SERÇEYİ ÖLDÜRMEK 61. BÖLÜM
- Dilan Durmaz
- 18 Ara 2024
- 50 dakikada okunur
Elimdeki çikolata torbasını var gücümle aşağı doğru salladıktan sonra tabaktaki tatlının üzerine göze hoş gelecek bir özensizlikle gezdirdim ve dakikalardır içimden yapmamam için tekrar ettiğim şeyi anlık bir unutkanlıkla yaptım.
Fetih'in "Efsun dokunma..." deyişi için çok geçti. Sıcacık fırın tepsisi avucumu kısa bir anda o kadar etkili yaktı ki yerimden zıplayarak geri çekildim.
"Ah!" ağzımdan dökülen acı dolu nidayla avucumu sıktım ve arkama sakladım. "Yandım yandım!"
Kahvaltının sonlarına geldiğimizde; tam Fetih'e akşam için kuracağım sofranın konusunu açacakken mekânın kalabalığı o kadar başa çıkılamayacak hale gelmişti ki- ki Ayşen yapı taşıydı buranın, olmadığı her an kalabalık bizi patlatırdı- ben de kalkıp mutfağa girmiştim. Yetişemiyorduk.
Fetih girişte oradan oraya koşturup duran, devamlı bir şeylere takılan, düşecek gibi olan, kendini yakan, eşyaları deviren beni izliyordu. Her hareketimde yüreği gibi bedeni de hopluyordu yerinden ama devam ettiğimi görünce korktuğuyla kalıyordu. Diğerleri bu anlara çok alışık olduğundan yerimden sıçrayışıma bile dönüp bakmadı.
Bir köşede durmaktan vazgeçti yanıma yürüdü. "O çok sıcaktı." dedi ama ben elimi bırakıp "Yirmi altının siparişi hazır." dedim arkama doğru ve siparişlerin konulduğu kısma koydum tabağı. "Ver bakayım elini." dedi Fetih.
"Tamam tamam alışığım ben." Ocağın üzerindeki mantarları çevirecekken Fetih benden önce davrandı, tavayı ustalıkla salladı. "Bırak bana dedi." ve o da bizim tempomuza dayanamayıp dahil oldu.
"Elini suya tut se..."
"Mutfağımda hijyen kurallarına uymayan bir erkeğin ne işi var?" Ayşen'in otoriter sesi aniden mutfağın içine düşerken üçümüz de ona baktık bir an. Hızla şef bandanasını bağladı ve kapıdan elindeki tabaklarla çıkan Şehnaz'a yol verdi.
Fetih elindeki tavayı sallamayı bıraktı ama elini tamamen çekmedi. Göz göze geldiğimizde kendini işaret etti. "Bana mı söylüyor?" diye sordu.
Evet zaten bu dünya üzerinde hijyenden uzak olduğunu bir tek Ayşen iddia edebilirdi.
"Evet sana söylüyorum." dedi ve fırının derecesini arttırdı. "Daha fazla yaklaşma günlük kıyafetinle tezgahıma. Bırak tavamı." önlüğünü bağladı ve kruvasanları fırına sürdü. Geleli daha bir dakika bile olmamıştı ama birden fazla şey yapmıştı. Fetih usulca tavayı bıraktı ve elleri hafifçe havalandı bir adım geri çekildi.
"Sıla'nın ağzı bir türlü uyuşmadı o yüzden geciktim Efsun." diye açıklama yaparken az önce Fetih'in eline aldığı tavayı yan tarafa koydu ve elinde bir kere döndürerek yeni bir tavayı koydu yerine.
"Önemli değil, biz idare ettik. Ne yaptınız dişini?"
"Çektik." dedi. "Herkesin ayrı ayrı ömrünü bitirdi ama çektik. Şimdi de nazlanıyor ama bir şeyi yok." dedi. O kadar hızlı hareket ediyordu ki takip edemiyordum yine. Hiçbir zaman yapamadığım şu tavadan ateş çıkarma hareketini de yaptı. Fetih'e baktım. Sanırım az önce bir miktar kovulduğu için bozulmuştu Ayşen'i izliyordu.
"Fetih'le tanıştırayım seni." dedim. Bu aylardır ilk kez onu bir erkekle muhatap edişimdi ve ne tepki vereceğini hiç bilmiyordum. Başını arkaya çevirdi ve "Merhaba." dedi neyse ki. Ayşen canlı yayın yapılma riski alınamayan ünlüler gibiydi. Ne zaman ne tepki vereceğini bilemezdiniz ve korkardınız.
"Ayşen, Fetih. Bahsetmiştim ya." dedim. Mutfakta curcuna vardı ama kısa bir tanışma da yaşanabilirdi. Fetih bir an ne yapacağı konusunda muallakta kaldı, bunu çok rahat seçebilmiştim ama eninde sonunda elini uzattı.
Ayşen'e elini uzattı. Evet sanırım bu da ilk olacaktı benim için. Ya da Ayşen'i tanıdığımdan beri ilk. Ayşen kendine uzatılan elle benim aramda gidip gelse de ona uzatılan eli- işin doğrusu sadece kısa bir parmak teması- sıktı ve bıraktı.
"Memnun oldum." dedi sadece ve işine döndü. "Burası bende Efsun. Tekrardan kusura bakma. Bu kadar uzun sürmez sandım." üzerimdeki önlüğü çıkardım önce. "Önemli değil biz bir gidip bakalım Sıla'ya." dedim ve başımdaki şeffaf mutfak bonesini de çıkardım. Fetih'in koluna girerken çıkışa doğru yürüdük.
"Şımartma Efsun Sıla'yı." dedi arkamdan. "Zaten nazlı, iyice abartmasın." Hayır tam olarak öyle yapacaktım. Birazdan ona dünya üzerinde tek dişini çektiren insan gibi davranacaktım. Fetih'in koluna tutunarak mutfağın o kaotik havasından çıktığımız gibi derin bir nefes aldım. Mutfak hastaneden bile zor geliyordu bana.
Fetih yerinde durdu ve kendine baktı bir an. "Dışarıdan hijyenik durmuyor muyum?" dedi hayretle. Evet hayretle çünkü az önce Ayşen gazabına uğramıştı, ilk olduğu için de sindiremiyordu.
"Hayır Fetih! Olur mu öyle şey? Sadece mutfağa erkek birey girdiği ve bir de önlüksüz, bonesiz olduğun için biraz kızdı." dedim. "Bu onun normal hali. Gerçekten. Zamanla alışırsın. Gel seni Sıla'yla tanıştırayım." dedim ve iki adım attım ama peşimden gelmeyince ona baktım yine. Arkasındaki mutfak kapısını işaret etti.
"O kadın beni resmen az önce zorbaladı." dedi. Evet sanırım zorba Fetih'in ilk zorbalığa uğrayışıydı.
"Tam olarak öyle olmadı. Boş ver sen onu. Şimdi Sıla da nazlı nazlı onu iyice çileden çıkarmıştır. O yüzden. Gel sen." dedim ve çekiştire çekiştire arka bahçeye doğru yürüttüm onu. Masalardan birine oturmuş başını mazlum mazlum masaya yatırmış Sıla'yı gördüm. Yattığı yönden dolayı kapıdan girenleri görmüyordu. Fetih'e sessizce onu işaret ettim. Sarı saçları masanın aşağısına doğru dökülmüştü. Sessiz sedasız yanına gittik ve hiç haber vermeden yanağından öptüm. Başını kaldırmadan gözlerini çevirip bana baktı. Yaşlı gözlerini? Evet yaşlı gözlerini.
Dünyanın en cilveli prensesi olabileceği gibi drama kraliçesi de olabilirdi.
"Burada bir prenses varmış dişini çektirmiş." dedim. Fındıktan daha küçük burnunu çekti. Birazdan Fetih'i fark edecekti ve tüm neşesi yerine gelecekti biliyordum.
"Efsun abla." dedi kırgın bir sesle. Ağzındaki pamuktan dolayı kelimeleri zor telaffuz ediyordu. "Çok acıyor." Ayşen işte bu konuda biraz haklıydı çünkü naz yaptığını ses tonundan anlayabiliyordum.
"Ooo," diye sızlandım. "Bazen prenseslerin de canı yanabilir." dedim ve kollarından tuttum onu. "Gel bakalım kucağıma, bakalım şu dişine." belime sarmalı kucakladım onu. Fetih'le göz göze geldim. Gözleri küçülmüş Sıla'ya bakıyordu. Evet kesinlikle inanmıştı Sıla'nın acıdan kıvrandığına. Yüzündeki hüzünden belliydi. "Aç ağzını bebeğim." dedim. Fetih masanın arkasındaki masadan iki temiz peçete aldı ve hazırda bekledi. Kanaması yoktu daha fazla bu pamuğu ağzında tutmamalıydık.
"Kan durmuş, pamuğu alalım mı?"
"Acıyacak." dedi ve küçük dudaklarını büzüştürdü.
"Ben ne zaman canını acıttım?" diye sordum. Daha önce ona pansuman yapmışlığım vardı. Efsun ablası yapınca hiç acımadığını kendisi söylemişti. Başını iki yana salladı ve uslu uslu açtı ağzını. Pamuğu başka bir yere dokunmadan aldım ağzından ve Fetih elindeki peçetelerden birini açtı, onun içine bıraktım diğerini de aldım. Kontrol amaçlı dokundurdum son kez dişinin çekildiği yere ama dediğim gibi kanama yoktu.
"Bitti bu kadar."
"Çok acıyor ama." diye mızmızlanmayı sürdürdü hatta ağlamaya da başladı. Başını omzuma yatırırken yüze Fetih'e dönecek şekilde yer değiştirdim ve kulağına doğru fısıldadım.
"Bir tane adam varmış dişini çektiren prenseslere hediye dağıtıyormuş. Duydun mu sen hiç?"
"Diş perisi mi?" dedi başımı omzumdan kaldırmadı. Bir kaldırsa hemen görecekti halbuki o adamı.
"Hayır o çocuklara hediye getiriyor ama bu adam dişini çektiren prenseslerden sorumluymuş. Prenseslerin hediyeleri diğer çocuklardan daha büyük oluyormuş." Fetih duyuyor muydu bizi bilmiyordum. "Ben o adamı bulup getirdim. Bak çaktırmadan." hiç de çaktırmadan değil hızla kaldırdı kafasını.
"Hani nerede?" dedi ve gördü onu. Yüzündeki tepkiyi saniye saniye takip ediyordum. O ilk merakı, o ilk şaşkınlığı, emin olamayışı, bana bakışı sonra yine Fetih'e bakışı.
"Feti." dedi şaşkınca. O kadar çok görmüştü ki fotoğrafımızı tanıyabiliyordu.
"Evet!" dedim neşeyle. "Bak Fetih geldi." Fetih'e baktım onun gibi. Dün kuşum bugün Sıla. Herkes ismini biliyordu ve şaşkınlık yüzünden dolanıyordu her seferinde.
"Feti mi geldi?" dedi ismini tam olarak telaffuz edemeden. Alnımı alnına yasladım.
"Sen dişini çektin ya daha erken gelmek istemiş. Prenseslerin hediyesi gecikmez çünkü."
Bu anın beni duygulandırması neyin nesiydi bilmiyordum. Çok garipti. Herkes Fetih'i bekliyordu aylarca. Herkes. Sokakta her gün beslediğim kediden, evimdeki kuşa, kucağımdaki Sıla'ya.
Fetih'i beklemek böylesine bir şeydi işte. Tek kişi beklemezdi. Herkes oturur eşlik ederdi o tek kişiye.
İnanamadı sanırım küçük parmağıyla bizi izleyen adamı işaret etti. "Bu Feti." dedi.
"Evet Fetih o. Dişini çektiren prenseslere hediye veriyor bir de benim eşim." biz Fetih'e yaklaştık önce mesafeyi tamamen Fetih kapattı.
"Merhaba." dedi ve elini uzattı. "Dişini çektiren prenses sen misin?" diye devam ettirdi oyunumu. Bu görüntü burnumu sızlatıyordu. Sıla'nın küçük elini avuçlarının arasında tuttu ve bir hanımefendiye nasıl yaparsa öyle öptü bir elini.
Sıla çektirdiği dişini gösterdi başını sallarken. Çok garip bir şeyi izliyordu sanki. Hatta öyle ki gerçek olduğunu kontrol etti sanırım. Yoksa parmak ucuyla Fetih'in yanağına dokunmasının hiçbir mantığı yoktu.
"Sen Feti misin?"
Fetih o kadar büyük gülümsedi ki dişleri gözler önüne serildi. "Evet Fetih benim." dedi. Elini tutuyordu hâlâ. Sıla ıslanmış kirpikleriyle bana baktı. "Sen niye geç geldin ki?" dedi ve sırrımızı deşifre etti. "Efsun abla çok bekledi seni." eğer bir çocuğa o gelecek derseniz, gelmeyenin o olduğunu sanırdı. Çağırmayanın siz olduğunu düşünmezdi. Fetih alt dudağını ısırdı yüzünden kırık bir tebessüm kısa bir an geçti gitti ama bozuntuya vermedi.
"Diğer prenseslerin yastıklarının altına koyduğu dişleri topluyordum hediyelerini vermek için. O yüzden." dedi. Tüm iyi niyetiyle ama bilmeliydi ki drama kraliçesiyle konuşuyordu şu an. Sıla'nın dudakları büzüldü ve gözleri doldu. Karşısındaki adamı telaşa düşürdü. "Ama ben dişimi almadım ki." dedi kısa sürede yine yaşlarını akıtırken. "Nasıl koyayım yastığımın altına?"
Fetih'in dudakları aralandı ve bana baktı. Evet bir şeyler uydurmamı bekliyordu ama aralarına girmedim. Sıla'nın ağlayışı şiddetlenmedim "Hayır hayır ağlama." dedi çaresizce. "Annen almış. Anneler koyar zaten yastığın altına. Prensesler sadece uyur."
Ayşen'e hediye konusunu açıp bu konuda yalan söylemesini söyleyecektim. Muhtemelen beni zorbalayacaktı ama Sıla için değerdi.
"Sor bak Efsun ablana, bilir o." dedi. Bunu cümlenin altında yatan anlamı anladığımda dudaklarım büzülmesin diye gülümsedim.
"Anneler mi koyar?" dedi Sıla. Başımı salladım.
"Evet bebeğim. Anneler koyar, prensesler uyur. Sonra da hediyesi gelir." Ayşen bir kez benimle tanıştığından beri prenses olduğuna inandığını söylemişti Sıla'nın. Bunu hissetsin diye elimden geleni yapıyordum. Onun babası değil diş perisi masalını uydurup hediye almak, doğum gününü bile kutlamış biri değildi. Ve artık tek değildim. Aynı destek Fetih'ten de geliyordu. İleride Sıla bunları çok güzel hatırlayacaktı. Kendimden biliyordum. Hastanenin orta yerinde 'baba baba, bu hemşire abla benim prenses olduğumu nereden biliyor?!' diye bağırdığımı unutamıyordum mesela.
***
Sıla yediği her kaşık yoğurttan sonra ağzını yanında oturan Fetih'e açarak dişinin kanayıp kanamadığını soruyordu ve Fetih de itinayla her seferinde bakıp cevap veriyordu. Elindeki yoğurt kasesi ve Fetih'in yardımıyla kalktı ve pıtı pıtı tabağını götürmeye gitti. Ayşen bu konuda öyle sağlam bir temel atmıştı ki bu yaşına rağmen yediği hiçbir şeyi bırakmıyordu ortalıkta. Mesela benim çay içtiğim bardak iki gün duruyordu orada.
Fetih'le gidişini izledik. "Tam bir drama kraliçesi değil mi?"
"Hayır." dedi ama Fetih. "Dişi çekilmiş çok normal bu tepkisi. Az bile." dedi. Yoğurtun dişini kanatacağını düşünüyordu. Az bile miydi? Kıkır kıkır güldüm bu haline.
"Ne alacağım ben?" diye sordu kara kara. Bu oldukça mühimdi onun için.
"Şimdi öncelikle bir prenses elbisesi ama bu diş çekmesinden bağımsız. Ben kafamın içinde sana haber vermek için karar verdiğim gün ilk ona söyledim. Kimseye söylemezse senin prenses elbisesi alacağına dair söz verdim. Diş için de benim aklımda var bir şeyler."
"Tek bir şey almayalım." dedi Fetih ve bana baktı. "Yani ne bileyim. Ne kadar çok hediye olursa dişçiden o kadar korkmaz."
Annesi de bizi çiğ çiğ yesin.
"Öyle de olur." dedim. Sıla için değerdi. Sevinecekse ben hallederdim gerisini. Hazır Sıla gelmeden konuyu açmak en doğrusuydu.
"Fetih bu akşam burada bir sofra kurayım diyorum. Çilingir sofrası. Olur mu?"
"Çilingir sofrası mı?" dedi ve kaşlarını çattı. "Akşam yemeği yeriz de çilingir sofrasına gerek yok. Ben zaten uzun zamandır alkol de kullanmıyorum." dedi. Hiç hoşuna gitmedi bu fikir ilk an anladım.
"Neden ki? Özlemedin mi?"
"Çilingir sofrasını mı?" dedi gözümün içine baka baka. Tamam sadece bir kere kurmuştum o sofrayı ama yine de... "Boş ver alkol almayalım. Çarpar tadımız kaçar." dedi. Alkol almaktan mı korkuyordu? Tamam ben içmezdim.
"Tamam." dedim yine de. "Ben o zaman akşam yemeği hazırlayayım olur mu?" masaya rakıyı da koyardım, illaki içmem derse içmezdi ama içimden kuvvetli bir his içmekten çekindiğini söylüyordu.
"O olur." dedi sadece. O kuvvetli his çok haklıydı.
⏳⌛
Restoran kapandıktan sonra hızla mutfağa girmiş ve bir saat gibi kısa bir zamanda hazırlamıştım sofrayı. Bir akşam yemeği sofrası değildi, çilingir sofrasıydı. Fetih görünce ne diyecekti bilmiyordum ama yapmıştım. İşim bittikten sonra mutfakta hızla soyunma odasına girdim ve bralet, etek ve ceketten oluşan kombinimi giydim. Hepsi siyahtı. Ona uygun olacak şekilde siyah bir eyeliner çektim ve koyu kırmızı rujumu sürdüm. Uçlarını maşaladığım saçlarımı saldım ve topuklu ayakkabılarımı giydim.
Fetih yine İstanbul'a gitmişti. Yollarda geçirmişti günün tamamını. Saçmalama diye kendimi uyarmasam bir şey var da bana mı söylemiyor diyecektim. Çalan telefonumu açmadan hızla kapıya doğru gittim. Arabasının sesini duymuştum sadece. Hızlı adımlarım kapıya vardı, dışarı çıktım ve ben dışarı çıkarken o da arabadan indi.
Uyumumuz suratıma tokat gibi çarptı.
Siyah gömlek giymişti.
Bozuntuya vermemek için çok direndim ama adımlarım duraksadı kaldım öyle yerimde. Arabasını kilitledi ve bana doğru ilerledi. Baştan aşağı süzdü beni, gözleri braletimde kaldı bir an ama işin sonu elbet gözlerim oldu.
"Hoş geldin." dedim gömleğinin rengini aklımdan çıkarmaya çalışırken.
"Hoş buldum. Çok beklettim mi?" dedi saçlarımdan öperken.
"Hayır benim de işim yeni bitti sayılır. Gel girelim." dedim. Ben önden o arkamdan girse de girdikten sonra kapıyı kilitledim. Biz bahçe kısmında olacaktık biri içeri girerse göremezdik. Yolu bildiği için bu kez o önden yürüdü artık çevresi tamamen kapanmış ve bahçe olmaktan çıkmış yerin kapısında durdu ve ileriye baktı.
Sofraya bakıyordu.
Kaşları havalandı, güldü başını sallarken. "Hiç şaşırmadım." dedi, daha da fazla bir şey söylemedi. O uzatmayınca ben de duymazdan geldim. Önce benim sandalyemi çekti sonra kendisi oturdu. Çekine çekine rakıları koydum. Masadaki en küçük bendim, adaba uydum.
Bir süre sessiz sessiz oturduk, sofrayı izledik, birbirimizi izledik. Bir yudum almadık. Sonra ben konuştum. Masayı kuran bendim bana düşüyordu belki de konu açmak.
"İlk soframızı hatırlıyor musun?" dedim unutmak mümkünmüş gibi.
"Unutmak ne mümkün?" dedi.
"Seni nasıl öpmüştüm ama..." dedim mutlu mutlu. Gülümsedi bu halime.
"Daha büyüğünü yapana kadar en büyüğü o." dedi. Yarınımız biraz kötüydü ama olsun. Onu o gece öpmüştüm, bu yetmez miydi?
İlk yudumu alsın diye kadehi alıp kaldırdım ve bu kez onun üstünlük kurması için fırsat verdim ama yapmadı. Kadehini kadehimin üzerine bindirmedi. Eşit kaldık.
"Gelişine." dedim.
"Sana." dedi.
Bizeydi o zaman. İkimiz de aynı anda bir yudum aldık. Çok uzun zaman olmuştu rakı içmeyeli genzimi o kadar yaktı ki, suya uzanmadan durmak çok zor oldu.
Fetih kadehini çevirdi masada ve keyifsizce baktı. "İçmeyecektik bu gece ya." dedi. Rakının tadını almış bırakamayacağını anlamıştı sanki. "Şimdi sen sarhoş olacaksın, ben sarhoş olacağım. Nasıl toplayacağız bizi?" dedi. Ağzında bir kilit vardı. Açmamak için o kadar direniyordu ki. Sürgülü camı iterek açtım ve kendi kadehimdeki rakıyı tek hamlede çimlerin üzerine fırlattım. Camı geri kapatırken kadehi masaya koydum.
"Tamam birimiz sağlam kalsın o zaman. Diğeri dağıtsın."
"Niye dağıtan benim?"
"Siyah gömlek giyen sensin çünkü. Buraya bu sofranın kurulacağını bilerek gelmişsin. İnkâr etme."
Gözleri tenimde gezintiye çıktı. "Amacın ne senin?" diye sordu. "Eve gidelim. Yemeğimizi yiyelim. Dün gece gitmek zorunda kaldım, bu gece aynı yata..."
"Fetih bazen bana kıyabil. Bu rakıyı bile içemeyecek kadar hassas davranma. Ben göze almışım bir şeyleri bu sofrayı kuracak kadar. Kıyabil bana." dedim. Tepkisizce bana baktı ve gözünü bir an bile çekmeden dolu bardağını su içer gibi kafasına dikti.
Tamam kastım bu değildi. Damarına basmaya da gelmiyordu. Doldurmak için biraz bekledim. Sindirsin diye. Sek rakıydı. Yaptığı iş değildi. Geriye yaslanıp dışarıyı izledi. Dakikalar geçti. Ben biraz daha seyreltip öyle doldurdum kadehini.
Dişlerini o kadar çok birbirine sürtüyordu ki içim mayhoş olmuştu. Dudaklarını yaladı birkaç kez konuşacak sandım ama sessizliğini dinledim. En azından belli bir süre.
"Ben senin kadar kolay kıyamıyorum." dedi aniden.
Cümle bir bıçak gibi kurduğum sofranın ortasına saplandı.
İçtiği bardak belki de iki üç bardaklık etkiye sahipti ve hızlı içmişti. Etkisini de elbet hızlı görecekti. Bana baktı. "Ben senin kadar kolay kıyamıyorum. Bu bardak," dedi ve kadehimi aldı. "İncecik camdan yapılsaydı." dedi ve masaya çok sert çarptı. "böyle çarpabilir miydin?" sadece onu izliyordum ama cevabını almış gibi başını salladı. "Çarpamazdın. Öyle ezberden gazel okuyorsun yine. Kıy bana Fetih. Ben senin kadar kolay kıyamıyorum." dedi ve kadehinden bir yudum aldı.
"Ben sana kolayca mı kıyabiliyorum?" dedim. Gözlerim kocaman açılmıştı ki sulanmasın diye. Yeniden boş kadehimi aldı ve bana gösterdi.
"Sen benim bu camdan daha kalın olduğumu biliyorsun." dedi ve bir kez daha masaya çarptı. "Rahatça kıyabilirsin."
"Yanılıyorsun."
"Yanılmıyorum."
"Yanılıyorsun."
"Yanılmıyorum!" diye yeniledi. "Kıyabilsen daha farklı şeyler yapardın. Tamam mı? Açık açık kıyıyorum de. Bu ayıp bir şey değil. Ama kıyamıyorum deme." dedi. Çok hiddetliydi ve ben gözlerimin sulanmasına engel olamadım. Fetih onu içimde nasıl hassas bir yere koyduğumu görebilseydi asla böyle cümleleri kurmazdı.
"Hayır ağlama!" diye çıkıştı. Elinde kadeh olduğunu bir an unutmuş olacak ki dengesizce salladı. Belki de kadehi değil, parmağını salladığını sanıyordu. Bedeni de bakışları da gevşemiş, rahatlamıştı. İlk oturduğumuz an gibi değildi hiçbir şey. Ağlamaya niyetim yoktu zaten ama bazı anlarda gözlerimin sulanmasını engelleyecektim. Bakışlarımı kaçırdım, yaşlarımın dağılmasını bekledim ama hiddeti dinmedi.
"Ağlama!" diye tekrar etti. "İstemiyorum ağlamanı. Uzak dur benim yumuşak karnımdan bu gece." kadehi masaya çarptı, bu kez gerçekten parmağını salladı. "Madem bu masaya kurdun, karşımda ağlamadan da duracaksın." bir ses kurduğu cümlenin anlamını baştan aşağı değiştirebilirdi. Emir cümlesi koca bir sitem cümlesine dönüşebilirdi.
"Dinleyeceksin beni! Bir damla göz yaşı akmayacak senden." parmaklarını gırtlağına vurdu. "Tam şuradan patlayacağım." dedi. O hissi yakından biliyordum, ben patlamamak için direnmiştim her seferinde ama Fetih tam oradan patlamak istiyordu. Benimki de can der gibi bakıyordu gözleri. Zehri yutmayı değil kusmayı tercih ediyordu. "Patlamamak için direnmemi de istemiyorsan ağlamayacaksın. Çelişmeyeceksin kendinle." kızıyordu. Kızmıyordu kırgınlığını kusuyordu. Alnını kadehteki eline bastırdı. Soluklandı.
"Ağlamıyorum. Ağlamayacağım." dedim. Uzak duracaktım onun yumuşak karnından.
"Ne zaman karar verdin gitmeye?" dedi başını kaldırmadan. "Aylarca bunu düşündüm. Acaba her şey gözümün önündeydi ben mi göremedim diye yedim kendimi. Ne zaman karar verdin gitmeye?"
"Bilmiyorum." dedim. Bunun bir cevabı olsa verirdim ona hiç düşünmeden.
"Efsun cevap ver soruma."
"Bilmiyorum Fetih. Son gece o mektubu yazarken anladım gideceğimi. Yemin ederim."
"Yalan söyleme!" diye yükseldi aniden. Başını kaldırdı ve bana baktı. "Yalan söyleme! O gece dünya kadar yemek hazırlayıp buzluğa attın. Öylesine değildi. Gideceğin için yaptın. Bana yalan söyleme. Ne zaman karar verdin? Gideceğine kadar verdikten sonra kaç kere seviştik kaç kere öpüştük bilmek istiyorum. Hakkım bu benim."
"Yalan değil. Yemin ederim." gözlerine bakamıyordum. "O gece mektubu yazmayana kadar gideceğimi farkında değildim. Hazırlık yaparken bile farkında değildim. Sana yemin ederim."
"Benimle seviştiğin yataktan kalkıp o mektubu mu yazdın?" hayır diyemedim yalan olurdu. Evet diyemedim bu gerçek çok ağırdı. Sesim çıkmadı. "Neden Efsun?" dedi kırgınca. "Seni anladığım gün sana hak verdiğim gün bile sordum bu soruyu kendime. Neden? Bu kadar kolay mıydı? Bensiz kalmak benimle kalmaktan daha mı kolaydı? Daha mı rahattı her şey senin için?"
"Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?" dedim. Her şey onsuz daha zordu. Bunları hem anlatmak istemiyordum hem de ağlamak istemiyordum.
"Nasıl düşüneyim ya? Kafanda ölçüp tartıp gittin. Demek ki burası sana daha iyi geldi. De ki Fetih ben çok daha rahattım. De bunu içim rahatlasın bari. Değdi yedi aya diyeyim. Benim karım daha iyiydi, onun gönlü hoş olmuş ya olsun diyeyim. De Efsun."
"Fetih olmayan şeyi nasıl diyeyim?" sesler artık karşılıklı yükseliyordu. Haksızlık ediyordu. Her şey onsuz daha zordu. Katlarca hem de. Sırf Fetih yok diye çok daha zordu.
"Ve lütfen beni haklı çıkarma. Ben burada daha rahat değildim. Fetih acaba bunu düşünüyor mudur deyince insanlar bana karşı çıkıyorlardı hiç olur mu öyle şey diye. Haklı çıkarma beni."
"Efsun."
Meltem teyzenin yumuşak, olur da uyuyorsam diye oldukça kısık tuttuğu sesi yarı kapalı gözlerimi biraz daha açtı. Elimde tuttuğum kitabın sayfaları biraz daha üstüne de yatarsam yıpranacaktı. Kapağını kapattım usulca.
"Hadi doğrul da çorbanı iç." kitabı önümden aldı ve sehpaya koydu. "Çok seviyorsun galiba bu kitabı."
"Fetih çok seviyor." dedim.
Öksüreceğimi anladığımda elimde büzüşmüş olan peçeteyi ağzıma örttüm, doğrulmak için bu kuru öksürüğün geçmesini bekledim. Ciğerlerim çok acıyordu.
Meltem teyze elindeki tepsiyi orta sehpaya koydu kitapla beraber ve yattığım koltuğun ucuna oturdu. Eliyle ateşimi kontrol etti. "İç de çorbanı ilacını vereyim." peçeteyi hemen yanı başımda duran çöp kovasına attım. Yarısı dolmuştu bile. Durmadan öksürüyor, hapşırıyor ve devamlı burnum akıyordu. Dudaklarım ve burnum çatlamış, yer yer kanıyordu. Derim pul pul dökülüyordu.
"Ah!" uzata uzata inledim ve yerimden yavaşça doğruldum. Sırtımı koltuğa yaslarken gözlerimin ağrısıyla bir süre yumulu durdum. Şakaklarımda ve gözlerimde müthiş bir sancı vardı. Kollarımda ve kaburgamda da. Aynı zamanda dizlerimde.
"Bir türlü iyileşememenin nedenini nasıl açıklıyorsun?" diye sordu yüzüme bakarken.
Ve kalbimde.
"Fetihsizlik."
Dudaklarım aşağı doğru büzüldü. Gözlerim çok şiş yüzüm kupkuruydu. Dudaklarımda uçuklar vardı ve günden güne artıyordu. Uçuğum bende büyüyor bende yok oluyordu. Başkasına bulaşmıyordu. Ve bu çok saçma bir şekilde bana acı veriyordu.
"Peki tıbbi olarak nasıl açıklıyorsun?"
"Bağışıklık sistemim çöktü."
Kısa bir sessizlik oluştu, benim gözlerimi açıp içimin almadığı çorbaya bakacağım kadar da sürdü. Vücudumun sızısı ağzımdan küçük küçük inlemelerle dökülüyordu ve bu seslere herkes alışmıştı. Gece uyurken de inliyordum devamlı. Çok ağrım vardı.
"Tavuk suyunda şehriye çorbası." dedi. Eklem ağrılarımı çok keskin hissettim yüzüm çektiğim acıyla ezildi.
"Ekşitme hemen yüzünü, haşladığım tavuğu da senin tarifinle yaş mamaya dönüştüreceğim. Dışarıdaki hayvanlara vermek için. Onların huyu suyu hürmetine iç. Hadi güzel kızım." yarım limonun içini kaşıkla eze eze çorbaya boşaltışını izledim. Elleri bir an uzun parmaklara, kemikli bir yapıya dönüştü. Ten rengi değişti ve büyüdü o eller. Gözlerimi kıstım. O ellere dikkat kesildim.
'Benim güzel karım hasta mı olmuş?'
Burnumu çektim. Limonun çorbaya dökülüşünü izledim ama bu anın içinde değil. Başka bir anda.
'Fetiiih.'
O zaman bu ana göre çok daha iyiydim. Üzerimde biraz kırıklık vardı yalnızca. Naz yapıyordum. Evet naz yapıyordum sadece. Bir ilaç içip uyusam hiçbir şeyim kalmayacakken içmiyordum o ilacı. Hastalığın başlangıcıydı, erken önlem alırsam hiç yaşamayacaktım. O önlemi Fetih alsın istiyordum.
'Fetih sana ölsün. Bak bunu iç, başka hiçbir ilaca ihtiyacın olmayacak. Vitamin deposu. Fetih gel hastalarıma da yap bundan, reçete yazmaktan yoruldum diyeceksin.'
"Tamam Meltem teyze teşekkür ederim. Ben hallederim gerisini." limonu bıraktı ve tepsiyi yavaşça kucağıma bıraktı, diğer koltuğa geçti. Kaşığı elime aldım karıştırdım sadece. Meltem teyze insaflıydı tavuğun sadece suyundan yararlanmıştı. Fetih öyle miydi? Şehriye değil bizzat tavuğun kendisini kullanmıştı.
İnsafsız Fetih.
'Ya sen eğer ki tavuk var diye bunu içmezsen yüz tane tavukla adak adayacağım. Dağıtacağım fakire fukaraya. Bak yemin ederim yaparım. Sakın ayıklama o tavukları.'
Çorbayı biraz daha karıştırdım. Fetih'inki içinde yüzen tavuk parçalarına rağmen daha güzel gözüküyordu.
'Yaklaşma çok Fetih, sana da bulaşacak.'
'Bulaşsın. Benim karım doktor sen kendi haline yan.'
Bir kaşık aldım bitkince dudaklarıma yaklaştırdım. Biraz üfledim.
'Hastayken de çok güzelsin.' demişti. Abartmıştı. O zaman da biliyordum ama şu anki kadar çirkin de değildim muhakkak. 'Ben kabullenemiyorum bu durumu.' hastalığımı alma ihtimaline rağmen dudaklarımdan öpmüştü. Buna izin vermemiştim itmiştim onu. Keşke verseydim. En fazla biraz hasta olurdu, bakardım.
Aldığım kaşık ağrıyan boğazımdan aktı geçti. Dudaklarımı yaladım ve çok geçmeden itiraf ettim. "Fetih'in çorbası daha güzeldi." dedim kısık sesle.
Bir trajedinin içindeymişiz gibi Meltem teyze kahkaha attı, benim ağzımdan nedenini anlamadığım ve beklemediğim şekilde ardı ardına hıçkırıklar döküldü. Bileğimi ağrıyan gözüme bastırdım. Bu tezatlık Meltem teyze benim ağlayışımı fark edene kadar sürdü. Onun susmasıyla benim sesim daha çok duyuldu. Tutamadım kendimi.
"Efsun." dedi çaresizce. Sanırım ona göre komik bir şey söylemiştim. Başım önüme eğildi omuzlarım sarsılıyordu. Kaşığı bıraktım peçete rulomdan kopardım ve burnumu sildim.
"Efsun lütfen yapma böyle."
Konuşmama fırsat vermeyen ağlayışlarım vardı, şu anki gibi. Sürdü dakikalarca. Çorba bile belki soğudu. Çok canım yanıyordu. Çok canım yanıyordu, nefes alamıyordum. Bunun bir çözümü olmalıydı.
Otuz iki gün olmuştu.
Dinmeliydi artık biraz. Azalmalıydı. Aklım kabul etmiyordu. Azalmalıydı. Ölüm yoktu işin ucundan, azalmalıydı.
Karabaş benim ağlayışımı duydu diye sanırım daha kuvvetli öttü. Bir süre sesli sesli ağladım sonra duruldum, halıya dalıp gittim. Rutin olmuştu artık. Ağlıyor ağlıyor sonra bir yere dalarak susuyordum. Çorba önümde soğuyacak kadar suskun suskun halının olmayan desenini izledim.
"Nasıl gözüküyorum dışarıdan?" diye sordum. İlk kez birine bunu sorabilmiştim. Bir aydır ilk defa. İlk geldiğinde kalmasını istememiştim ama iki gündür buradaydı. İlk kez ocakta çorba pişmişti.
"Yas tutuyor gibisin." dedi. Çok açık sözlüydü. Dudaklarım büzüldü, gözlerim doldu başımı salladım. Çok doğru geldi bu tanım bana. Yas tutuyordum.
"Ama şunu bilmelisin ki Fetih ölmedi. Şu an yaşıyor."
Şükürler olsun. Yaşıyor. Sağlığı yerinde. En azından beden sağlığı yerinde. Bunu bilmek bile paha biçilemezdi.
"Ölen Fetih değil ki." dedim. Ölen Fetih olsa tuttuğum yas bu kadar sakin olmazdı. Ben sessiz sakin ağlıyor sessiz sakin duruluyordum. Yasım çok sakindi. "Ölen benim." dedim. Sessizliğim buradan geliyordu.
"Efsun." dedi şaşkınlıkla Meltem teyze. Ne dediğimi hiç mi hiç anlamadı.
"Her gün Fetih'in kafasında bir tane Efsun ölüyor sanki." dedim. Hissettiğim buydu. Gün gün hissettiğim buydu. İçimde her gün bir ceset artıyordu. "Onu terk ettim. Her gün bir tane ben ölüyorum kafasında. Niye yaşatsın ki beni?" halıdan çektim gözlerimi ona döndüm. Başımı iki yana salladım. "Ben onu göz göre göre terk ettim. Bıraktım geldim burada kendi hayatımı yaşıyorum. Niye yaşatsın beni?"
"Efsun terk etmedin."
"Ettim."
"Terk eden insan giderken geleceğini söylemez."
"Terk ettim. Geldim burada kendi hayatımı yaşıyorum. Onsuz günümü gün ediyo..."
"Efsuun!" diye isyan etti. "Bu mu gününü gün edişin?" kollarını iki yana açtı beni işaret etti. "Başını yataktan kaldıramıyorsun! Bağışıklığın çökmüş, üzerine konan sinekten mikrop kapıyorsun. Yemekten çok ilaç içiyorsun. Bu mu hayatını yaşamak?"
"AMA O BUNLARI BİLMİYOR!" günlerdir varla yok arasında çıkan sesim asıl derdimi açıklarken öylesine yükseldi ki Karabaş bile sustu. İnsanoğlu böyleydi işte. Derdini anlatmak için konuşmayı öğreniyordu, derdini anlatmak için bağırıp çağırıyordu. Varsa yoksa derdiydi mesele. Bencildi.
"Bilmiyor! Anlıyor musun? Bilmiyor hiçbirini. Mutlu sanıyor burada beni. Bir ay oldu, iyi olmuşumdur sanıyor. Gitti kurtuldu benden yüzü gülüyor diyordur. Benim burada mutlu bir hayat yaşadığımı sanıyor. Süründüğümü bilmiyor. Keşke bilse." elimi yüzüme örttüm, parmak uçlarımı bastırdım var gücümle. Körüklenmiş bir nefret vardı üzerimde. "Bilse geberdiğimi. Bilse de bir oh çekse. Bak gidersen öyle olur sana dese. Bensiz mutlu olurum mu sandın dese. Çek şimdi cezanı dese. Bensizlik ne demekmiş gör dese. Sen hiç bensiz kalmadın, ben sana bensizliği öğretmedim şimdi öğren bensizlik ne demekmiş dese. Rahatlasa içi. Başını yastığa rahat koysa. Çek acını tek başına, çağırsan da gelmem dese. Madem bunu sen seçtin bedelini de öde. Umurumda da değil nasıl iyileştiğin dese."
Gırtlağımda yoğun bir acılık hissediyordum. Midem bulanıyordu. Canımın acısı bile öfkelendiriyordu beni. Otoimmün bir hastalığa sahiptim sanki. Bağışıklık sistemim kendi vücuduma saldırıyordu. Tahammülüm kalmamıştı kendi kendime.
"Fetih'in böyle düşündüğünü mü sanıyorsun yoksa böyle düşünmesini mi istiyorsun?" dedi. Kaçamıyordum işte. Fatma abladan kaçsam Meltem teyzeden kaçamıyordum. Göz göre göre zihnime giriyorlardı.
"Keşke o beni terk etseydi." dedim. Bu o kadar canımı yakıyordu ki. O kadar bencildim ki bu hikâyenin kötüsü bile olmak istemiyordum. "Benim ona bağışıklığım var. Ben hep terk edildim, hiç terk etmedim. Çok iğrenç bir duygu. Katlanamıyorum. Terk edilmek daha katlanılır. Terk eden olmaya katlanamıyorum. Ben kimseyi terk etmedim bunca sene, sonra gittim bana biraz bile onsuzluğu tattırmamış adamı terk ettim. Adalet mi ya bu? Adalet mi?"
Çok dokunuyordu. Terk etmekten daha çok dokunuyordu Fetih'i terk etmek. O terk edilmeyi hak eden bir adam değildi ki. Hak etse, hak edecek tek bir şey yapsa kabullenebilirdim ama yoktu. Tek bir hareketi yoktu işte.
"Fetih bu kadar çok terk ettiğini senden duysaydı ancak öyle ikna olurdu. Emin ol o da zaman zaman kendini suçluyordur. Buna ben mi sebep oldum diye ama yine terk ettiğini düşünmüyordur. Aklı başında bir adam." başımı iki yana salladım. Kendini suçlamasaydı. Ben bu görevi layığıyla yerine getiriyordum.
"Ama senin bu iki türlü eziyete son vermen için toparlanman gerekiyor Efsun. Şu yataktan çıkıp Fatma Hanım'ın yanına gitmen gerekiyor düzenli olarak. Fetih senin bu kadar eziyet çektiğini bilse mutlu olmazdı aksine çırpınır dururdu yanına gelmemek için ama senin bu süreci oturup kimsenin ölmediği bir matemle uzattığını bilseydi hayal kırıklığına uğrardı." bir psikiyatrisin yanına gitmesem de bir psikolojik danışman evime kadar girmişti. İyileşecek hastanın doktor ayağına gelir gibi. Başımı arkaya attım tavanı izledim.
"Buraya gelme amacını unuttun kızım. Olduğun yere çöküp Fetih'i bırakmana ağlıyorsun. Günlerdir. Anlıyorum özlüyorsun. Gerçekten anlıyorum. Aşk dermansız bir hastalığa dönüşebiliyor bazen. Terk edilmeyi çok iyi bildiğin için o da senin gibi hissediyor sanıyorsun. Senin zamanında hissettiğin şeyi o hissetmesin istiyorsun. Çok sevmekten. Anlıyorum. Sahiden anlıyorum seni ama senin hissettiğinle onun hissettiği bir değil Efsun. Kim giderken sana umut dolu bir mektup bıraktı? Kim geleceğim bekle dedi? Annen mi baban mı? Hiçbiri. Onlar gittiler. Gitmek zorunda kaldılar ve bir daha dönemediler. Şimdi durumlar bu kadar farklıyken hisler aynı olabilir mi?"
Yalvarıyordum tanrıdan. Benim hissettiğimi o hissetmesin diye. Çok ağırdı çok sevdiğin insan tarafından terk edilmek. Kolun kanadın kırılıyordu. Devam edemeyecek sanıyordu insan.
"Lütfen biraz doğrul. Lütfen çabalamaya başla."
"Deniyorum." diye sızlandım. Hiç öyle gözükmesem de çabalıyordum. "Yemin ederim. İçimi soğutmaya çalışıyorum ayağa kalkabilmek için." cümlelerim bölük pörçüktü. Sesli ağlayışlarım hepsini bölüyordu. Parçalara ayırıyordu. Belki anlaşılmıyordum bile. "Abartma diyorum ya. Abartma Efsun. Bir ölüme çare yok. Cılkını çıkarma diyorum. Altı üstü bir süre ayrı yerlerde yaşayacaksınız. Büyütme artık diyorum. İleri gidiyorum bazen. Kalbimi susturunca aklımın almadığı şeyler var çünkü. Fetih daha kaç aydır hayatımda diyorum. Kaç aydır ya? Sene bile değil! Annen mi baban mı ya diyorum. Ya senin annen baban öldü yaşadın Fetih'ten uzak kalınca mı yaşayamayacaksın diyorum. Daha ne kadar zamanı beraber geçirdiniz diyorum. Annen mi baban mı? Neye dayanamıyorsun? Aylar önce tanımıyordun bile onu diyorum. Annen mi baban mı senin? O senin annen mi baba..." sesim ağzı açılmış bir balon gibi söndü. Cümlemin sonu gelmedi. Omuzlarım sarsıldı yine başımı dik tutamadım. Aklım yine sustu. Kalbim çığlık atmaya başladı.
"Hem annem hem babam olmuş."
Sadece sevgilim olsaydı, sadece eşim olsaydı şu hissettiğimin yarısını bile hissetmeyecektim. Daha aklı başında davranacaktım. Biliyordum.
"Yirmi beş yaşındayım sanki kırk yılı devirdim onunla. Bu nasıl bir şey ya?" diye sordum. "Bu nasıl bir şey? Kafayı yiyeceğim. Her şeyimi birden kaybettim sanki. Hepsini birden. Ne annem kaldı ne babam kaldı ne sevgilim kaldı. Bu nasıl bir şey? Dayanamıyorum. Mantıklı değil bu. Neyi güzelliyor bu insanlar? Kaç yüzyıldır neyin güzellemesini yapıyor? Böyle bir şeyi mi şiirlere kitaplara sığdıramadılar? Saçmalık!" diye bağırdım. Tüm yazarlara, tüm şairlere ve tüm filmlere sövmek istiyordum.
"Ha keşke Fetih'le karşılaşmasaydım diyorsun yani?"
"Hayır!" diye sızlandım. Yüz kere dünyaya gelsem yüzünde de onunla karşılaşacağım o hayatı seçerdim.
"Başka biriyle evlenir giderdim. Evlenecek kadar sevsem yeter. İki de çocuk yapardım. Yeterdi. Bu kadar sevmek akıl işi değil, nereden çıktı bu Fetih karşıma mı diyorsun?"
"Hayır!" diye isyan ettim. O yüz seçimimim birinde bile muallakta kalmazdım. Evet şimdi isyan ediyordum ama ettiğim isyanın içinde bile şükür vardı. Başımı yastığa bıraktım gözlerimi kapattım. "Fetih dört çocuk istiyor ayrıca." dedim tek derdim buymuş gibi. Onunla bu konuyu açık seçik konuşmamıştık bile hiç. Bir kez en azından konuşmuş olsaydık ya?
"Dört çocuk mu?" dedi hayretle. Bunda şaşırılacak ne vardı ki? Beşinci serçeyi çiz desem hemen çizerdi bir kere. "Efsun Urfa'lı aşiret mensubu bir adamın bu konuda seni kandırmasına bu kadar erken mi izin verdin? Ben ikiyi zor büyüttüm."
Çorba tepsisini orta sehpaya koydum ve yavaşça geri uzandım. "O beni kandırmadı ben de istiyorum." dedim. Dört konusunda çok emin değildim ama bir de değildi. Hatta iki de değildi. "Ve biz bakarız, zor olmaz." cenin pozisyonu aldım battaniyeme sarıldım. Zorluğu Fetih hafifletirdi. Hiç mi hiç şüphem yoktu. Bunu ona hiç söylemiş miydim?
"Benim eksik kaldığım her yeri o tamamlayacak. Sen onu tanımıyorsun. Çok çocuğum olsun ne de olsa Efsun doğuruyor diye düşünmüyor. Ben istersem beş de olur." dedim. İstemezdim ama yine de bu bilinsin istedim.
Meltem teyze kıkırdıya kıkırdıya yanıma geldi. Koltuğun köşesine oturup iğrenç bir hale dönüşmüş saçlarımı sevdi.
"Şaka yapıyorum. Elbette biliyorum Fetih'in nasıl güzel bir adam olduğunu. Güzel adamlardan güzel babalar çıkar pek tabi."
Gözlerimi yumdum burnumun sızısına kulak verdim. Acı neredeyse can orada atıyordu sahiden. "Çok güzel değil mi?" dedim.
"Öyle." dedi. Ondan bahsetsin istiyordum. "Her şeyin gende bitmediğinin en büyük kanıtı. Tam bir beyefendi. Nasıl güzel denk geldiniz, nasıl mutluyum senin adına bir bilsen."
Gözümden akan yaşları parmaklarıyla siliyordu. "Hiç böyle bir hayatı hak etmedi."
"En az senin kadar. Belki de o yüzden birbirinizin karşısına çıkmışsınızdır." kaşlarımı çattım. Olabilir miydi? Mesela ban onunla hiç karşılaşmasam sevmeyi bilecektim belki ama sevmenin bu boyutundan hiç haberdar olmayacaktım. Fetih peki? Ben hiç karşısına çıkmasam? "İkinci bir hayat için ölmeye gerek yok ki. Bir insan da yeter. Çok güzel bir örneksiniz bence buna." titrek sesler çıkara çıkara ağladım bu dediklerine.
"Çok özledim."
"Geçecek." dedi. Saçlarımdan öptü şefkatle. "Çok şanslısın. Bunu sakın unutma. Dışarıda gördüğün insanların çoğu evlenecek kadar sever Efsun. Çocuk yapacak kadar. Senin hissettiğin gibi hissetseydi herkes, o yüzyıllardır bahsettikleri şeyden mustarip olsaydı herkes çok daha farklı olurdu bu dünya. Aşk var ama herkesin karşısına çıkmıyor. Bu bile direnmeye değer bence, sence?"
Başımı salladım gözlerimi yumdum. "Yel essin kokusu gelsin." dedim çaresizce. Mırıldandım durdum. Çorbam tazelendi, bahçeye çıktım, boş bir yere oturdum ve gökyüzüne bakıp tekrar ettim.
"Yel essin kokusu gelsin."
"Sen yoksun diye bir beş oldu aylarca. Daha rahat değildi. Daha kolay değildi. Burnumdan geldi. Kafayı yiyordum bir başıma. Seni bırakıp geldiğim için kan kusturuyordum kendime. Tamam gittin de, kız ama kolaydı deme. Gerçekten. Kalan için zor evet ama giden için hiçbir şey güllük gülistanlık değil."
"Ya niye gittin o zaman?" dedi inatla. "Neden? Madem bensiz her şey daha kötü neden bu eziyeti çektirdin kendine? Ya ben sana kıyamadıkça sen neden canına kastediyorsun bu kadar? Kafayı yiyeceğim! Ben senin ayağına taş gelmesin diye çabalarken niye eziyet ettin kendine? Aylarca hastanelerde dolaştın. Niye beni çağırmadın? Niye eziyet çektiğini göre göre öylece izlemek zorunda kaldım seni?"
Bunların sebebini bilmiyor muydu? O mektupta yazmıştım bir bir. "Fetih senin sağlığını riske atama..."
"Sana ne benim canımdan?" dedi acımasızca. Hayal kırıklığıyla izledim onu. "Sana ne? Gelip bana deseydin. Deseydin ben uzaklaşırdım Efsun."
"Gitmeme izin verir miydin?" buna evet deseydi de inanmazdım o da demedi zaten.
"Ben giderdim. Taşınırdım. Başka bir eve taşınırdım belli bir süre. Olmaz mıydı? Sen istemezsen gelmezdim. Çalmazdım kapını."
Bilmiyordu. O sürecin benim için sandığımdan da kötü geçtiğinden habersizdi. "Kan kusturdum Fetih doktoruma bile. Onunla bile çatışma halindeydim. Gözüm kimseyi görmüyordu. Bok gibi geçti o süreç. Sen olsaydın nasıl nasibini alırdın haberin var mı? Öfkemi nasıl sana kusardım hayal bile edemezdin."
"Ben senin öfkeni sinemde yumuşatırdım Efsun." dedi bitkince. Yumuşatır kendi sinesinde yara açardı. "Haksızlık etme bana. Ben senin öfkeni yatırır göğsüme yumuşatırdım onu. Tamam zaman zaman öfkeliyim. Zaman zaman sinirlerime hâkim olamıyorum. Bazen ağzım bozuluyor. Bazen karşımdaki insan bir canavar olduğumu düşünebilir. Ben dört dörtlük bir insan değilim. Kimisi bana dört birlik der, kimisi çok sever dört ikilik der." dedi. Kendine haksızlık yapan oydu. Ben değildim halbuki. "Kabul anlaşmak çok zor benimle. Tamam sana açık açık seni harcayacağıma bizi harcarım dedim. Bu kirli bir dil. Güzellikle denerim olmazsa çirkinleşirim dedim. Bu bir tehdit. Kabul ediyorum bunları ama orta yolu bulurduk. Güzel bir yol olmazdı belki ama orta yol olurdu. Ne kadar çirkin olabilirdi ki? Senle benim beraber olduğumuz bir yol ne kadar çirkin olabilirdi?"
Elim rakı şişesine uzanmamak için çok zor direniyordu. "Sen benim buz gibi elimi tutsaydın böyle düşünmezdin. Göz göre göre sen hastalığını gizledin benden çıkmamı sağladın evden. Nasıl emin olabilirdim? Fetih kendini üzmez benim geçici öfkemi görmezden gelir nasıl diyebilirdim? İçine atmaz, zaten hastalığın kıyısında kendini üzmez nasıl diyebilirdim? Ya her şeyi geçtim bu adam hasta olursa gelir bana söyler diyemedim ben! Sen bana her şeyin güvenini verdin bir bunun güvenini veremedin Fetih! Ben dönmesem ölecektin belki! Ben nasıl göze alabilirdim bunu?" gittiğim için çok ağlamış ama eninde sonunda yine olsa yine giderim de demiştim. Fetih ben dönmesem ölebilirdi ve bunu kasti olarak benden saklamıştı.
"Baş edemezdin sen benim öfkemle. Baş edemezdin nefretimle. Kan kusuyordum. Bize bunları yaşatanların yaşamamasını bile diliyordum. Ben bazı insanların yaşamamasını diliyordum. Bu nasıl korkunç bana uzak bir şey farkında mısın? Yapamazdın, bu Efsun seni o ölüme iterdi sen de sesini soluğunu çıkarmazdın." bir kalp krizi bile kaçınılmazdı belki de. Ne yapacaktım ben öyle bir durumda? Aylar sürecek bir yokluğu yaşamamak için Fetih'in sağlığını mı göze alacaktım? Belki kalsaydım hiçbir şey olmazdı ama küçük bir ihtimal bile yetmeliydi gitmeme.
"Baş ederdim Efsun ben." dedi. Kabullenmiyordu. "Ben gerçekten iliğine kemiğine kadar kötü olmuş insanlarla baş ettim, ben zaman geldi kendimle baş ettim. Seninle nasıl baş etmeyecektim? Senin üstüne oturmayan öfkenle nasıl baş edemeyebilirdim? Gündüz öfkeni göğsümde, gece başını sinemde yumuşatırdım ben. Yapardım bunu alnımızın akıyla çıkardık bu işten." bitmiş bardağını kendisi doldurdu. Hareketleri savsaklıyordu artık.
"Benim senin güzelliğine ne kadar sevgim varsa öfkene de o kadar saygım vardı. Anlıyor musun beni? Ben baş edemedim Efsun. Bıraktın gittin. Tek derdim iki tas yemek miydi benim? Karın tokluğu muydu? Sen benim eşimdin ya. Yemek yapanım evimi toplayanım değildin. Sen benim eşimdin. Sen benimle evliliği kabul ettiğin günden beri sen benim eşimdin. Ya Zeliha? O? Seninle kurduğu hayalleri sensiz başına yaptı." ağlama dedi. Yumuşak karnıma dokunma dedi ama iplerim kayıp gitti elimden. Tutamadım.
"Sen bizi bıraktın gittin biz sana kızamadık bile. Ben o kızın annesizliğini kapattım babasızlığını kapattım ama sensizliğini kapatamadım. İlk defa eksik hissettim kendimi. Sınav günü başka abla kardeşlere bakıp ağladı benim kardeşim. Öleceğim sandım ben Efsun."
"Abla ben yapamayacağım galiba!" okula yakın bir mesafede ayakta dikilmiş insanların içindeydiler. Kız titreyen ellerini yüzüne kapattı ve göz yaşlarını akıttı.
"Ablam yapma böyle!" dedi öğrencinin karşısında sınava giriş belgesinden suyuna kadar tutan kişi. "Saçmalama Rojin! Sakin ol. Ağlama. Dünyanın sonu değil ya. Yapamazsan da canın sağ olsun." kardeşinin yaşlarını sildiğinde onları çok uzakta izleyen iki çift gözü farkında değildi. Okulun önü kalabalıktı. Herkes kendi çocuğuyla ilgileniyordu.
Zeliha'nın gözleri abla kardeşin üzerindeyken ne zamandan beridir gülümsediğini bilmiyordu. Yüzünde çok buruk bir tebessüm varken omuzları öne doğru çökmüş, boynu da bükülmüştü. Farkında değildi hiçbirini. Küçük çenesi bir an titredi. Onu dışarıdan izleyen biri gelip omzunu sıvazlamak isterdi. Hatta sarılmak. Yürek sızlatan bir görüntüsü vardı.
Fetih kendi kendine fark etmemişti şimdi izlediği kişileri. Zeliha'nın bakışlarını takip edip ulaşmıştı o abla ve kıza. Fetih'in gözleri yeniden kardeşine ulaştı ve altında kalacağı o bakışlara şahit oldu. Müthiş bir çaresizlik çöktü bedenine. Ne yapacağını, dikkatini nasıl kendine çekeceğini bilemeyecek kadar bitap düştü Zeliha'nın bu görüntüsü karşısında. Ellerini iki bacağının arasına sıkıştırmış üşüyormuş gibi büzmüştü bedenini kardeşi.
Efsun'un yokluğu kardeşini üşütüyordu.
Ya Fetih'i?
Geceleri üşütüyor, gündüzleri yakıyordu.
Başkalarına bakarak gülümsüyordu kardeşi. Tıpkı seneler önce, küçücük bir çocukken. Ağabeyinin onu götürdüğü oyun parkında yanı başında duran anne kızı izler gibi. O zaman da oynadığı oyunu bırakır uzun uzun izlerdi bir annenin kızıyla ilgilenişini.
Kaç sene geçmişti?
Çok sene geçmişti.
Ne değişmişti?
Hiçbir şey.
Çok benzerdi bakışlar. Haddinden fazla benzer. Aynı kimsesizlik vardı kardeşinin yüzünde. Dişlerini birbirine bastırdı Fetih, kan yuttu ve tam Zeliha'nın dikkatini dağıtacakken yakınlardan bir aracın sesi geldi. Geç kaldığını düşünerek muhtemelen, gürültülü bir şekilde park etmişti aracı içindeki sürücü. Zeliha'nın gözleri hızla o aracı buldu.
Tıpkı bundan önceki her araçta olduğu gibi gözlerine bir an küçük bir umut uğradı ama çok kısa sürdü bu ziyaret. Aracın sahibi inene kadar araçtan inenin Efsun olabileceğini düşünüyordu. Küçük bir umut onu heyecanlandırıyor, o hüzünle bakan gözlerine bir an başka bir duygu uğruyordu. Umudun kalışı kısa, hayal kırıklığının uzundu. Yine öyle oldu. Efsun inmedi o araçtan, Zeliha hayal kırıklığıyla başını yere doğru eğdi.
Bugünün bu kadar zor olacağını Fetih tahmin etmemişti.
Etmemiş miydi?
Etmişti. Sadece nasıl baş edebileceğini tahmin edememişti.
Fetih bir an gökyüzüne baktı, sabır diledi. Zeliha'yı okulun içine gönderene kadar en azından, sabır. "Zeliha." dedi öylece. Bu konuyu açmadan başka şeyler söyleyecekti. Belki birkaç taktik. Belki iki güzel motivasyon ama asla bu konuyu açmayacaktı. Sesi titresin istemiyordu kardeşinin yanında ama günlerdir bu konuda çok suskun olan Zeliha aniden araladı yine o kapıyı.
"Ben bugün gelir sandım." dedi Zeliha. Günlerdir içinde tuttuğu umudu ilk defa dillendirmişti. Günler önce söylese ağabeyinin gelmeyeceğini söylemesi ihtimalinden korkmuş içinde tutmuştu. Bu ana kadar. Son ana kadar.
Annesi de burada değildi. Babası da ama içindeki tek yokluk Efsun ablasına aitti. Onun boşluğu o kadar büyüktü ki saydığı diğer isimler burada olsa bile minicik bir değişiklik olmayacaktı. O büyüklük küçülmeyecekti.
Bugün gelmeliydi diye düşündü.
Kırk altı gün olmuştu. Yetmez miydi?
Zeliha bugüne umut bağlamış saatleri bile iple çekmişti. Geleceğine neredeyse emindi.
Fetih titreyen kirpiklere ve dudaklara daha fazla dayanamadı. "Hayır hayır." dedi hızla. Aralarındaki yarım karışlık mesafeyi kapattı ve kardeşini sinesine çekti. "Hayır güzel kızım ağlama." dedi. Engel olmalıydı. Sırası değildi.
Fetih, Zeliha'nın annesi olmuştu, yeri gelmişti babası olmuştu. Ağabeyi de olmuştu ama hiç Efsun ablası olmamıştı. Bugün öylesine bir gündü ki en çok Efsun ablası olması gerekiyordu. Bunu da yapmalıydı ama biliyordu ki anne baba olmaktan çok daha zordu Zeliha'nın Efsun ablası olmak.
Zeliha yüzünü gövdesine bastırdı hızla. Ağlamak yoktu aklında. Aniden ağlarken bulmuştu kendini ve birkaç dakikaya okula girecekti. İçinde günlerdir büyüyen umudu söküp atmak için çok geç bir zamandı bu.
"Onun tüm kalbi seninle." dedi Fetih. Hayat hiç kurmayacağı cümleleri, empatileri ona kurduruyordu artık.
"Tüm enerjisini sana gönderiyor şimdi." dedi. Bu böyleydi, Fetih biliyordu ama günün birinde enerjiden bahsedeceğini de hiç ihtimal vermemişti. Ama böyle cümleler kurması gerekiyorsa kuracaktı, söylemesi gerekiyorsa söyleyecekti. Anne baba olmak nasıl zor değilse, Efsun olmak da bir o kadar zordu.
"Hisset bak." dedi Fetih ısrarla. "Bedeni olmasa da bizimle o." bir ölüden bahseder gibiydi bu cümle. Fetih'in mimikleri ezildi ama bozuntuya vermedi. "Hatırlıyor musun aniden seni arardı iyi misin diye? Enerjinin düştüğünü hissederdi. Şaşar kalırdın, nasıl hissettin derdin. Şimdi de öyle. Hissediyor musun? Bak ben hissediyorum." dedi. Gözlerini yumdu. Dilini ezdi.
Hissediyordu Fetih. Özlemi hissediyordu. Yokluğu hissediyordu. Olmayışı hissediyordu. Boşluğu hissediyordu ama şimdi bunlardan bahsetmek olmazdı. Zeliha'nın karman çorban olan zihni hemen karıştı. Kulak kabarttı ağabeyinin dediklerine.
"Öyle mi diyorsun?" dedi kısık sesle. Burnunu çekti. "Çok uzakta ama." dedi. Enerjisinin bile ona ulaşamayacağı kadar uzak gelmişti o an. Fetih dudaklarını birbirine bastırdı, nefesini kontrol etmek için direndi.
Biliyorum Zeliha, demek istedi.
"İki al ver yapıp evrenle anlaşmıştır o." dedi ama.
İkisi de aynı anda güldü. Fetih dudaklarını kardeşinin başına bastırdı. Artık biraz daha az öfkeliydi Zeliha. Hem kendine. Hem ağabeyine. İlk günlerdeki hırçınlığı azalmıştı. Nefret kusmuyordu. Hem kendine hem ağabeyine. Geleceğine inanıyordu artık. Terk edilmediğine ikna olmuştu. Bir daha Efsun'u göremeyeceğini sandığı, sonsuza kadar terk edildiğini hissettiği o ilk günler kan kusmuştu. Mecazen ve gerçek anlamda. Fetih'in kalan canını da Zeliha'nın çöküşü, ağabeyine ve kendisine yönelttiği suçlamalar almıştı. Bu iyi halleriydi. Fetih'in şükredeceği kadar iyi halleri hem de.
"Öyle mi yapmıştır?" diye sordu Zeliha. Bebek gibiydi. Annesi tarafından terk edilmiş bir bebek. Bunu ikinci kez yaşayışıydı. İlkinde hiçbir şeyi anlamayacak kadar küçüktü ve annesinden süt bile emmemişti. İkincisindeyse her şey çok daha katlanılmazdı.
"Öyle yapmıştır ya. Bilmiyor musun onu? Tüm varını yoğunu sana gönderdi o şimdi biliyorum ben. Rakiplerine yazık, kim sınava girerken ablasını da yanında götürebilecek senden başka?"
Zeliha'nın gülüşü büyüdü, kollarını ağabeyine sardı. Fetih sardı sarmaladı kardeşini. Zeliha güldü, Fetih'in çenesi titrerken. Alnını bastırdı kızın başına, yüzünü gizledi insanlardan. Birinin onu da böyle kandırması gerekiyordu. En yakın zamanda birkaç dakika da olsa kandırılmalıydı. Kendi kendini kandırmak değildi ama istediği, başkası tarafından kandırılmalıydı. Zeliha gibi hissetmeliydi. Halbuki bunu yapabilecek kimse yoktu. Bir mektup vardı sadece. Her gece uyumadan önce okuyordu. Hiç olmadık cümlelerden hiç olmadık anlamlar çıkarıyor kendini kandırıyordu. İstediği bundan değildi.
Son dakikalarını öylece geçirdiler. "Gitmen lazım artık." dedi Fetih. Zeliha ayrıldı Fetih'ten ayaklandılar. Bebek saçlarını okşadı Fetih. "Burada bekliyorum tamam mı seni?" başını salladı Zeliha kimliğini ve giriş belgesini aldı.
"Tek bir şey bile senden kıymetli değil." dedi Fetih. Şakaklarını öptü. "İkimiz de seni çok seviyoruz." öpe koklaya gönderdi kardeşini sınav yerine. Kapıdan tamamen girene kadar oturmadı. Son bir kez el salladılar birbirlerine, dualarla girdi Zeliha içeri. Fetih kalktığı yere geri otururken omuzları düştü önce. Dirseklerini dizlerine bastırdı başını eğdi yorgunca.
Kırk altı gün olmuştu.
Bir ayı aşmıştı. İkinci aya gidiyorlardı.
Yutkundu, gözlerini kapattı.
"Ben de bekledim Zeliha." dedi kendi kendine. Mırıldandı durdu. Ben de bekledim. Gelir sandım. Bugün gelir sandım. Bacağının yanına koyduğu telefonlardan Zeliha'ya ait olan çaldığında başını yavaşça çevirdi.
'Burcu ablam arıyor'
Fetih daha fazla arama sesinin duyulmaması için aldı ve yanıtladı. "Efendim Burcu."
"Ah!" diye sızlandı Burcu. "Geç mi kaldım?" sınavın başlamasına yaklaşık yirmi dakika vardı.
"Yeni girdi."
"Of! İki arada bir derede görevliye teslim etmeden arayayım dedim ama kaçırdım" dedi. Daha erken aramalıydı fırsat bulamamıştı.
"Olsun." dedi Fetih sakince. "Çıkınca aratırım seni."
"Çok güzel olur. Biliyorsun, görevli olmasam ben de gelecektim."
"Biliyorum." Fetih dudaklarını ıslattı ve öylece boşluğa baktı. "Burcu sınavdan sonra birkaç gün Zeliha seninle kalsa olur mu?" belki sırası değildi ama yine de söyledi Fetih. Artık birkaç gün de olsa onu bırakabilirdi. Bırakabilir ve gidebilirdi.
Babaannesinin yanına.
"Tabi ki. Küçük bir kafa tatili yaparız. Yorgunluğunu atar. İstersen Şeftali'y..."
"Hayır." dedi hemen Fetih. "O benimle kalsın." başka türlüsü mümkün değildi. Babaannesine gidiyorsa Şeftali'yi de götürecekti. Ya da başka bir yere. Fark etmeksizin.
"Tamam sen bilirsin. Kapatıyorum ben şimdi, söylemek istediğin bir şey var mı?"
"Burcu." dedi Fetih. Soracak oldu. Konuşup konuşmadığını. Ona ulaşıp ulaşmadığını. Bir mesaj belki ya da başka bir işaret. En azından sınav için ama yapmadı Fetih. "Teşekkür ederim." dedi işin sonunda. Cevaplar ona gelmiyorsa sorular yersizdi o zaman.
"Ne demek. İki saat sonra konuşuruz." dedi ve kapattı. Fetih telefonu bırakırken kendi telefonunu aldı bu kez. Son aramasının üzerine bastı. Emir ikinci çalıştı açtı telefonu.
"Efendim ağabey."
"Edirne sınırları içinde mi hâlâ?"
Bu dünyadaki en güzel şey umut. Bir kanser hastasını hayatta tutabilir.
Bu dünyadaki en kötü şey umut. Bir kanser hastasını öldürebilir.
"Çıkmadı evinden."
Efsun'un evi. Ne saçmaydı. Fetih ve Efsun'un evi bir kere bile olmamıştı ama Efsun'un evi vardı. Fetih evsizdi. Efsun'un evi vardı.
"Zeliha girdi mi?"
"Girdi." dedi Fetih öylece. Gelmeyi hiç mi düşünmemişti? Hiç mi istememişti? En azından gelse, gelmek istese o uzaklaşabilirdi. Hiç karşılaşmazlardı. Bu bahçede Fetih yerine o oturabilirdi. Böylesi daha iyi olmaz mıydı?
"Meltem Hanım gelmedi değil mi bir daha?"
"Hayır ağabey gelmedi."
Efsun'un gittiği ilk günlerde kendisiyle kötü bir telefon konuşması yapmışlardı. Fetih'in rest çektiği, bir daha arayamayacağı kadar büyük cümleler kurulmuştu. Özellikle Fetih tarafından ama yine de birkaç günlüğüne de olsa gitmesi Fetih'i memnun etmişti. Böylesi daha iyiydi.
"Daha iyi mi peki? İyileşti mi biraz?" bakmıştır Meltem Hanım diye düşündü biraz. Kendisi kadar iyi bakması mümkün değildi ama eli değmişti en azından. Kırk altı gündür doğru dürüst iyileşemiyordu. Bensizlikten dedi Fetih kendi kendine.
Fetihsizlikten.
Bunu Efsun bilmiyor muydu? Daha niye çağırmıyordu eşini? Hastalığında ona nasıl baktığını tatmıştı. Biliyordu. Daha niye çağırmıyordu? Fetih gel ben iyileşemiyorum niye demiyordu? Her şey ilaçta bitse şimdiye çoktan iyileşmez miydi? Kaç kez eczaneye gitmişti? Kaç kutu ilaç almıştı? Niye çağırmıyordu Fetih'i? Daha kaç gece daha Fetih gitmemek için kıvranacaktı? Kaç kez daha o mektubu okuyup dizginleyecekti kendini? Kaç kez daha o yola düşüp geri dönecekti?
Niye aramıyordu? Niye gel demiyordu? Fetihsizlik miydi onu hasta eden bilmiyordu ama iyileşememesinin sebebi Fetihsizlikti. İyileşmenin yarısı bakımdı. Kim Fetih kadar ona güzel bakabilirdi?
"Ben öyle görüyorum. Bahçesiyle ilgileniyor bugünlerde. Ondan önce ekilip biçilenlere bakıyor. Sık sık yürüyüşe de çıkıyor bu arada Meltem Hanım'dan sonra. Ben daha iyi görüyorum."
Almamıştı o tohumu ekmemişlerdi o bahçeye. Büyük büyük konuştuklarıyla kalmıştı Fetih. Şimdi başkasının ektikleriyle uğraşıyordu. Onlar tek bir tohum ekmemişlerdi.
"Tamam Emir." dedi Fetih yorgunca. "Bir şey olursa ara beni. Arandaki mesafeyi de koru, hissetmesin varlığını." telefonu kapattı Zeliha'nın telefonun üstüne koydu. Bir boşluğa dalıp gidecekken az ötesinde oturan yaşlı bir kadının çantasından çıkardığı dua kitabını gördü. Fetih oturuşunu düzeltti, geriye yaslandı. Kadın okumayı bırakana kadar duruşunu bozmadı. Bir ara o da gözlerini yumdu, dua etti. Sadece Zeliha'ya değil.
Eteğimin kumaşını sıkmıştım gözyaşlarım masa örtüsüne akıyordu. "Bana bak." dedi acıyla. "Bana bak." diye tekrarladı yine. Başımı kaldırmadığımda o yerinden kalktı ve bana doğru yürüdü. Çenemden tutup kaldırdı başımı. Islak kirpiklerim yüzümü örtüyordu.
"Bize bir hayat borçlusun. Tamam mı? Bize bir hayat borçlusun. Bana, Zeliha'ya, Kürşat'a, Şeftali'ye bir hayat borçlusun. Bizi bir daha bırakıp gidersen saygımı kaybederim Efsun. Çıkar gelirim. Durmam. Çıkar gelirim. Yemin ederim sana saygı duymam. Gelirim çökerim hayatına. Alırım neyi bıraktıysan gelirim çökeriz hayatına." nefret söyleminde bile sevgisi vardı. Başımı salladım. Kabul ediyordum. Gelip çökseydi hayatıma.
"Ağlama." dedi. "Ağlama." diye tekrar etti. "Ağlama, yalvarırım ağlama." alnını alnıma yasladı. Yaşlarımı sildi. "Hadi doldur tabağımı. Karnım aç benim. Hadi Efsun'um. Ağlama."
⏳⌛
Arabayı evin hemen önüne park ederken koltuğa yayılmış, gözleri kapanmasın diye büyük bir çaba içinde didinen ve buradan ağzına burnuna vura vura sevilmelik bir profil çizen Fetih'e baktım. İzlenesi bir hali vardı ama gök gürüldüyordu birazdan yağmur bastırabilirdi. Çıkmamız lazımdı. Gece Fetih'in karnını mezelerimle doyurmasıyla ve daha keyifle rakıyı içmesiyle sürdü.
"Fetih ben ineceğim arabadan sen beni bekle tamam mı? İnme." çok dengesizdi, düşebilirdi.
Başını salladı ve burnunu buruşturdu. Gözlerini ovalarken "Tamam." dedi uslu uslu. Dişlerim kamaşıyordu bu haliyle ama irademi korudum hızlıca indim arabadan. Ben indim kapıyı kapattım ama az önce tamam dememiş gibi o da açtı kapısını. Hızlı hızlı ona koşarken "Düşersin bekle." dedim kolundan yakaladım.
"Ya Efsun." diye söylendi huysuzca. "Ne düşeceğim ya?"
"Tabi efendim. Sarhoş da değilsinizdir kesin."
"Cık."
Kolunu omzuma attım belini sıkıca sardım. "Ver yükünü biraz bana."
"Hayır sen ver."
Gök yeniden gürledi ve yanlış hissetmiyorsam yağmur çiseliyordu. Sarsak birkaç adım attık ve en azından bahçe kapısından girdik. Gözüm istemsizce kedi yuvasına kaydı. Önü açıktı, yağmur az da olsa girerdi. Örtmem lazımdı. "Fetih bir dakika düşmeden durabilir misin?" dedim. Baktığım yere baktı ve yine burnunu kırıştırdı.
Ya sabır.
Başını salladı birkaç kez. Ben de ona güvendim ve yavaşça bıraktım ve kedi yuvasına doğru koşar adım gittim. Köşede duran yağmurluk sayılabilecek şeyi açarken aniden kedi yuvasının yanına çöktü bir beden.
"Fetih sakın oturma yere." dedim ama artık çok geçti. Oturdu dizlerini kendine çekti ve başını dizlerine yatırıp yuvaya baktı. "Kaç tane yavrusu var?" diye sordu bakışlarımı umursamadan.
"Dört."
Gözlerini yumdu, hızla devam ettim işime. Soğuk yerde oturuyordu.
"Serçe ile dört yavrusu."
"Ne?"
"Sana demedim."
Alt dudağımı ısıra ısıra devam ettim. Duymuştum. Mırıltılar duyuyordum ama içerideki kedilerden mi yoksa Fetih'ten mi geliyor anlamıyordum. Başımı biraz yaklaştırıp kedilere baktım. Annelerini emiyorlardı ve sanırım mırıl mırıl konuşanlar bunlar değildi. Fetih'e baktım bu kez. Mırıl mırıl... Konuşmuyordu. Kelime telaffuzu yoktu. Bir ritim tutturmuştu. Şarkı mı söylüyordu?
Evin üzerini örttüm ve yavrulara son kez bakıp Fetih'e uzattım elimi. Kafası o kadar güzeldi ki elimi görmedi bile. Mırıldanmaya devam etti. Öyle ki ritim bana tanıdık geliyordu bir an. Çıkaracak gibi oluyor çıkaramıyordum.
"Fetih gel." dedim ve elini tuttum. Başını kaldırdı bana baktı. Boşta olan elini yere bastırarak ayaklandı ve bir an bedenlerimiz birbirine çarptı, sarsıldım. Bir ışığa maruz kalmış gibi kısılmış gözleri çatık kaşlarıyla beni izledi ve mırıldanmaya devam etti. Kesinlikle tanıdıktı.
Bu kez kendi iradesiyle elini boynuma attı, kolunun altına aldı beni. Kapıyı açtım hızla ve yağmur başlamadan eve girebildik. Kapıyı benden önce davranıp o kapattı ve sırtını da yasladı.
"Yoruldun mu?"
"Senin Allah'ın yok mu?"
"Efendim?"
Gözlerini yumdu, sırtı kapıya yaslı durdu öylece ayakta. Onu çekiştire çekiştire himayem altına aldım yine. Şarkı söylüyordu artık emindim ama daha çıkaramamıştım söylediği şarkıyı. Yavaşça yatağa oturttuğumda onu, üzerimdeki kabanı çıkarmak için bir adım geriye gidecektim oldum ama ellerimden sıkıca tuttu.
"Efsun Efsun," diye ikiledi. "gitme." dedi telaşla. Onun kadar sıkabildim mi bilmiyorum ama artık ellerimiz bir olmuştu.
"Gitmiyorum," dedim ona eğilip. Yüzlerimiz denk düştü baygın bakışlarını yüzümde gezdirdi. "buradayım kabanımı çıkarac..."
"Yârin gözü yüksekte," dedi ve sanırım parmak sallamak istedi ama ellerimiz bir olduğu için elimizi sallayabildi havada. Gözüm yüksekte değildi sadece başım ayakta olduğum için biraz yukarıda kalıyordu. "benim bir kuru aşkım var." gözlerim küçüldü, iki kaşımın ortasında bir çukur oluştu. Şarkı sözü müydü bunlar?
"Avare oldum," dedi ve kollarımızı iki yana açtı. "serseri oldum terki diyarda. Senin Allah'ın yok mu?" yeniden tekrar etti. "Kara vicdanlı yâr, senin Allah'ın yok mu?"
Ellerimizi ayırmak ve sakallarını sevmek istedim ama ellerimizi ayırmak zor geldi bana o an. Sıkı sıkıya tutmuştu. "Var, olmaz olur mu?" dedim sadece. Ben eğildiğim yerde duruşumu dikleştirirken bedenime doğru yaklaştırdı başını ve alnını karnıma yasladı.
"Yârin gözü yüksekte benim bir kuru aşkım var." diye devam etti.
"Yârin gözü yüksekte değil." karnımın üzerinde söyleniyordu. Ellerimiz ayrılmamıştı.
"Benim bir kuru aşkım var." diye sayıkladı. "Yağdı saçlarıma lapa lapa kar, senin insafın yok mu zalim?" defalarca kez zalim olduğumu söyledi durdu. Hiç müdahale etmedim. Söylemek istiyorsa sabaha kadar dinlerdim. Ayağa kalkmak istediğinde bir adım geriye itti beni ve bedenimi süzdü.
Ellerimizi yavaşça ayırdı, yüzümü avuçladı. Bir adım fazla geldi ona geri yaklaştı yine. Ayakkabılarımızın ucu birbirine çarptı başını bana doğru eğdi yüzlerimiz dip dibe kalana kadar. Burnumu burnuna sürttüm biraz. İstemsizce. Parmak uçları yüzümde geziniyordu. Kirpiklerimden dudaklarıma kadar parmakları dokundu her bir yere.
"Göz değil nakış mübarek." dedi ve benim yaptığımı o da yaptı. Yüzlerimizi birbirimize sürtüyorduk. Bu bir özlem belirtisiydi eskiden de yapardık. Hatırlıyordum. "Bendeki aşk değil ibadet." saçlarımı ağır hareketlerle omuzların gerisine itti. Maşalı saç uçlarım aşağı doğru döküldü. Alnını alnıma bastırdı, parmakları gerdanımda süzüldü.
"Efsun." diye fısıldadı. "Seni özlemek ne demek biliyor musun sen?" eline versem bir bardak suyu tutamayacak halde sanırdım ama aniden belime elini öyle bir bastırdı ki ayaklarım sabit kaldı ama vücudumuz bütün gece tokuşturduğumuz kadehler gibi birbirine çarptı.
"Hayır bilmiyorum." dedim kısık sesle. Seslerimiz üst üste binecek kadar yakındı çehrelerimiz. Fetih'i özlemek ne demek biliyordum ama.
"Tek parça değil." dedi. Ve az önce adını sorsam söyleyip söylemeyeceğine emin olamadığım adamdan cümleler çok net dökülüyordu. Ya tahmin ettiğim kadar sarhoş değildi ya da sarhoşluk iradesini ona tamamen kaybettirmiyordu. "Yüz parça." dedi. Kabanımı omuzlarımdan itti, blazer ceketimle kaldım. "Yüz parça. Efsun'u özledim bittiyle olmaz." boğazında bir şey takılı kalmış gibi zorlukla yutkundu. "Efsun'un çillerini özlüyorsun." yüzümdeki çillere dokundu. "Benlerini özlüyorsun." dedi ve parmakları bu kez açıkta olan benlerime kaydı. Ulaşabildiklerini sildi süpürdü elleriyle. "Çok özlüyorsun." bu benlere açılan bir parantez oldu.
Burnunu yanağımdan sürte sürte boynuma kadar ulaştırdı. Ellerimdeki soğukluğu Fetih'in ensesine bastırdığımda anladım. Titrediğimi de ona tutunma ihtiyacı hissettiğimde. Fetih yanı başımdaydı. Bana ondan başka kimsenin bu kadar yakın olamayacağı bir konumdaydı. Geriye kalan ömrümde Fetih'ten başka kime açabilirdim sinemi böyle? Fetih'le iç içeydik ve bu da mucizeviydi. Aylar önce seviştiğim bir adam değilmiş gibi şimdi bana mucize gibi geliyordu. "Kokusunu özlüyorsun."
Ceketin üzerindeki eli kumaşı aştı ve çıplak belimi yakaladı, tenimi avucunun içinde sıktığında gözlerimi kıstım dudağımı ısırdım. "Velhasıl bedeni özlüyorsun." boynumdaki dudakları minik minik öpücükler kondurmaya başladı. Bedenimde bir titreme geçti, saç diplerimde iğnelenmeler. Gözlerim tamamen geçti kendinden dudaklarını hissettim. Fetih'in arsızca değil bizzat hakkı olanı yapar gibi bedenimde dolanan ellerine bıraktım kendimi.
Tam da içinde olduğumuz bu an hiç hafife alınacak gibi değildi.
"Tenini özlüyorsun." dedi ve blazer ceketimi de itti omuzlarımdan. Braletimle kaldım.
"Fetih çok sarhoşsun." dedim. Beni öldürecek gibi bakacak sandım, beyne kan sıçratacak bir cümleydi ama heyecan mı kurdurdu bana bunu yoksa telaş mı bilmiyordum. Belki de yarın hatırlamazsa diye korktum.
"Sarhoş olunca kocan olmuyor muyum?" dedi ama o. Hiç öyle öfkeli de bakmadı. Alkolün gerçekten dizginleyen, hafifleten bir özelliği vardı. Yüzünde çarpık bir gülümseme, çenesi dik gözlerime baktı.
"Oluyorsun ama ben sarhoşke..."
"Sarhoşken sen benim karımdın ama ben senin kocan değildim." dedi ve konuyu noktaladı. Başka bir şey söylemesine gerek kalmadı. Braletin askılarını omzuma doğru itti ve açık seçik benim kulaklarımdaki uğultuyu arttıracak kadar göz gezdirdi açık tenimde.
"Bu sütyen." dedi parmakları ite ite açtığı tenimi yokluyordu.
"Hayır bralet."
"Yani sütyen." dedi. Sarhoş Fetih'le muhatap oluyordum şu an. "Tüm gece dikkatimi dağıttın."
Dikkatinin dağılmış hali miydi?
"Öyle yaptım." dedim doğrusunu savunmadan. Ensesindeki ellerim yanaklarına ulaştı. Sakallarının avuçlarıma batmasını çok seviyordum. "Çok dağıldı mı dikkatin?"
"İflahım kurudu."
Dudaklarımı dudaklarına bastırmak istedim ama izin vermedi. Bütün elini çeneme sardı yüzüme baktı.
"Efsun çok özledim." diye sayıkladı. "Efsun çok özledim!" diye isyan etti. "Efsun çok özledim..." diye yakındı.
Yüzüme minik minik buseler kondururken "Yedi ay." dedi. "Yedi ay on sekiz gün oldu, zalim." dün öpmemişiz gibi birbirimizi vuslat henüz onun için yaşanmamıştı. "Efsun'u özlemek yüz parça." hangi cümle bana kuruluyor hangi cümleyi kendine söylüyordu anlayamıyordum artık. "Tenini de özlüyorsun."
Siyah gömleğinin düğmelerine ulaştım ama o kadar çoktu ki kaça kadar tahammül edecektim bilmiyordum. "Kaldığım odadaki duvarın dili olsa da konuşsa Efsun." dediğinde kaçıncı düğmeden durdum bilmiyordum. Kalbi elime çok yakın bir yerde atıyordu. Bu kurduğu cümleyi empati kuramasam da tekte anlar mıydım?
"Duvarların dili olsa da konuşsa." dedi kendini bana bastırırken. "Ya bu odanın dili olsaydı Efsun?" sesindeki erotizm kanımı kaynattı. Kulaklarım yanıyor, ellerim ve ayaklarım üşüyordu. Vücudumdaki müthiş tezatlık beni yerle yeksan ediyordu.
Tam da içinde olduğumuz bu an hiç hafife alınacak gibi değildi çünkü bu anın çok gece hayali kurulmuştu. Bazen isteyerek bazen istemeyerek. Arkadaki yatakta çok kıvranılmıştı. Fetih'i özlemek de tek parça değildi.
"Söylesene Efsun, bu duvarların dili olsaydı..."
"Adını sayıklardı."
O beni belimden tuttu ben onu yatağa ittim ve ikimiz de aynı anda devrildik yatağın üstüne. Dudaklarımız kavuştu, ben onun üzerindeyken başından itibaren tutkulu başlayan bir öpüşmenin içine düştük. Siyah gömlek nasıl bana tepkiyse benim de tepkim gecenin sonunda geldi düğmelerini sökerek açtım. Eksi bir siyah gömlek hanesine yazıldı. Yatakta alt üst olduk, bu kez o üzerime geçtiğinde söktüm attım gömleği üzerinden. Yarın büyük bir mutlulukla kedilerimin altına serecektim.
Benim elim kemerine onun eli saçlarıma gitti. Saçlarımın arasına hoyratça daldırdığında avucunu "Çok özledim." diye sayıkladı. Kemerini açabildim ama çıkarmadım ellerim çıplak gövdesine daha fazla direnemedi. Kırmızı ojeli tırnaklarımı kaslarının üzerinde boylu boyunca gezdirdim, o nasıl yapıyorsa bel boşluğunu ben de sıktım ama benim tırnaklarım da uzundu. İnledi, dokunuşları daha da sıkılaştı onu üzerimden itmek istedim ama fazla zarif davrandım. İzin vermedi.
Kursta tamamen kendimi koruma amaçlı öğrendiğim hareketle zarafeti bıraktım ve yine alt üst ettim bedenlerimizi. Bu hamleyi bir gün yatakta kullanacağımı hiç hayal etmemiştim. Delicesine öpüşüyor bir an bile bırakmıyorduk dudaklarımızı. Fetih'in şaşkınlığı görmezden gelinecek gibi değildi, ağzından çıkan sesler bile değişti. Öpüştüğümüz noktadan gülümsedim. Onu bilmem ama benim çok hoşuma gitti.
"Fiziksel gücünün bana yetmesi için kırk fırın ekmek yemen gerekiyor demiştin." dedim nefes nefese. Beni itip üste geçmeye çalıştı ama tek elimi en doğru noktaya bastırdım ve kalkışını engelledim. Tüm gücümü kullanmama gerek yoktu doğru zamanda doğru hamleler yapmak önemliydi. Evet eski milli sporcu hocam bunu söylemişti bana. "Birkaç aylık kick boks eğitimime bakar, tek hamlemle yerde olursun demiştim."
Yerde değil altımdaydı.
Ve ben bu cümleleri yatakta kullanacağımı bilsem o an ne hissederdim bilmiyordum. O zamanki Efsun'un karşısına oturup söylemeyi çok isterdim.
Neye uğradığını bilmeyen yüzüne yaklaştım dudaklarımızı yeniden bastırdım birbirine. Sağ ellerimiz birbirine kenetlendi aynı anda inledik. Bir yatağın içinde değil bir ateş çemberinin içinde sevişiyorduk sanki.
Biz Fetih'le sevişiyorduk. Bu da mucizeviydi.
Braletimi üzerimden çıkardı attı, dudaklarını ayırdı benden ve göğüslerime giden bir yol çizdi. Boynum benlerim dudaklarına esir oldu, göğüslerim tamamen ağzına. Kendimden geçmem tam da o saniyeler de başladı. Bileğimdeki güç ise elimi tutup gittiği yerle çekildi. Kalkmaması için uyguladığım baskıyı unuttum, kasıklarındaki ince tüyler diken diken olmuştu ilk bunu hissettim. Dokunduğumuz sertlikle ondan çıkan boğuk sesler benden çıkan tiz sesleri bastırdı, bedenim tamamen kendini kaybetmişken aniden elimi bıraktı ve başımın arkasına yerleşti. Ne olduğunu anlayamayacağım kadar kısa sürdü ters düz olmamız. Sırtım çok sert çarptı yatağa, başımı o korudu, bir an gözlerim döndü neye uğradığımı şaşırdım.
Koca elini yine çeneme sardı. "Ben seni el kaldırmadan yerle yeksan ederim. Vurucu olmayan bir hamlemle yerde olursun. Bu eğitim almış bir insana çok aşağılayıcı gelir demiştim." dedi. Bileğini sıktım nefes nefese ona baktım.
"Sen sarhoş değilsin." bunu hatırlaması mantıklı değildi.
"Ben sana sarhoşum."
Dirseğini başımın yanına bastırdı ve dibime kadar girdi. "Bu gece duvarların dili sen ol." dedi. Dudaklarımızı okşuyor geri çekiliyorduk. Kumaşa rağmen kendini bana sürttü. Vahşi bir istekle altında kıvranıyordum. Fetih'i özlemek de tek parça değildi.
"Fetih."
"İşte böyle." parmaklarını önce dudaklarıma sonra dişlerime sürttü. Gözleri o kadar hipnoz ediyordu ki dişlerimin sivri tarafını parmaklarına sürtmekle kalmıyor izin vermese de ısırmaya çalışıyordum. Parmakları benim ağzımla ıslanırken eli eteğime gitti fermuarını çözdü.
Ellerimizle başladık. Canilik mi ya da bu da özlemden mi bilmiyorum ama ellerimizle eziyet ettik dakikalarca birbirimize. Sırılsıklam olmuştum. Her anlamda. Fetih'in alnında parlamaya başlayan ter damlaları vardı. Kemikli ince uzun parmakları vücudumun hiçbir ayrıntısını unutmadığını belli ederek en zevk aldığım noktayla uğraştı.
Kafamı defalarca kez yatağa vurdum. Gözlerimi sabit tutamıyordum, tavan üzerimize doğru akıyordu. Nereden zevk aldığımı unutmayışı ve fark edişim onun yüzüne buseler kondurmamla taçlandı. Benim her dokunuşumsa canından can kopardı sanki. Avucumun içinde kalbi nasıl atıyorsa dokunduğum uzvu da atıyordu. Her hamlem onu çileden çıkardı. Sesi ertesi sabah kısılacak diyeceğim kadar gürleşti zaman zaman.
Aylardır yaşanmayan bir birliktelik nasıl heyecanımızı ilk günkü hale getirdiyse birleşmemizi de aynı noktaya getirmişti. Yeterince ıslansam bile bunu o da fark etti ben de fark ettim. Yavaşladık bir an. Yüzündeki merhamet ilk gecemizi aratmadı. Saçlarımı okşadı, saçlarını okşadım. Bu ayrıntı bile zamanla bize zevk verdi bütün gece araya tek bir şey almadık. Sadece o ve ben vardık. Defalarca kez tekrar etti bu anlar. İçinde olduğumuz anı bozacak ya da yarım bırakacak hiçbir şeye girişmedik. Tenim tenine doydu.
⏳⌛
Gece yıkasam bile hiçbir şey sürmediğim, öylece bıraktığım saçlarıma rutin bakımımı yaparken hâlâ nemli sayılırlardı. Gece dediğime bakılmamalıydı, sabaha karşı ancak girebilmiştim banyoya. Peluş toz pembe saç bandını da taktım ve çıktım banyodan. Üzerimde sincaplı pijama takımım ve polar ceketim vardı. Edirne'ye kış gelmişti, sonbaharı yoktu zaten. Evin derecesi yüksek olsa da rehavete kapılmıyordum ama sadece evin içinde. Dışarı çıkarken kombinimden ödün veremiyordum.
Açık olan banyo kapısından çıktım ve elim belimde bir Fetih'e bir saate baktım. Öğlen on ikiye geliyordu ve hâlâ çok derin uyuyordu.
Yatağımdaydı.
Gülümsedim.
Dün geceye kadar benim için sadece yataktı. Şimdi yatağım. Yatağımız.
Elmacık kemiklerim belirginleşti, dudaklarımı öne doğru büzdüm. Kimden gizlemeye çalışıyordum ki sırıtmamı? Bu düşünce dank edince öylece koyuverdim ve sırıta sırıta Fetih'i izledim. Hem yorgunluk hem alkol derken hiç uyanacak gibi değildi. Bahçeye çıkıp kedilerimi kontrol etmem gerekiyordu ama uyanınca beni yanında göremez diye gitmiyordum.
Perdeleri açtım, olduğu kadar güneş içeri doğru süzüldü. Yatağa yaklaştım, kalkarken ne kadar dikkatliysem şimdi o kadar da dikkatsiz. Uyansın istiyordum artık. Saçlarım yüzüne dökülmesin diye biraz ittim ama dökülesi varmış yine yüzüne değdi. Elimden geleni yaptım ama ben. Saçlarım Fetih'i özlemiş olabilirdi ben ne yapabilirdim ki?
Saçlarını parmaklarımla taradım, birbirine karışmıştı. Karıştırmış da olabilirdim bilmiyordum. Emin olmadığım bir konuydu. Sigara içmemek özellikle cildine iyi gelmişti. Ten renginden, canlılığına kadar. Daha sağlıklı duruyordu yüzü. Saçlarına düşmüş birkaç beyaz teli okşadım. Sanırım saçlarım burnunu huylandırdı, yüzünü astı ama saçlarımı almadım yüzünden. Biraz daha sokuldum ona. Rahatsızlığı biraz daha arttı başta ama sonra ne oldu bilmiyorum ama o kurtulmak için çabalayışı son buldu.
Kaşları çatık, kokladı. Yavru bir köpek gibi bana sokuldu ve bir kez daha kokladı.
Kokumu almıştı.
Yüzünü gözünü mıncırmamak için o kadar zor tutuyordum ki kendimi... İçeride Karabaş hiç durmadan şakıyordu. Başımı yanına bıraktım ve yavru köpek oluşunu izledim. Gözlerini açmadan konuştuğunda içten bir sıçrama yaşadım ama çabuk toparlandım.
"Utanmıyor musun?" dedi.
"Ne?" baş parmağımı damağıma bastırdım. İnsan önce gözlerini açardı. Ödüm kopmuştu.
"Utanmıyor musun?" diye tekrar etti. Saçlarım yeterince uzun olmadığından yatağa yatıp üzerine yatamıyordu devamlı yastığa kalıyordu. Sesi biraz kısıktı. Biraz...
"Neyden?"
Gözlerini açmadan burnunu saçlarıma bastırdı. "Bensiz duş almaktan." yanağını avuçladım burnuna minik minik buseler kondurdum. İçimde bir varlık yerinde durmuyor oradan oraya koşturuyordu. Tutamıyordum.
"Fetih Bey Fetih Bey, burası Edirne." dedim. Gülümsüyordu. Gizlemeye çalışıyordu ama görüyordum. "Gün erken başlar. Erken kalkan sınırı bile geçer bu şehirde. Öyle bu saatlere kadar uyunmaz, iş bekler." koynuma doğru sokuldu, tenimle temas etmek için pijamamın önünden bir iki düğme daha açtı. Yüzümü sineme bastırdı.
"Efsun." dedi kendini sıkıştırdığı yerden. "Biraz böyle dursana." dedi. O öyle söyledi ya ancak öyle çektim saçlarımı yüzünden gözünden. Huylanmadan dinlensin istediği yerdi diye. Yanağımı saçlarına yasladım sessiz sakince sevdim sadece.
Fetih yatağımdaydı, saçlarını seviyordum.
Tek konuşan Karabaş'tı.
Dakikalarım şükürlerle geçti, yeniden uyudu sandım koynumda. Solukları çok dingin ve düzenliydi. Uyuyakaldı, uyandırmak da olmaz diye düşünüyordum. Hiç kıpırdamayayım da uyanmasın hesapları yapıyordum ben.
"Bu niye susmuyor?" dedi huysuzca.
"Sabah oldu çünkü şarkı söylüyor." benim bu saate kadar çoktan onu kafesinden çıkarıp sevmem gerekiyordu ama henüz karşılaşmamıştık. "Güneşin doğuşunu müjdeliyor."
"Güneşin doğuşunu mu müjdeliyor?" dedi çok absürt bir şey söylemişim gibi.
"Evet." dedim neşeyle. Karabaş'ın sesi benim için artık rutindi. Duymasam eksik hisseder huzursuz olurdum. Buna en kısa zamanda Fetih'in de alışması gerekiyordu.
"Akşam da susmuyor. O zaman da ayın doğuşunu mu kutluyor?" gözlerini açmadan daha kuşumuza sarmıştı. Dönmüştük en başa artık başrolde Şeftali yoktu.
"Aslında o senin geldiğini anladı, ondan bu kadar enerjik. Anlıyorum ben onu. Sesinden bile belli. Karabaş seni biliyor Fetih ve enerjini ilk andan aldı. Bak sen geldiğin için belki de bu kadar kuvvetli ötüyor. Gerçekten müjdeliyor gelişini." sessizce durduk ve o sese kulak kesildik. Biraz odaklanırsa o da anlayabilirdi. Ve odaklanıyordu galiba...
"Bu her sabah böyle öterse Şeftali bunu tavada iki çevirir kahvaltı niyetine yer. Haberin olsun."
Söylediklerinin bende ne kadar etkili olduğunu unutmuş olacak ki böyle konuşuyordu. Gözümün önünde tavada çevrilen Karabaş geldi ve kaşık Şeftali'nin elindeydi.
"Fetih yapma lütfen." dedim sıkıntıyla. "Gerçekten. Tetikleniyorum. Kafamda canlanıyor, korkuyorum yaşanırsa diye. Yapma böyle." bir sabah uyandığımda Fetih'in dediği gibi kahvaltı olursa ne yapacağımı bilemezdim. Karabaş belki Şeftali gibi doğar doğmaz elime düşmemişti onu emzirmemiştim, kakasını yaptırmamıştım ama onun kadar kıymetliydi. Biri sağ gözümse diğeri sol gözüm gibiydi.
Kafamdaki görüntüleri atmaya çalıştım Fetih koynumdan çıktı ve titreyen sesimin yüzümdeki yansımasına baktı. Ciddi olduğumdan emin değildi belki ama çok korkunç şeylerden bahsediyordu.
"Tamam." dedi yumuşak sesle. "Tamam abartıyorum ben. Halledeceğiz bir şekilde. Öğrenecekler aynı evde yaşamayı. Gel buraya." beni sarıp sarmaladı, kafamdaki görüntüler onun beni öpmeleriyle dağıldı. Yanağımı yanağına yasladım serçe parmağından tuttum fark etmeden.
"Siyah gömleğimi beğenmedin galiba." dün duşa girmeden önce üzerimde o vardı.
"Ben siyah değil beyaz gömlek severim." dedim açıkça. Siyah gömlek giymeyi en kısa zamanda bırakmalıydı. Ya da ben bir daha ona siyah gömlek giydirmemeliydim. "Bir de onun düğmeleri kopmuş."
"Allah Allah nasıl oldu ki o?"
"Hiç bilmiyorum inan. Ben de sonradan fark ettim." dedim sahte bir hüzünle. "Neyse boş ver, sakın üzülme ben sana onun yerine beyaz gömlek alırım. Sakın üzülüp ağlama, sil gözyaşlarını. Bir gömlek n..." karnıma dokunan ellerle şekilden şekilde girdim. Gıdıklıyordu!
"Fetih!" diye bağırdım istemsizce. "Ağlama alt tarafı bir göm..." kahkaham odada yaklaştı kendimi yataktan atma pahasına gıdıklanmaktan kurtulmak istedim orta yere çoktan seçmişti. "Tamam tamam şaka yaptım!" yorganın altına girmeye çalıştım, yataktan atlamayı denedim, onu yataktan devirmek için çabaladım ama hayır bir taraftan gıdıklanmak bir taraftan delirmiş gibi gülmek ve bunları yapmak mümkün değildi. Benim gülüşüm de onu gıdıklıyormuş gibi o da gülüyordu. Ben nefessiz kalana kadar devam etti buna. İşin doğrusu kafamı oraya buraya çarpınca.
Üstten bir bakışla pijamamı ve içindeki beni süzdü. "Sen dünyadaki en şansız kadınsın." dedi. Hayır bu dünyadaki en saçma cümleydi.
"O niyeymiş?"
"Gece giydiğiyle iflahını kurutan kadın sabah sincaplı bir şeyler giyip kafayı yedirtiyor sana ve bu ikisi aynı kişi." dedi. Benden mi bahsediliyordu. Suçlu ama güzel bir suç işlemiş. "Sen bunun ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceksin." dedi. Onun üstü çıplaktı. Gözlerimi kırpıştırdım ve tenine baktım.
"Sana bir sincaplı pijama takımı alırsak ben de bunun ne demek old..." tekrar gıdıklandığımda ağzıma sürgü çektim o da geçen seferki gibi devam etmedi. Dudaklarımı büzdüm, birbirimizi izledik.
Buradaydı.
"Sen güzel bir duş al, temiz havlu koydum ben. Ben kedilere bakıp kahvaltı hazırlamaya başlayayım."
"Beraber mi?"
"Kahvaltı beraber."
"Duş?"
"Sonra ama şimdi çocuklar aç yemek bekler." saçlarım bir daha ıslanırsa, duştaki zamanı da hesaba katarsak anne kedi ve yavruları için çok geç olurdu. Gözlerimin içine içine bakıyor beni manipüle etmeye çalışıyordu. Onu öpe öpe kaldırdım banyo kapısına kadar götürdüm. Evet tam olarak öperek yaptım bunu.
***
"Neden laktozsuz peki?"
Havlunun altından sesi boğuk boğuk geliyordu ama duyabilecek kadar yakındım. Elimdeki küçük havluyla saçlarını kurularken bacaklarını açmış beni o boşluğa almıştı.
Fetih'in saçlarını kurutuyordum. Hayal değildi, her şey gerçekti.
"Annenin sindirimini korumak için. Yani şimdi kabul etmediği bebeğini süte bandırdım." evet tam olarak bunu yapmıştım. Üstüne iki yumurta ve aldığı kadar da un koyarsak bir kekimiz olabilirdi. "Anne de onu yalaya yalaya bebeği kabul edecek. Yani umarım. Bu da demek oluyor ki o sütü içecek. Laktoz kedilerde ishale neden olur. Kaş yapalım derken göz çıkarmayalım diye."
Her bir saç tutamını evde makine yokmuş gibi havluyla kuruluyordum. "Kabul edecek gibi duruyor mu?"
"İşte az önce gittim yanlarına köşeden köşeden de olsa bebek emiyordu, annesi itmemiş demek ki. Ben yine bir kafasına göbeğine süt geçtim, daha çok yalasın da aralarındaki bağ artsın diye. Bence kabul ediyor." ellimdeki havluyu köşeye bırakıp saç kremimi aldım. "Aslında yavrunun bir hastalığı olsa ben alacağım zaten ama yok. İyi ama demek ki işte anne diğerlerine göre yaşama ihtimalini daha az görüyor. Ona da kızamıyorum hiç. Çok güzel bir anne. Hamileyken görmem lazım pıtı pıtı dolanıyordu bahçemde. Çoğu kişi kendi çevresinde doğurmasın diye hep kovuyordu benim bahçeme geliyordu."
Saç kremini diplerine getirmeden saçına şekil vermeyi ihmal etmeden sürdüm. Saç mistini de biraz uzaklaşıp sıkarken artık saçlarımız neredeyse bir kokuyordu.
"E tabi baktı burada sorun yok doğurayım dedi. Bahçe güzel, yer rahat. Bakan var. Diğerleri devlet hastanesiyse burası özel konforunda."
Sanırım güzel bir şey söylüyordu sesi imalı olsa da. Elimdekileri bırakıp nemlendiricimden aldım kapağını açıp parmağımın ucuna alırken "O ne Efsun?" diye çıkıntılık yapması geç olmadı. Nemlendiricimi değiştirmemiştim, ne olduğunu biliyordu. Unutmuş olmasına da ihtimal vermiyordum.
"Nemlendirici." dedim yine de ve yüzüne bol keseden sürdüm.
"Ne gerek var ki ona?"
"Burası Edirne, havası kurutur insanı. Sen karışma benim işime." yüzünü yukarıya doğru gere gerek, işin doğrusu yüz yogası hareketleriyle kremi sürdüğümde yaptığım hareketler hoşuna gitti. Çatık kaşları düzeldi, bir süre hiç kesmeden devam ettim. Rahatlatmıştı onu. Göz altı kremimi de aldım onun gözleri kapalıyken minik minik sürdüm.
"O ne?" dedi gözlerini açmadan. Nasıl fark etti ben de bilmiyordum.
"Göz altı kremi." kapitalizm üzerinden birkaç cümle kurar ve bana laf çarpar sandım ama sadece gülümsedi, sessiz sessiz bekledi. Ellerini de nemlendirdim, onlara da masaj yaptım öyle bitirdim işimi.
"Tamam," dedim ve avuçladım yüzünü yukarı kaldırdım. Öyle bir haldeydim benim de çenem havalandı. "bebek gibi oldun." avuçladığım yanaklarından öperken yüzündeki rahatlamayı görmemek mümkün değildi. Kollarını bacaklarıma sardı önce, sonra tamamen kucağına çekti beni. Hiç konuşmadan sadece öpüşüp koklaşmayı, birbirimize kur yapmayı, sırnaşmayı özlemek içilen su, yenen ekmek kadar haktı. Ve bunların sabah olması sinemde demlenmiş özlemin bir parçasıydı. Ve böyle bir anın yarattığı sarhoşluk baldan daha tatlıydı.
***
"Üç gün sonra Arzu Hanım'la da bir görüşmem var. Bu kadının bana ihtiyacı yok, herhangi bir şey katmayacağım belki de ona ama tamamen sosyal dayanışma projesi olarak bakıyor diye düşünüyorum ben. Lakin Arzu Hanım'ın bana sağlayacağı prestij ve network Ayşe Hanım'dan çok daha fazla. Türkiye girişimci kadınlar listesinde başı çekiyor. Eli kolu çok daha uzun, ismi biliniyor."
"Ama?" dedi tam olarak bir seçim yapamadığımı farkında olarak. Önüne bir sürü kâğıt sermiştim şimdi Arzu Hanım'ınkine bakıyordu. Hatta eline kalem almış bazı yerlere işaret bile koyuyordu. Evet aradığım kan buydu.
"Ama Ayşe Hanım da bir o kadar bizden. Yani bizden derken istihdam sağlamak istediğim dezavantajlı gruptan." altta kalmış kâğıdı çekip aldım ve Fetih'in önüne koydum. "Büyüklük konusunda Arzu Hanım'ın yanından geçemez ama amaç bakımından tam olarak örtüşüyoruz. Özgeçmişi yazıyor. Direkt kadınlar değil belki ama yine dezavantajlı gruplar. Uzun seneler boyunca evsizlere yemek ve kişisel bakım, çamaşır, banyo yardımı projesiyle gitmiş. Aslında bakarsan bir tane lokantası var, üst katı çamaşırhane. Geçmişi ve yaşadığı şeyler de ortada."
"Duygusal yaklaşmak istiyorsun yani."
"Hayır." dedim hemen. Omuzlarım düştü. "Evet." başımı eğdim ve sıkıntıyla soluklandım. "Bilmiyorum."
"Duygusal yaklaşıyorsun, profesyonel olsan Ayşe Hanım'ın kağıtlarını alttan çıkarmazdın. Diğer kadına nasıl ulaştın sen?" diye sordu. Sanırım özgeçmişini okudukça ve muhtemelen daha çok restoranlarından birinde yemek yediği için neyin ne olduğunu biliyordu.
"Bir şekilde araya büyük insanlar soktum diyelim." dedim. Fetih benim neler yaptığımı, bazı şeylere ulaşmak için neler karıştırdığımı bilseydi bir tansiyon aletine daha ihtiyacımız olabilirdi. "Sen Arzu Hanım diyorsun yani? Bir taraftan çekincelerim de şu yönde var. Zamanla konuştuğumuz şartlardan sapmak isteyebilir. Bundan korkuyorum ben. Girişimci bu kadın. Benim amacım ne? Kadın sığınma evinde belli bir zaman geçirdikten sonra kadınlara istihdam sağlamak. Ekonomik özgürlüğün kapısını aralamak. Bu kadın zamanla bana bu kriteri esnetelim diyebilir."
"Demeli zaten." dedi. Kaşlarını çattı ve kağıtlarını elinden bıraktı. "Efsun niyet güzel ama çok dar. Hadi diyelim işler yürüdü gitti. Ki Arzu Hanım'la bu mümkün. Nereye kadar sadece kadın sığınma evinde kalmış kadınlara istihdamı sürdüreceksin? Tamam bir şubeyle iki şubeyle bu mümkün belki ama..."
"Türkiye'de 143 tane sığınma evi var. Her şehre neredeyse iki tane düşüyor. Bence yeterli bir sayı."
"Ya işlev? Tahsil, yetenek, iş gücü? Herkes çalışmak istemeyebilir, seni yarı yolda bırakabilir. Kaldı ki ben buna tamam demiyorum." dedi elinin tersini kâğıda vurdu birkaç kez.
"Çok riskli bir durum bu. Beş kadın çalışıyor sadece şu anki yerde, her ay birinin ailesiyle uğraşıyorsun. Haberim var. Bu yaptığın seni hedef haline getirir. Kadın evinden kaçacak başka bir yere sığınacak kadar risk altında. Zamanı dolunca oradan çıkıyor ve aylar önce kaçtığı yere meydan okuyacak konumu geliyor artık bir işi var diye. Üstelik görüştüğün avukatlar da var, ben onları da biliyorum. Yani aynı insanların dava kısmında da varsın. Her şeye dahil ediyorsun kendini. Tamam ben bunlar kötü demiyorum. Tamam çok güzel ama bencil de olmak zorundayım. Benim karımın canı kimsenin canından daha kıymetli değil. Kendini hedef haline getiriyorsun."
"Sonunu düşünen kahraman ola..."
"Efsun beni ciddiye al." diye dik dik konuştu. Gözlerimi kaçırdım ve bacağımı sallamaya başladım. Hiç hoşuma gitmeyen şeylerden bahsediyordu. "Olayın çok tozpembe yanından bahsediyorsun diğer tarafını görmüyorsun. Bakıyorsun ama görmüyorsun. Sen de farkındasın. Öyle şeylerin içine atıyorsun ki kendini hangi taşı kaldırsa insanlar altından sen çıkacak konumdasın. Ben buna tamam demiyorum. Diğer insanlarınki cansa seninki de can."
"Kimse bana hiçbir şey yapamaz." dedim inatla. Belli bir süre yapmak isteyenler olabilirdi ama bir şeyler büyürse bu kırılırdı. Ayrıca hedef ben değildim. İlk sırada hiç değildim.
Ellerini birbirine çarptı masada öne doğru çıktı. "Bana ezberden gazel okuma." dedi tane tane. "Karısına çocuklarının annesini yapmış insanlar sana niye yapmasın. İşine gelmeyen her şeye göz kapatamazsın. Kapını pencereni indirdiler senin. Aile boy. Medeniyet, insanlık nedir biliyor mu bu insanlar? Efsun niyetini anlıyorum, çabanı taktir ediyorum. Bu çabanın kökünü de biliyorum, yemin ederim anlıyorum ama kendini riske atamazsın. Bunu kabul etsen de etmesen de dünyadaki bütün kadınları sen kurtaramazsın." dedi, son cümle duraksanmadan acımasızca kurulmuştu. Kalbimin kırılışını iliklerime kadar hissettim kaçırdığım gözlerimi ona çevirdim.
"Çok yanlış düşünüyorsun." dedim. Tadım tuzum kaçmıştı. "Bu düşüncenin sokakta gördüğün bir kediye köpeğe, doyursam ne olacak bütün hayvanlar mı doyacak diyerek mama vermemek gibi bir şey. Bir iyilik tümüne fayda etmiyor diye vazgeçmek çok saçma. Dünyadaki herkesi kurtarmak gibi bir amacım da yok. O kadar iyi biri değilim merak etme."
"Bu dediğimin söylediğinle alakası olmadığını çok iyi biliyorsun." önümdeki tabağı itti kağıtlarımı toplamak istedim ama izin vermedi.
"Buna bir girişimcilik olarak bakabilirsin. Profesyonelce." dedim bastırarak. "Öylece köşede duran param var ve ben onu kullanmıyorum. Türk lirasının nasıl değer kaybettiği ortada. Tamamen mantıklı bir yatırım."
"Şimdi de öyle mi oldu?"
"Evet öyle oldu. Bencillik bu yaptığın. Gerçekten bencillik. Anlamıyorsun zaten beni." dedim. Neredeyse ağlayacaktım. Utanmasam odaya gidip gözyaşı dökecektim. "Bunu yapan bir tek ben değilim. Çok insan var. Ayşe Hanım o zaman zamanında tamamen kurtuldum deyip bıraksaydı. Kadın sokakta yaşamış aylarca sokaktan kurtulduğu gibi de sokakta yaşayanlar için bir şeyler yapmaya başlamış. Dışarıdan alkışlamak kolay olur zaten hep. İşin içine girince etliye sütlüye karışmayalım derler insanlar. Güçlü insan olmak güçlenince olmuyor, gücünü başkalarına dağıtınca oluyor. Ben kamu spotu da değilim ayrıca öyle düşünüyorsan." dedim. Hatırlıyordum çünkü böyle bir söylemi olmuştu.
"Kadınları kimse susturamaz, sesimizi kesemeyeceksiniz, biz çok güçlüyüz gibi boş kuru sloganlar atmıyorum gözüne öyle geliyor olabilir ama. Sadece kendimi hayata borçlu hissediyorum. Suna annem de yetimhanede kalan tüm çocukları kurtaramam deyip bana sırt çevirebilirdi ayrıca. Zoruma gidiyor yaşanılanlar. Ve benim maddi gücüm varken neden kullanmayayım diyorum. Bir araba bir ev daha alsam ne olacak? İşin sonunda bir araba ve bir evi kullanmaktan başka bir şey yapacak mıyım hayır. Bunu yapan tek kişi değilim. Kendi hayatını kurmayı başarmışsa bir yerde kendi gibi dezavantajlı insanlar için çabalıyor çoğu insan. Off." dedim sıkıntıyla. Kağıtları toplamıştım ama boş boş karıştırıyordum.
"Ayrıca bunu hep yapmak istiyordum. Belki hitap ettiğim kesim aynı olmazdı ama hayatımın bir yerinde yapacaktım buna benzer bir şey. Yalnızken daha çok düşünmeye ve araştırmaya fırsat buldum. Devletin yardım diye verdiği bir yatak ve bir tas yemekten öteye gitmediğini gördüm. Hatta bir hapishaneden başka bir hapishaneye. Üstelik aylar sonra çoğu evine geri dönmek zorunda kalıyormuş. Şartlar çok kötüymüş. Yirmi beş yaşında bunu öğrendim ve bir şeyler niye olmasın ki dedim. Hepsi bu. Senden maddi ya da manevi bir destek beklentim yok. Kendini sorumlu hissetme."
Manevi vardı. Hem de çok fazlaydı.
Elimde evirip çevirdiğim kağıtlara bir el daha uzandı ve daha fazla hırpalanmaktan kurtuldular. Yavaşça aldı kağıtları elimden. Masanın ortasındaki peynir tabağına bakıyordum. "Bitti mi?" dedi yumuşak bir sesle. Fazla hararetli konuştuğumu durulunca fark edebilmiştim.
Soğumuş elimden tuttu "Efsun." diye göz teması kurmak için eğildi ama peynir tabağı kadar eğilemezdi. "Benim güzel karım." dedi. Peynir tabağında üç çeşit peynir vardı. "Güzel eşim." tuzsuz ve yağsız olan peyniri yumurtayla birleştirip anne kediye götürmeliydim. Tuzsuz peynir yiyemiyordum zaten, israf da olmazdı. Parmakları çenemden tuttu ve göz göze getirdi bizi.
"Sen doktorsun." dedi. Konumuzla hiçbir alakası yoktu bunun. "Önümüzde de önemli bir sınav var. Restoran sektöründen önce sağlık sektörünün sana ihtiyacı var."
"Mesleğimi bırakmayı da aksatmayı da düşünmüyorum Fetih. Ben bir doktorum. Kâr amacım da yok kariyer amacım da yok. İşin amacını ve kültürünü oturttuktan sonra işten anlayan insanlar geçecek başa. İşletme mezunlarıyla da iletişime geçmeye çalışıyorum."
Baş parmağı çenemi okşadı ve sandalyemi kendine doğru çekti biraz. "Bu işin hukuki boyutunu bizim ofisin avukatlarıyla konuşalım. İhtiyacı olan insanlarla ne şekilde nasıl iletişim kuracağımızı, seni hedef noktasından nasıl çekeceğimize karar verelim. İnsanlar isme saldırırlar kurumsal bir yapıya saldıramazlar. Sermaye konusunda insanlardan yardım alalım. Liyakat Efsun. Ben mimarım sen doktorsun. Ne kadar anlarız? Madem bir şubeyle sınırlı kalmayacaksın, işi bilenlerle konuşalım." dedi. Yumuşak yumuşak anlatıyordu.
"İstanbul'da bu işleri döndürmek kolay değil. Benim için önemli değil. Açar batar kapatırız. Ne kadar büyük bir kayıp olabilir ama sen zor durumda olan insanların ekmek teknesi yapmak istiyorsun. Her şeyi düşünmek zorundasın."
"Düşünüyorum." dedim dik dik. Komik değildi aslında hiç. Böyle dudaklarını ıslata ıslata sırıtmasına, gülmemek için direnmesine hiç gerek yoktu.
"Benim çevrem senden daha geniş, sen ders çalışırken ben bakacağım en doğru akıl danışacağımız insanlara."
"Yok sen gönülsüzsün. Zaman ayırmana gerek yok. Gerçekten kızarak söylemiyorum sana. Hiiç kızgınlık yok içimde. Gerçekt... Fetih gülme!" cümlem çileden çıkışımla son buldu. Boynumdan öptü.
"Tamam gülmüyorum." dedi sinemden. Gülüyordu yüzünü gizlemişti. "Ben her şeyde senin iyiliğini düşüneceğim ilk, sen kabul et ya da etme. Önceliğim bu sonra diğer insanlar." kokumla doldurdu içini. Bir süre sakince bekledim.
"Gülüyor musun?" diye sordum ona bakmaya çalışırken. Daha çok sokuldu bana. Gülüyordu.
"Böyle kızınca başka tarafa bakıp nefes almadan konuşuyorsun ya..." ensesine dökülen saçlarını çekiştirdim.
"Çok mu zevk alıyorsun?"
"Yani seni öyle izlemek nasıl zevk veriyor, nasıl zevk veriyor tahmin edemezsin. Dört köşe oldum seni izl..."
"Fetiiiih!" oturduğum yerden kalkıp onu öylece masada bırakmak ve Karabaş'la ilgilenmek istedim ama tuttu bırakmadı.
"Çok özledim." dedi. "Öyle konuşmanı, yüzüme bakmamanı, hızlı hızlı anlatmanı, yokmuşum gibi davranmanı da çok özledim. Gözlerini de iri iri açıyorsun, kaşlar zaten çatık. Suratsız suratsız bakınıyorsun ya etrafa..." çirkin şeyleri güzelleyerek anlatıyordu. Az önce çekiştirdiğim saçlarını sevdim. "Efsun'u özlemek tek parça değil. En az yüz parça."
⏳⌛
"Aşkım."
"Efendim."
"Karabaş'a söyledim."
Fetih'in bana sinirli sinirli bakacağını bilsem de böyle bir şey hiç yaşanmamış gibi davranıyordum. Dudaklarımı kafesin demirlerinden Karabaş'a uzattım daldan dala zıplayıp öptü beni ve o an araba ileri doğru hafifçe fren yaptı. Ben sarsılmadım belki ama Karabaş düştü.
"Fetih!" hiç üstüne alınmadan devam etti yoluna. Edirne'den İstanbul'a iki saate varabiliyorduk ama İstanbul'dan İstanbul'a iki saatte varamıyorduk. Yanlışım yoksa az kalmıştı ama İstanbul'un az kavramı da normal değildi. Eve yaklaştıkça tavrını yumuşattı. "Şimdi ilk ben gireyim eve. Karabaş'ı hemen görmesin. Kafesi sakın yere bırakma, saldırabilir."
Karabaş'ın başını okşadım. "Olmadı bir süre ayrı odalarda kalırlar. Yavaş yavaş aynı ortama alırız." dedim. Okuduğum onca yorum ve tecrübe vardı. Hem belki çok stres yapıyordum çok seveceklerdi birbirlerini. Yolun geriye kalanı biraz stresli geçti. Aylar önce çok da iyi değilken geldiğim eve yine geldik.
Tarihi apartmana baktım. Hatta uzun uzun. Geçen sefer bakamadığım her yanına baktım hem de. O tarihi dokusunu inceledim. Fetih yüz küsur yıllık bir apartman olduğunu söylemişti. O kadar havalı ve güzel duruyordu ki, diğer evlerin de geçmişi öyle olsa bile bu apartman ayrı bir güzeldi.
'Burayı da doğar doğmaz kızıma vereceğim.'
Minicik imrendim. Çok küçük.
Fetih elini bana uzattı merdivenlerden çıkana kadar da Karabaş'ın kafesini taşıdı. Spor yaptığımdan olacak nefes nefese kalmadım bunca kata rağmen. Kapının önüne gediğimizde bir adım arkasında durdum. Kalbim boğazımda atıyordu, kafesi kucağıma aldım ve sarıldım stresle. Fetih kapıyı açtı ve açar açmak seslendi.
"Şeftali." dedi. Stres o kadar çabuk duygusallığa dönüştü ki ortalık buğulandı yutkundum ve bir adım attım sadece. Bir mırlama duydum sonra tüyleri aslan yelesi gibi olan bir şey bize doğru koştu.
Aylar önce Fetih'e ulaşmak için yatağa bile tırmanamayan, devrilen, ben yardım edene kadar defalarca kez düşen Şeftali; şimdi eve gelen ve ona belki de artık yabancı olan kişiyi fark etmeden Fetih'in ayaklarına dolandı. Her gün yürüdüğü yol kadar emin ve tecrübeli adımlarla saniyeler içinde kucağına tırmandı. Ve yine aylar önce onu iten eller yerine onu kucaklayan kollar vardı, Şeftali'nin dili sakallarında kısa bir hoş geldin turuna çıktı adeta. Sağ ön patisinde minik bir sargı vardı, sanırım damar yolundan kalmıştı. Fetih patisinden tuttu "Çıkarmadık mı biz bunu?" dedi. Bana değil. Şeftali'ye. Çenem tir tir titriyordu. Parmakları zarif hareketlerle patisine sarılı bandı çıkardı ve beni bir köşeye oturtup ağlatacak bir an'a şahit etti. Baş parmağı önce biraz okşadı o patiyi sonra dudaklarına yaklaştırıp öptü.
Hızla dolmuş gözlerimden hızla da yaş akıttı. Omuzlarım düştü. Bu bir zafer olabilirdi benim için. Evet aylarca bunun için çabalamıştım ama başaramamıştım. Zafer bana ait değildi benim yokluğumda olmuştu. Fetih henüz daha bir yaşını doldurmamış ve belki akranları kadar değil ama yine de onu son bıraktığım hale göre çok büyümüş olmuş, bir tüy yumağına dönüşmüş olan bebeğimizi sarıp sarmaladı. Sargısını çıkardığı patisinden defalarca kez öptü, tüylerini okşadı.
Bir gündür ayrılardı ve bunun acısını çıkarıyorlardı sanki. Sadece bir gün.
"Karıştırdın mı yine yokluğumda ortalığı?" Şeftali cevap verdi. Konuşuyorlar mıydı artık birbirleriyle? Birbirlerinin dilinden anlamayı öğrenmişler miydi? "Yedin mi yine sabun?" Fetih bana dönmeden yaşlarımı silmeye çalışıyordum ama yenileri çok çabuk akıyordu. "Bak sana kimi getirdim." dedi ve başını bana çevirdi.
"Koy kafesi şuraya." dedi ve yüksekte bir yere işaret etti. Dediğini yaptım ve onlara yaklaştım. Şeftali ilk andan kafese dikti gözlerini ama Fetih durduğu yeri değiştirdi bakmasını engelledi.
"Şeftali." dedim özlemle. Kucaklayamadım hatta temas bile etmedim. Çünkü kediler yabancı insanlardan çoğu zaman hazzetmezdi. Yüzüme baktı Şeftali. Elbette ki tanımıyordu.
"Şşşşt." Fetih yaşlarımı sildi şakağımdan öptü. Evden çıkmadan önce bol bol parfüm sıkmıştı bana ama sanırım etkisizdi. "Senin parfümünü sıktım yattığı yerlere hep." dedi. Elimi yavaşça havalandırdım. Ben sadece Fetih'i bırakmamıştım. Ben Şeftali'yi de bırakmıştım. Dudaklarım aşağı doğru büzüldü. Kendimi sıksam da vücudum titriyordu.
"Kullandığın yumuşatıcıyı hiç değiştirmedim. Saçın için kullandığın kokuları oyuncaklarına sıktım. Kokunu unutmuş olamaz." yaşlarım aktıkça hepsini siliyordu. Parmakları ıslanmıştı. İlk başına dokundum, kaçmadı, pati atmaya çalışmadı. "Senin fotoğraflarına baktı hep, videolarını benimle beraber izledi. Sesine de aşina olsun diye elimden geleni yaptım." boynunu kaşıdım, tüyleri o kadar çoktu ki... Daha bebekken belliydi böyle olacağı.
"Güzel kızım." Fetih'in öptüğü patisini okşadım. "Çok özledim ben seni."
"Elimden geleni yaptım. Emanetin olduğunu hiç unutmadım." çok iyi bakılmıştı. Tüylerinden bedenine kadar. Çok iyi bakılmıştı. Kocaman olmuştu. Elime doğduğu anı hatırlıyordum. Doktorun ölme ihtimalini söylediği anı hatırlıyordum. Fetih'e annesi öldü diye o da ölür mü ki dediğim anı hatırlıyordum.
"Yemin ederim bana bebeğimizi bırakıp gitseydin, ona nasıl bakacaksam Şeftali'ye de öyle baktım." o anlattıkça omuzlarım sarsılmaya başladı. Onu doğuran annesi ölmüştü, onu bulan kadın bırakıp gitmişti ama dünya güzeli olmuştu ve aylar geçse bile fikrim aynıydı. Diğer kediler de güzeldi ama Şeftali'nin apayrı bir güzelliği vardı. Alnımı Fetih'in omzuna yasladım. Daha fazla gözyaşlarımı görsünler istemiyordum.
"Özür dilerim." dedim. İkisinden de. Ne işe yarardı bilmiyordum ama elimden başka hiçbir şey gelmiyordu.
"Uzunca bir süre seni aradı evde." dedi. İyi ki gizledim yüzümü. "Sana seslendi. Bana miyavladığı gibi miyavlamıyordu seni ararken. Odaları dolaştı, senin ona bıraktığın oyuncakları ağzıyla tutup etrafta dolanıyordu. Aklına bile gelmiyordum. Seninle oynamak istiyordu." dört pati beni öldürebilir miydi? Gözümde canlanıyordu oda oda dolaştığı. "Sonra kıyafetlerinin üzerine yatmaya başladı. Kullandığın pikenin, örttüğün şalın, hırkanın. Gidip özellikle seçiyordu. Kokunu sıkmaya başladım her yere. Hâlâ sıkıyorum. Sık sık adını zikrediyordum unutmasın diye. Seninle oyun oynadığı videoları izliyorduk. Orada bile senin attığın oyuncakları yakalamaya çalışıyordu ekrandan." Fetih çenesini saçlarıma sürttü bir eliyle kızını tutmuştu bir elini bana sarmıştı.
"Senin emanetine kendimden daha iyi baktım ben." dedi. Biliyordum. Fetih Karadere bu dünya üzerinde benim emanetime ihanet etmeyecek, ona gözü gibi bakacak tek adamdı. Ve benim eşimdi. Ben ölene kadar da böyle kalacaktı.
Comentários