evliyiz." dedim ve yüzüğümü gösterdim. 

"Yani," dedi Ayşen. "Ne gerek var?" 

"Nasıl ne gerek var? Bence var. Sen sus Ayşen. Senin gerek duyduğun tek şey yemek ve uyumak bu hayatta." Ayşen sadece göz devirdi ve cevap vermeye bile tenezzül etmedi. 

"Yani," dedi Nurten. "Olsa da olur olmasa da olur bence. Şart değil." 

"Sizin ruhunuz ölmüş. İçimi baydınız. Gerçekten. Hepiniz birbirinizden betersiniz." dese de kimse yine tepki göstermedi, cevap vermedi. 

"İstanbul'a mı taşınacaksın?" dedi Ayşen. Onu şimdiye kadar mutlu eden neredeyse hiçbir şey görmemiştim. Tıpkı şu anki gibi, durgundu. 

"Fetih'in işi orada. Yani sanırım evet ama yakınım Edirne'ye. Hatta çok yakınım. Şu ikinci şube işini başarabilirsek de sizin de bir ayağınız orada olacak hem." dedim. Olumsuz hiçbir tepki almadım. Hatta Nurten ne diye bizi düşünüyorsun, git Fetih geldi dedi. 

Fetih'in telefonunda Karım arıyor yazısını görmeyene kadar konuştuk durduk. Fetih'in karısı Efsun olduğu için, Efsun da ben olduğum için biraz alık alık baktım telefona ama alttaki yeni numaramı göründe oturdu taşlar yerine. 

Numaramı bulmuş karım diye de kaydetmişti. 

Sıla'yı kucağımdan bıraktım ve kalktım yerimden. "Geliyorum." dedim ve yavaşça çıktım restoranın kapısından. 

"Efendim." 

"Efsun." dedi. Telefonla konuşuyorduk ve bu benim içimi kıpır kıpır yapmaya yetiyordu. 

"Fetih." 

"Uyuyor muydun?" 

"Hayır, Zena'dayım. Şeftali nasıl?" 

"İyi." dedi. "Daha iyi. Kusmuyor en azından." 

"Anladım." dedim sessizce. O konuşsun istiyordum. "Kahvaltı yaptın mı?" dedik. Evet dedik. Çünkü aynı soru ondan da geldi. 

"Hayır." dedik. Evet bunu da dedik. İçeriye baktım sonra masalara. "Bizim diye demiyorum ama Zena'nın kahvaltı menüsü çok güzel." dilimi dişlerimin arasına sıkıştırdım. 

"Bu bir davet mi?" 

Sesinde tavır yoktu. Naz vardı. 

"Evet davet. "dedim. "İcabet edecek misin?" Fetih'i Edirne'de götürmek istediğim birkaç yer daha vardı ama ilki Zena'ydı. Gelsin istiyordum buraya. 

"Davet senden geldiyse." demekle yetindi. Elmacık kemiklerim sızlıyordu artık. Konum atmamı gerektirecek bir şey yoktu çünkü yerini bildiğinden neredeyse hiç şüphem yoktu. 

"Bekliyorum o zaman." dedim. 

"İki buçuk saat." diye zaman verdi ve kapattı. Kızlar içeride beni izliyorlardı. Elimi ağrıyan karnıma bastırdım. Telefonu kalbime. Kalbim küt küt atıyordu. İçeri geri girdim. 

"Bugün arka bahçemiz tadilattan dolayı kapalı." dedim bana bakan meraklı gözlere. 

"Hayır tadilat yok." dedi Nurten. 

"Hayır var." dedim inatla. "Bir de bizim çok meşhur bir kahvaltı menümüz var." 

"O hiç yok Efsun." dediler bu kez. Kesin bir dille reddettim. 

"Artık var." dedim. "İki saatimiz de var. Fetih kahvaltıya geliyor." 

Ayşen'in Sıla'yı diş doktoruna götürüşüyle kişi sayısı dörde düşmüş ben de kapının önünde Fetih'i beklediğimden aslında tam sayı üçtü. Yeni tazelediğim rujumu yalamamak, dudaklarımı yolmamak için çok zor tutuyordum kendimi. Ellerim heyecanla titriyor, Meriç Nehri'ne çok yakın olan restoranda sabahın erken saatlerinde olsak da insanlar geliyordu. 

Fetih'in aracını çok uzaktan plakasından tanıdım. Yola çıkacak oldum başka arabalar geldiği için çıkmadım. İçeri girecek oldum manyak mısın diyerek durdurdum kendimi. Bir tek gidip Meriç nehrine atmayı düşünmedim kendimi. Parmaklarımı elimin altında eğip bükerken arabayı park etti. Bir sağa bir sola derken sonunda ona doğru yürümeyi akıl ettim. 

Sanki dün gece hiç görmemişim gibi dolandı elim ayağım birbirine. Elinde bir paket vardı ama dikkatimi ona veremezdim hiç. "Hoş geldin." dedim. Sanki taze flörtümü kahvaltıya çağırmış bu da ikinci ya da üçüncü görüşmemizdi. Heyecanımı bu bile açıklamıyordu. Kollarını belime sardığında alnımdan öptü. Ne yapacağımızı bilmeyen iki küçük ergen gibi davranıyorduk. 

Burnumu boynuna bastırdım. Direği sızım sızım sızlıyordu. Parfüm sıkmamıştı. Bir yerimden hoplamadığım zıplamadığım kalmışken kendimi durdurmadım ve hemen dudaklarından öptüm öyle geri çekildim. Mahrem perileri ona varmadan bir buse aldım geri çekildim. Etrafa baktı dudaklarını yaladı. 

"Fesuphanallah." diye geveledi ağzının içinde. 

"Bana mı aldın?" dedim elindeki paketi almamak için zor dururken. 

"Yeni açılan yere eli boş gidilmez." dedi ve bana uzattı. Paketi ellerim tam anlamıyla tutmadığı için biraz zor açtım. Başta saat sandım ama iki tane serçe kuşlu, yuvarlak bir duvar motifiydi. Dairenin içinden dallar ve yapraklar geçiyordu, iki serçe de dalların ortasına konmuştu. 

"Fetiiih." dedim elimdeki motifleri birer birer incelerken. 

"Beğendin mi?" 

"Fetih bu çok güzel." dedim. İki kuş da yavru değildi. Demek ki biri bendim biri oydu. "Bunu hemen asalım gel." dedim. Elinden tutarken restorandın içine girdik. Nurten ve Şehnaz sadece hoş geldiniz diyebildi çünkü ikisi de doluydu. 

Çok güzel bir aynamız vardı, önü de bitkilerle donatılmıştı. "Burası olur." dedim ama çivi çakmak lazımdı. Fetih'e baktım. "Müşterilerin olmadığı bir an halledeyim." dedi. Bundan bahsediyordum işte. Çok yönlü bir adamdı. Bir tek musluğu yapamıyordu. 

İnsanları tadilat var diye almadığımız bahçeye çıktık. Tam anlamıyla bahçe de sayılmazdı gerçi. Tepesindeki ısıtıcılarla kışın da oturulabilirdi ama sigara da içilebilecek şekilde yanları açıktı. 

Ben çaylarımızı koyarken Fetih bir benim tabağımı doldurdu bir kendi. O kadar çok koydu ki birazdan bunların yarısı bile yenmeyeceği için birbirimizi yiyecektik. Evet bunları yemeyecektik birbirimizi yiyecektik. 

Telefonumu çıkardı ve masaya koydu. "Anlat bakalım." dedi. "Neyin nesi bu Zena, ses kayıtlarını durdurup soracağım bir Efsun yoktu yanımda." 

Aslında bu soracağı hesabın ilk adımlarıydı. O ses kayıtlarını anlık duygularla ve coşkuyla kaydetmiştim. Kendi yaptığım şeyleri hiç kısmamış törpülememiştim. 

"Ne kadar baştan alayım? Mesela burayı nasıl kiral..." 

"En baştan Efsun." dedi. Konuşacak çok konumuz vardı ve Zena bunların arasında en burada konuşmaya uygun olandı. Derin bir nefes aldım ve başladım. 

"Aylar önce, buraya geleli iki ay ancak olmuştu daha bir gece dışarıdaydım. İyi değildim o zamanlar pek, hiç bilmediğim sokaklarda dolanıyordum. Şu an elimde olan araba da yoktu. Yürüyerek." o an farkında değildim ama şu anki Efsun aklı başında düşününce o saatlerde yabancı sokaklarda neyi aradığını farkındaydı. Biraz da sarhoştum ama bu ayrıntıyı vermedim. Umarım ses kayıtlarında da vermemiştim bu ayrıntıyı. 

"Sonra yoruldum herhalde bir apartmanın giriş merdivenlerine çöktüm kaldım. Çok tekin bir mahale değilmiş, işin doğrusu kavgası gürültüsü o kadar fazlaymış ki insanlar artık yadırgamıyormuş bir evden gürültü kopunca. Mahalle içinde çok fazla kavga olurmuş, sıkıntılı bir yer anlayacağın." 

"Ve gecenin bir vakti sen öyle bir yerde tek başına oturuyorsun." gözlerini kıstı ve başını salladı ağır ağır. Cevap vermedim, kulağa çok da aklı başında bir iş gibi gelmiyordu ama o gece orada olmam gerektiğine inanıyordum. 

"Sonra kapısına oturduğum apartmanın bir katından bağırış çağırış sesleri gelmeye başladı. Başta biter, basit bir kavga sandım ama arttıkça arttı. O sokak boylu boyunca inliyordu artık sesten. İnsanlar balkona çıkıyor, cama çıkıyor, perdelerini aralıyor ama bir şey yapmıyor. En basitini yapıp polisi bile aramıyor. Artık katlanamamaya başladım o seslere, özellikle bir kadın çığlık çığlığa bağırıyordu. Aile içi kavgadan çıkmıştı. Belliydi seslerden." 

"Sen de polisi aradın tabi ki." dedi. Ses kayıtlarında böyle bir ayrıntı vermiş olabilir miydim? Yalan söylediğimi hatırlamıyordum pek. Gözlerimin içine içine baktıkça ondan kaçıyordum. 

"Telefonum yanımda değildi." 

Telefon yanımda taşıdığım bir şey değildi en azından o dönem. Özellikle Fatma ablanın arayacağını bildiğim günler. 

"Ama insanlara polisi aramalarını söyledim. Karışmamamı söylediler ama ben söyledim." diye kendimi savundum. Tam olarak böyle olmuştu. Kafama göre iş yapmamıştım ama o yükselen seslere kulak tıkamak, hadi ben başıma bir şey gelmeden gideyim demek çok zordu. 

"O binaya ait tüm zilleri çaldım, diğer komşulara seslendim. Bir kadını dövdüğü her halinden belliydi. Sadece bağırış çağırış değildi artık gelen sesler ama insanlar bir evden yükselen sohbet sesini yadırgamadığı gibi bu seslere duyarsızlaşmıştı. Sonra aniden kapı açıldı bir adam küfür kıyamet çıktı gitti o binadan. Direkt anladım o olduğunu zaten. Ben o merdivenleri tırmanıp o eve ulaşınca ne oldu biliyor musun Fetih?" dedim. Ona o kadar çok anlatacak şeyim vardı ki. 

"Herkes eve doluştu. Bir dakika dolmadan hem de. Dakikalarca evinden çıkmayan herkes koştura koştura gelmeye başladı. Ev doldu, gürültü arttı. Ahlandılar, vahlandılar, beddua ettiler o adama. Kadını adamın elinden kurtarmak dışında her şeyi yaptılar. Zamanında gelmediler sonradan izlemek için geldiler. Peki ben kiminle karşılaştım?" tüm dikkatiyle bana bakıyordu. Bazı anlar silik silikti ama o gece dün yaşanmış gibi gözlerimin önündeydi. 

"Gencecik bir kadınla. Yirmi iki yaşında gencecik bir kadın. Küçük de bir çocuk. Beş yaşında. Hamilelik dönemini de katarsan on ben on altı yaşında bir evlilik söz konusu. Başından nasıl oluk oluk kan akıyor. Bembeyaz olmuş yüzü. Eliyle kan akan yere bastırmaya çalışıyor. Bunu bir büyük yapabilir Fetih. Büyümüş bir insan kanayan yere baskı uygulaması gerektiğini bilebilir Fetih ama beş yaşındaki çocuk bunu bilmemeli. Annesinin başı kanarken o küçük ellerini kanayan yere basmayı akıl etmemeli." çatalına aldığı peyniri söylediklerimden olacak ağzına alamadı, geri bıraktı. Yutkundu ve bana karşı söyleyeceği ve hatalarımdan bahsedeceği o tavrı dağıldı sanki. 

"Bir kül tablasını vurmuş kafasına. Kafa travması geçirmemesi mucizeydi. Ambulans gelene kadar ben o çocuğu ellerini bastırmasın diye ikna etmek için atla karayı seçtim. Başta oluşan kanamalara tampon yapılmazdı ama annesinden akan her kana elini bastırması gerektiğini öğrenmiş. Daha beş yaşında. Sapsarı saçları olan bir prenses. Masal kitabından fırlamış gibi. Yemin ederim abartmıyorum. Bir görsen ne demek istediğimi anlardın. Şimdi annesi diş doktoruna götürdü. Gelir birkaç saate. Tanışırsınız." dedim. Ona Feti Feti diye seslendiğini hayal ediyordum. 

"Beş yaşında." dedi donuk bir sesle. Sanırım zihninde elleri annesinin kanına bulanmış bir kız çocuğu hayal ediyordu. 

"Beş yaşında." diye yineledim. "O geceyi öyle geçirdik hastanede. Ertesi gün buraya getirdim. O şekilde bırakmak içime sinmedi, o eve bırakmak da içime sinmedi. Her tarafı mor. Bir gecede oluşmuş şeyler değil. Şikayetçi olmak istemedi. Biraz kendine gelince eve dönmek istedi. Çok hırçındı, çok öfkeliydi. Baş edemiyordum. Kızına karşı bile çok tepkiliydi. Dönecekti eve." 

"O herifin evine mi geri dönmek için bu kadar çabaladı?" dedi Fetih. "Sen yine kendini riske atıp girmişsin, evine getirmişsin o kadını. Hastanedeki olaydan ne farkı var? Orada eninde sonunda senin aleyhine ifade verilmedi mi?" diye sordu. Hayır bir değildi. En azından sonuç bir değildi. "Kendi kızını da mı düşünmüyordu? Bu bencillik." dedi. Tam da dışarıdan gözüktüğü gibi yorumladı. Kabaca. "Bu bencillik. O sesleri bana atarken bir kez daha dinlemedin mi? Adam o eve girseydi ne yapacaktın? Evini bassaydı ne yapacaktın Efsun? Bunca şeye rağmen hâlâ o eve geri dönm..." 

"İnsanın gidecek başka yeri olmayınca eninde sonunda döneceği yere geç gitmek istemiyor Fetih." dedim. Geçen aylar bana mecburiyetin ne olduğun öğretmişti. Gerçek sahici mecburiyetler ama öylesine olmayanlardan. Elle tutulur, insanın karşısında çaresiz kaldığı mecburiyetler. "Çünkü ne kadar geç gitse yiyeceği dayak o kadar büyüyecek. Çünkü öncesinde tecrübeli. Kim güle oynaya dönmek ister ölesiye dayak yediği yere? Yargısız infaz yapma." 

"Boşanabilir Efsun. Mantıklı mı geliyor beş yaşındaki çocuğun böyle bir hayata mahkûm edilmesi sana?" 

"Ayşen şu an burada olsaydı senin alnını karışlardı Fetih." dedim açıkça. Çok sert bir yapısı vardı, erkeklere de çok tepkiliydi zaten. Kesinlikle alnını karışlardı Fetih'in. Fetih şu an sadece çocuğu düşünüyordu. Farkındaydım. O çocukta kalmıştı. 

"Sen o rahat erkek yaşamınla kime ahkam kesiyorsun derdi. Beynine kan sıçrardı. On altı yaşında isteyerek mi evlendim ben derdi. Öyle kibar da olmazdı üstelik bunları söylerken. Beş yaşında bir çocukla gidecek kimsesi yok. Annesi öleceksen kocanın evinde öl demiş. Annesi demiş bunu. Sana annen şimdiye kadar bu cümleyi kurdu mu diye sorardı. Senin daha çocuk sayıldığın yaşta anne oldum derdi sen kime ne anlatıyorsun diye de eklerdi. Çok sever erkekler rahat yerlerinden konuşmayı derdi. Bunu da çok kaba şekilde dillendirirdi. Bir tek benim canım mı sanıyorsun mesele, kim açlıktan ölmüş ben öleyim derdi. Bir tane de kızım var, annelik babalık gibi iki saatlik bir zevkle bitmiyor derdi. Sadece kendi mideni düşünmüyorsun. Kendi karın tokluğunu, kendi yatacağın yeri, yıkanacağın yeri düşünmüyorsun diye de eklerdi." bu cümleler bana da sarf edilmişti zamanında. Çünkü ben de Fetih gibi kızı için bile olsa bu hayattan kendisini bir şekilde, önünü arkasını düşünmeden kurtulmasını savunuyordum. 

O baştaki yargısız infazı uzaklaştı yüzünden. Biraz daha yumuşadı bakışları. "O şekilde başladık. Ne yapabilirim ne edebilirim diye düşündük. İş bulması kolay oldu aslında ben bir şekilde sağladım bunu. Kızı için de kreş ama yapamadı. Dört bir yandan saldırmaya başladılar. O kocası olacak pislik bir yerden ailesi bir yerden. Nerede işe girse huzur vermediler, çıkarıldı. Kim ister böyle sorunlu bir çalışanı? Erkeklere karşı içinde müthiş bir nefret var zaten, onlarla aynı yeri kesinlikle paylaşmak istemiyordu. Zorlanıyordu, biri ona yaklaşınca saldırganlaşıyordu. Zarar göreceğini düşünüyor. Öfkesi şimdi bile taze. Bir tek mutfakta iyiydi. Hatta haddinden fazla iyiydi. Bilmese tahsilli sanar insan." 

Kuru fasulyeyi de ondan öğrenmiştim sonuçta. Başka tarifleri de... Fetih'in sevdiği tarifleri seçtiğimi fark edince bana biraz kurulmuş, biraz da zorbalık yapmıştı bir erkek için mi diyerek ama yine de öğrenmek için direnmiştim. 

"Sonrası işte girdim bir işe. Öylece köşede duran bir para vardı zaten. Hiç bilmediğim anlamadığım da bir işin içinde buldum kendimi. Sonra kulaktan kulağa yayıldık. Tam da o parmak bastığım meseleyi yaşayan bir kadın geldi buldu bizi. Sonra bir kişi daha, sonra bir kişi daha. Şu an beş kişiyiz ve yetmiyoruz desem yeridir." çayımdan bir yudum alırken gökyüzüne baktım. 

"Fetih o kadar yetenekliler ki. Fetih o kadar cengâver ki hepsi. Neler neler çıkarıyorlar bir görsen. Onlara gereken imkânı verdikten sonra neler çıkarıyorlar aklın şaşar. Karınca gibi çalışıyorlar. Ne gece biliyorlar ne gündüz. Çevrelerindeki herkes başta tepki gösterdi ama usandılar. Kabullendiler. Rahat bıraktılar. Oturacak yerimiz yok, iki aya kapatır diyordu herkes. Şimdi gizli müşteriyle spesiyel tariflerimizi çözmeye çalışıyorlar. Daha çok uğraşırlar." dedim ve geriye yaslandım. Ellerimi de karnımın üzerinde birleştirdim. Öylece beni izliyordu. "İkinci şubeyi de açacağız. Sonra üçü de dördü de. Bu böyle devam edecek." 

Bakışlarını çekmedi benden, ben kaçamak bakışlar atıyordum artık. "Ne oldu?" dedim ona bakmadan. "Niye öyle bakıyorsun? Tamam başımıza kötü şeyler gelmiş olabilir, tamam bazı belaları üzerime çekmiş olabilirim ama atlattım." ne geldiyse başıma o ses kayıtlarından gelmişti. Bu kadar anlattığımla yetinebilirdik ama o kayıtlar her şeyi karıştırıyordu. 

"Çok mu kızdın?" dedim yine. Cevap vermiyordu. Sadece bakıyordu. 

"Çok kızdım." dedi. Bu cümlenin çok kızarım sana cümlesinin başka bir halde çekimlenmiş hali olduğunu anında anladım. Bugün bu sofrada burada hiçbir konunun derinine inmedik. Sadece buradan bahsettik. Diğerlerinden ve buranın geleceğinden. Kasti olarak. Çünkü asıl masa bu akşamdı. 

Derlerdi ki; çilingir sofrası denmesinin en büyük nedeni hiç açılmayacak kapıyı ancak bir çilingirin açabildiği gibi, kilitli olan ve altında onlarca cümleyi barındıran bir ağzı da ancak çilingir sofrası açabilirdi. Aslolan bu akşamki çilingir sofrasıydı.  

 

Comments


© 2035 by The Book Lover. Powered and secured by Wix

  • Facebook
  • Twitter
bottom of page