SERÇEYİ ÖLDÜRMEK 62. BÖLÜM
- Dilan Durmaz
- 18 Ara 2024
- 40 dakikada okunur
Amma da büyümüşsün!"
Fetih Karadere son gördüğünde buzağı, şimdiyse dana olan hayvanın gövdesini tararken dalgındı. Sesi ve bakışlarıysa bitkin ve de yorgun.
Buzağı Efsun görmeyeli dana Efsun olmuştu.
Bu komik geldi bir an ona. Gülecek gibi oldu ama yapamadı, gülmek istemedi. Kısa bir anda yok oldu gitti yüzündeki kıvrımlar kaşları yeniden ciddiyetle çatıldı.
"İnan bilmiyorum geçen sefer ne yaptı sana. Bir tek bu tarağı buldum." dedi ve tarağa baktı. Fetih'in bildiği; böyle büyükbaş hayvanlar için kullanılan tarak tırmığa benzerdi. İlk kez böyle bir şey görüyordu.
"Antika." dedi kendi kendine, tarak için değil Efsun için. "Nereden arayıp buldu Allah bilir." söylenişi devam etti. Vakit gece yarısını geçmişti. Buraya geleli bir saat ancak oluyordu. Zeliha'yı Burcu'nun yanına bıraktıktan sonra vakit kaybetmeden Kars'a gelmişti. Ona iyi gelir, biraz olsun uzaklaşır diye. Böyle işin ona gelişine sövüyordu ama beklediği gibi olmamıştı. Nç ona iyi gelen bir şey vardı ne de uzaklaştığı bir şey. Geldiğiyle kalmıştı.
Kars belki de kafasının içinden uzaklaşmak için yanlış bir yerdi.
Kafasının içinden uzaklaşmak için doğru bir yer var mıydı?
Kars olmadığı kesin. İstanbul? Oraya da gittiler beraber. İzmir? Orası zaten olmaz. Ülke dışına çıksaydı? Daha önce birkaç senesini geçirdiği İtalya? Daha neler... Efsun'a bunun açıklamasını yapamazdı zamanı gelince. Zamanı gelince? Ne zaman gelecek bu zaman?
Kaldı ki orası da Efsun'dan başka bir şey hatırlatmayacaktı ona. Kars'a gelirken nasıl ilk gelişlerini hatırladıysa İtalya'ya gittiği taktirde de Efsun'un ona günlerce Bella Ciao dilettiğini hatırlayacaktı.
Elindeki tarağı rastgele bir yere fırlattı ve duvara döndü, elini yüzüne örttü. Hissettiği her duygu aniden nüksediyordu. Özlem de öfke de kızgınlık da kırgınlıkta sitem de. Ansızın oluyordu, elindeki iş her ne olursa olsun bıraktırıyordu ona. Omuzlarını dik tutamıyordu. Nitel bir yük vardı sırtında, kamburu çıkmıştı. Eli yüzünde soluklandı. Kafayı yemek üzereydi.
'Dünyada şimdi onunla yan yana bulunmamamız kadar mantıksız ve lüzumsuz ne vardır acaba? Hayat bir tesadüfler silsilesiymiş, âlâ! Fakat tesadüfün de kendine göre bir mantığı olmalı değil mi?'
Efsun karşına bile çıkmadan onu hiç tanımadan onun için çizmişti o satırların altını. Geçmişten geleceği bir atıf gibiydi. Şimdi o kitap Efsun'daydı. Hiç okumamış mıydı, daha o satıra gelip sorgulamamış mıydı? O altını çizdiği yerde duraksamamış mıydı? Fetih'in bunları kaçıncı düşünüşüydü?
Giden tam gitmiyorsa bu bir noktada umut diğer noktada zulüm demekti. Fetih'in içinde körüklenen bir zulüm ama bitmek bilmeyen bir umut vardı. Göğüs kafesine ağır geliyordu. İkisi de. Umut sanıldığı gibi güzel bir şey değildi. Zulüm sanıldığından daha zordu.
Sabır diledi içten içe. Defalarca kez. Efsun bedenen gitmişti, Fetih onu içinde şehir şehir dolaştırıyordu. Bedeni devamlı uyukluyordu belki bir yatakta ama Fetih onu içinde bir öğlen uykusuna bile yatıramıyordu. Sinesinde devamlı uyanıktı. Devamlı konuşuyor, hareket ediyor, bir şeyler anlatıyor, gülüyor, ağlıyordu. Bir Efsun vardı ki hiç yoktu, bir Efsun vardı ki hiç gitmiyordu.
"Fetih abi."
Sırtını döndüğü kapının oradan geldi sesi. Fetih yüzünü sıvazladı ve döndü. "Efendim Pınar." dedi boş bakışlarla. Genç kız gördüğü yüzle kalakaldı bir an. Gözleri mi parlıyordu karşısındaki adamın? Işıktan olacak diye geçirdi içinden.
"Sultan annem seni soruyor, ne zaman gelecekmişsin, bitmemiş mi işin?"
"Bitti sayılır, Şeftali ne yapıyor?"
"Dolanıyordu en son ortalıkta."
Meraklı... Çok meraklıydı. Fetih'in gözünün önüne direkt geldi küçük bedenini sağı solu nasıl kurcaladığı. Bir yerlere atlayıp zıpladıkça devrildiği. Her deliğe girişi ve üzerine kıvrılmak için o tanıdık kokuyu arayışı.
"Pınar getirdiğim çantanın iç..." duraksadı. "Neyse tamam geliyorum ben de." çantanın içindeki şalı çıkar. Efsun'un parfümü sıkılı, alsın kokusunu da yatsın üstüne belki uyur biraz.
Pınar önden Fetih arkasından çıktılar. Genç adam çıkmadan son kez Efsun'a baktı, içinden sen anca Efsun diye danaya bakarsın diyerek söylendi, okkalı bir laf çarptı kendine. Göz devirdi bu haline. Girdiler evin içine geçen sefer geldiklerinde Efsun'la babaannesinin oturduğu bir köşe vardı oturma odasında, babaannesi yine orada oturuyordu.
Şeftali kokusunu almış olacak bacaklarına dolandı hemen. Fetih geldiğini bile farkına varamıyordu çoğu zaman. Ezecekti bir gün fark etmeden. Birkaç kez kıl payı kurtarmıştı. Fetih'in içi yeniden sönük bir öfkeye ev sahipliği yaptı. Çok şikayetçiydi Efsun'dan. Fetih'e göre kedi de çok şikayetçiydi. Bir gün ayağının altında eziliverse kim verecekti hesabını?
Önce onu aldı kucağına sonra getirdiği çantaya yöneldi. İçinden gelmeden önce iyice Efsun'un kokusunu sıktığı büyük şalı çıkardı. Burnunu yaklaştırmasına gerek yoktu zaten koku hemen yayıldı. Şeftali fark etmiyordu belki ama bu koku Efsun'un teninde daha farklı duruyordu. Fetih de fark etmemeyi dilerdi. Bu koku onun teniyle kıyaslandığında çok yapay kalıyordu. Ve bu fark çoğu zaman sızlayan burun direğini daha da baskın hale getiriyordu.
Babaannesinin tam karşısına oturdu az öteye şalı serdi ve küçük bedeni üzerine bıraktı. "Geldim babaanne." dedi sadece ve Şeftali'yi izledi. Şalın ucundan dökülen iplerle uğraşmaya başladı hemen. Küçük patileriyle hemen bir oyun yarattı kendine. Fetih göbeğinden tutarak şalın ortasına yatırdı.
"Uyu uyu, yorulmadın mı?"
Gündüz uyuyup tüm enerjisinin gece harcıyordu.
Şeftali bunu da bir oyun sandı ve dişlerini Fetih'in eline geçirdi. Fetih önce onun üstünlük sağlamasına izin veriyordu sonra aniden bir dövüş yarışındalarmış gibi canını yakmadan şalın üzerine yatırıyordu. Bu Sultan Hanım'ın konuşmasına kadar sürdü gitti.
"Ben torunla gelirsiniz dedim sen pişiy almışsın gelmişsin."
Fetih'in eli duraksadı, Şeftali üstünlük sağladı. Allak bullak bir anın içine düştü adam. Çok sık yaptığı gibi, bu tamamen istemsizce oluyordu, Efsun'un vereceği tepkiyi düşündü.
'Pişiy ne demek Fetih?' derdi önce. Anlamını öğrenince de muhtemelen o kadar beğenir ve sempatik bulurdu ki bir süre kedi değil pişiy der dururdu. Sonra muhakkak 'E Şeftali'de torun babaanne, bak. Miyavla annem büyükanneye!' yanağını Şeftali'nin yanağına yaslayıp bunları söylerdi. Fetih'in kafasında en azından böyle canlandı.
Ardından torun kelimesinde kayboldu gitti. Gülümsedi, tamamen alay doluydu. Efsun bile yok ne torunu dedi kendi kendine.
"Nasip böyleymiş."
Dili ve içi hiç, bir değildi. Okkalı bir küfretti nasip deyişine. Sessizce durdular yine. Fetih halıyı izledi, ikisi de uzun uzun düşüncelere daldılar. İşin doğrusu bunu Fetih yaptı. Yine daldan dala atladı. O kadar karmaşıktı ki kafasının içi dilinin bağı en alakasız yerde çözüldü.
"Doktorların işi çok zor değil mi babaanne?"
Göremese da yanı başında koca bir dert oturuyordu kadının. Aldığı nefesten, kurduğu cümlelere kadar anlıyordu. Bu vakit olmuştu uyumamıştı. Torunu gelsin de döksün derdini tasasını diye. Bir kırgın iki dertli insana uyku haramdı.
"Öyle ya Allah tırnaklarına taş değdirmesin. Akşama kadar kaç kişiye şifa oluyorlar."
Fetih başını salladı. "O da var ama bir de şey var bak." sakallarını kaşıdı. "Bunlar devamlı sınavlara da giriyor. Hani diğer meslekler gibi değil. Okul bitti yoluna bakmıyorlar. Bir sınav daha bir sınav daha. Olacak iş değil. Nasıl bir kafa var ki katlanabiliyor buna?" sesi düşünceliydi. Çok önemli şeyler anlatıyordu sanki, durmuş buna dertleniyor buna kafa yoruyor gibiydi hali.
"Efsun'da girecek mi sınava?"
Fetih beklediğini aldı, gözleri hızla halıdan babaannesine kaydı. Tam olarak bunu istiyordu. Bir şekilde Efsun'dan bahsetmek. Birileri konuyu açsın ve anlatsın uzun uzun.
"Evet." dedi hemen. "Girecek ya girmez olur mu?" avuç içlerini kot pantolonunun üzerinde gezdirdi. Beden dili anlayan biri için çok şey anlatıyordu. "Uzmanlık için. Kadın doğum istiyor hayırlısıyla. Bir girsin de sınava." sırtını divana yasladı ve tavana baktı. Başını yavaş yavaş salladı. "Çok akıllı benim karım." dedi. "Tekte halledeceğine inanıyorum ben. Zehir gibi. Zeliha'yı hallettim sıra onda." diye uzun uzun anlatmaya başladı.
Kadın doğum güzel geliyordu Fetih'in kulağına. Bunu nasıl açıklayabilirdi bilmiyordu ama günün birinde o branştan bir doktora ihtiyaçları olduğunda çok daha kolay olacaktı her şey ona göre. Bir de Efsun'un eline bebeklerin doğma ihtimali içini sıcacık yapıyordu. Muhakkak Efsun her gece gelip anlatacaktı o bebekler hakkında bir şeyler. Bazen öyle bebekler olacaktı ki 'keşke adını Efsun koyabilsem.' diyecekti.
"Fetih, Efsun nerde?" çok yumuşak bir sesle sorulmuş bu soru Fetih'in içini dağladı. Kafasının içinde doğumhanede işini yapan bir Efsun varken yanında yoktu ve bu sorgulanıyordu. Bu soruyu bekliyormuş gibi çenesi titredi. Ne hacet varsa buna.
"Bu yaştan sonra öğrenci yetiştiriyorum sanki. Garip bir sorumluluk. Gerçi Efsun'un durumu bambaşka. Ona tek faydam hazırlayacağım bir meyve tabağı olur ama...." fark etmedi ama bir yaş hızlıca yanağından süzüldü. Meyve tabağı. Bu iki kelimeye karşı müthiş bir hassasiyeti oluşmuştu. Bazen içine bir korku düşüyordu. Ya beni beklemeden başlarsa çalışmaya, o meyve tabağını hazırlayamazsam diye. Kafasında bu hali öylesine kahreden bir noktaya koymuştu ki ihanet kelimesiyle denk düştüğü teraziyi dengeliyordu.
Efsun ve Fetih arasındaki ihanet ancak bir meyve tabağı üzerinden olurdu.
"Fetih... "
"Şikayetçi değilim ama. Hoşuma gidiyor o kendi başarısının üzerine gittikçe, kendine bir şeyler kattıkça. Durmak bilmeyişi hoşuma gidiyor. Üst üste koyuyor birikimini, hiç bu bana yeter demiyor. Devamlı kendi mesleğinde kim ne yapmış, ne etmiş didik ediyor. Nasıl gururlanıyorum babaanne, nasıl gururlandırıyor beni bir bilsen." deyimi yerine getirircesine sinesi kabardı. "Kardeşin, arkadaşın hatta kendin... Bir yere kadar gururlandırıyor seni ama eşin öyle mi? Gözlerimin içi parlıyor benim Efsun'un bu halini izlerken. Müthiş bir şey." parmaklarını kütletti, tavanı izliyordu. Gözünden süzülen yaşları fark etmiyordu. Efsun gittiğinden beri kendini sıkmayı o kadar iyi öğrenmişti ki şimdi fark etmesi mümkün değildi akıp giden yaşlarını.
"Oğlum nerede Efsun?"
"Hastaneye de namını salmış, olacak iş mi? Senin üstlerin var, sağlıkta rekabet olmaz ama yine de etik değil sanki. Bana gelecek hasta, Efsun doktor diye tuttursa tepem atardı her halde. O okudu da biz kasaptan mı aldık bu diplomayı derd.."
"Fetih'im...."
Fetih'in gözleri kapandı hızla, bedeni kaskatı kesilmişti. Yüzü acıyla buruştu. Kalbinde dipsiz bir sancı, patlamak üzereydi. "Gitti." dedi. "Gitti babaanne. Efsun gitti." Dişlerini dudaklarına sürttü gözlerini aralayıp buğulu bakışlarla babaannesine baktı. Yutkundu. Daha sakin olmak için telkin etti kendini. Kafasında kurduğu konuşmanın dışına çıkmaması gerekiyordu. Bir demirin sağlamlığını, bir dağın yıkılmazlığını alması gerekiyordu.
"Yok. İşi var dedim ama yalan söyledim. Edirne'de. Türkiye'nin diğer ucunda. Telefonla bile konuşmuyoruz. Gitti." bacağını sallıyor, başını her seferinde farklı bir yöne çeviriyordu. Yaşlı kadının yüzündeki şaşkınlığı izledi. Boğazını biraz olsun yumuşatmak için defalarca kez yutkundu.
"Bazı şeyler yaşandı, engel olamadım. İyi değildi, gitmek istedi gitti" İlk kez bu kadar basit cümlelerle anlattı bu olayı. Ölesiye rahatsız edici geldi, Efsun üzülürdü sanki bunları duysa.
"Merak etme iyiyim ben." Yutkundu, elinin tersiyle yaşlarını sildi rahatça. Gören yoktu ya ondan rahatı mı vardı? "Geçici bir dönem bu. Biraz toparlasın kapanacak bu mesafe zaten. Sen de kendini üz diye söylemiyorum. Bil diye söylüyorum." Kardeşiyle konuşurken içindeki acıyı bu kadar gizlemeye gerek duymuyordu. Babasıyla konuşurken öfke doluydu. Babaannesineyse can yakacak kadar sakin.
"İyiyim ben sen sakın düşünme, dert etme beni. Gitmek istedi gitti." bu cümle sahibinin yüzünde mayhoş bir gülümseme yarattı. "Engel olamam ki kimseye. Yirmi beş yaşında kadın. Karşı çıkamam. Sadece haklıydı onu bil. Haksız değildi." Kimsenin aksini düşünmesini istemiyordu. Haklıydı diyordu kiminle konuşursa. Ağzı aksini hiç dile getirmemişti. "Kızma ona yani, haklıydı. Otuz bir yaşında adamım ben de sonuçta. Benden yana bir endişen de olmasın." otuz bir yaşında adamım ben de sonuçta. Bunu içinden defalarca kez tekrar ediyordu. Sık sık. Sayılar dünkü çocuk olmadığını kanıtlıyordu. Fetih kanıtlanmış olanı inkâr etmezdi. "Oturup bir çocuk gibi üzülecek ağlayacak halim yok. Sakince karşıladım zaten durumu."
Sallanan bacağı hız kazandı, kontrolden çıktı. Bazen kaslarını o kadar yorgun hissediyordu ki Fetih Karadere bu tarz titremelerin önüne geçemiyordu. Sessizliğe büründüler bir süre. Sultan Karadere'nin kafasında dolanan onlarca nedenden biri çok kuvvetliydi. Sormak istiyor ama zamanı olmadığını da biliyordu. Öylece sustu torunuyla, torununun dayanamayıp konuşacağını da hissediyordu. Fetih'i dilinin altındakileri görecek kadar tanıyordu.
"O da gitmek istedi demek ki." dedi Fetih kendini tutamadan. Burada bitirip odaya çıkıp uyuması en doğrusuydu belki de ama bir gün kaldırmıyordu. İtiyordu kalkmak istedikçe. "En doğru yolu gitmekte buldu. Hem de bir mektupla. Neyse." son kelime titreyerek değil umarsızca çıkmalıydı ağzından. Bunu istedi. Kendine karşı olan bir rekabet gibiydi bu.
"Canı sağ olsun. Ne diyebilirim ki başka, değil mi? Bir insanı çok sevmek gitmemeye yetmiyor demek ki. Bunu öğrendim ben de. Koskocaman adamım, kendimi harap edecek halim yok. İlk birkaç gün çok zordu ama şu an iyiyim. Yarın daha da iyi olacağım. O da iyi olsun. Çünkü onun için gitti. O kötü olsa ben kötü olsam ne diye yaşandı bu olaylar değil mi? Ben iyiyim, eminim o da iyidir."
Fetih'in başını tamamen yere eğmesiyle yaşları yanağına değil halıya düştü. Ardı ardına. Sesi akan göz yaşlarına rağmen sağlam kalmıştı. Babaannesi mesela torununun gözlerinin dolduğunu hissediyor ama sicim gibi yaş akıttığını tahmin edemiyordu.
"Oturup yas tutacak halim yoktu zaten. Benim de sorumluluklarım var, işim gücüm var, her şeyiyle tek başına ilgilendiğim kardeşim var, icra ettiğim bir mesleğim var, çalışanlarım var, bakmakla yükümlü olduğum dört patili bir yaramaz var. Var da var... Gittiyse gitti, ölüm yok ya işin ucunda." dudakları aşağı doğru büzüldü, çenesi belirginleşmiş, kirpikleri sırılsıklam olmuştu.
"İyiyim ya ben. Hayatıma devam ediyorum. Sonuçta dizi çekmiyoruz, gerçek dünyadayız. Kimse gidenin arkasından ölmüyor. Bak dedem öldü sen yaşıyorsun. Efsun gitti diye ben mi yıkılacağım? Ki sizin beraber geçirdiğiniz vakit ayrı geçirdiğiniz vaktin dört beş katı. Biz? Kaç zamandır tanıyorum ben Efsun'u değil mi babaanne? Haksız mıyım?" Yaşlı gözler babaannesine baktı. Onay verse de itiraz edecekti karşı çıksa da. Babaannesinin suskunluğu Fetih'i daha da ileri götürdü.
"Sene bile değil ya. Birkaç ay sadece. Ben Efsun'u da gayet aklıselim seviyorum. Kendimi kaybedecek halim yok. Sorarlar adama daha kaç aydır tanıyorsun sen Efsun'u diye. Daha kaç ay oldu? Abartma demezler mi bana? Bokunu çıkarma. Senin kardeşin öldü diyorum ya. İnsanlar evladını kaybediyor sen birkaç aylık bir ayrılığı mı abartacaksın? Geçen sene bu vakitlere gitsem tanımıyordum bile onu. Akıl var mantık var. Şuursuz değili..."
"Böyle konuşunca için soğuyor mu?"
Bir mızrak Fetih'i gafil avladı, göğsünden saplandı sırtından çıktı. Gözleri sarhoşmuş gibi açılıp kapandı.
"Biraz olsun soğuyorsa söyle tek kelime etmeyeyim sabaha kadar konuş."
Önce çenesi sonra göğsü titredi. Bir çocuk gibi masum bir ağlayıştı bu. Hislerin kontrolsüzlüğü, körüklenmiş bir özlem, her şeyi gören bir büyüğün verdiği güven. Evet tam anlamıyla güven. Fetih kendini güvenli bir alanda hissetti Efsun gittiğinden beri ilk kez. Çok zordu. Bir taraftan Zeliha'ya umutsuz bir şeyi hissettirmemek, diğer taraftan Şeftali'ye bakmak, onun eline bakan işleri az da olsa takip etmek ve daha fazlası. Kendini sıkmaktan başka bir şey yapmıyordu bunca zamandır.
Başını iki yana salladı. Bir kez daha bir kez daha. Ağlayışı artık sesliydi.
"Babaanne," dedim kısık sesle. Dışarıdan gören biri olsaydı mimiklerini beş yaşında bir çocuğa benzetirdi muhakkak. Omuzları çöktü. "Efsun gitti." diyebildi ancak. Tüm cümlelerini teker teker yedi, oda onun hıçkırığıyla titredi. Sessiz ağlayışları olmuştu ama hiç bu kadar sesli ağlamamıştı gittiğinden beri. Pimi çekilmiş bir bomba gibiydi.
"Sen nasıl dayandın?" dedi, nefes alırken zorlanıyordu. "Ben bu hâle dayanamıyorum sen ölüme nasıl dayandın? İki gözünü dedeme feda ettin sen, hiçbirimiz anlamadık. Ben neyi feda etsem biraz azalır içimdeki babaanne?" akıl dileniyordu. Biri artık ona bir şey söylesin ve Fetih'in acısını azaltsaydı. Dindirmek mümkün değildi ama azaltmalıydı.
Sultan Karadere'nin de dolmuş gözleri boşaldı "Ha benim güzel oğlum." dedi ona yaklaşırken. Anlayabiliyordu. Sevginin ne demek olduğunu bilen biri olarak da anlıyordu. Sevdiğini kaybetmeyi bilen biri olarak da anlıyordu. Bir anne olarak da anlıyordu. Fetih onun yaşlı yüzüne uzanan eli tuttu avuçlarının arasına aldı ve alnını yasladı.
"Babaanne bir şey yap." bu çok açık bir yalvarıştı. Fetih'in annesi vardı ama yoktu. Fetih'in babası vardı ama onunla dertleşecek kadar yoktu. Bunca gündür ilk sığınacak bir liman buldu. "Bir şey yap, kurban olayım bir şey yap. Aklımı kaçıracağım bir şey yap."
Fetih'in saçlarını okşayan el torununu sinesine çekti. "Ben sana kurban olayım, ben." gözünün önünde büyüyen, dışarıdan bakanın bedenine dağ gibi diyeceği torunu dakikalarca sinesinde ağladı, yardım diledi. Üzerindeki fistan torununun yaşlarıyla ıslandı, en son içi on sene önce yanmıştı. Bu gece ansızın yine yandı.
Dakikalar sonra sinesinden dizlerine düştü adamın başı yorgunca. Cenin pozisyonunda divana yattı başını yatırdı babaannesinin üstüne.
"Kırk yedi gün oldu." yaşları burnunun ucunda birikiyor koca bir damla şeklinde düşüyordu. "Ben otuz yıl yaşadım bu dünyada kırk yedi yılın tadını biliyorum." omuzları sarsıldığında yanağını babaannesinin bacağına bastırdı şiddetle. "Böyle iş mi olur? Aklım almıyor, otuz yıl yaşayan adam nasıl kırk yedi yılın tadını bilir?"
Öyle bir aidiyetti ki içindeki; doğarken Efsun vardı yanında sanki. Onsuz olan anıları bile düşünürken zihni bir yerde Efsun'a bağlıyordu. Onunla geçirdiği seneler onsuz geçirdiği seneleri daha aşmamıştı matematiksel olarak ama zihni üstünlüğü çoktan değiştirmişti.
"Ben dilini, dinini, kültürünü bilmediğim ülkede bir başınayken bile kimsesiz hissetmedim." ki o zaman bunu hissedecek yaştaydı. Çok gençti, toydu. "Ne çirkin bir şeymiş bu his babaanne! Efsun nasıl senelerce bununla yaşadı? Nasıl dayandı?"
Bir çemberin etrafında dolanıyor eninde sonunda merkezine uğruyordu. Fetih'in merkezi Efsun'du.
"Kimsesiz kaldım ben. Herkes gitti sanki, bir başıma kaldım. Tek bir insan evladı bile yok." annesini, babasını, sevgilisini, eşini, en yakın arkadaşını... Tek bir kişi gitmişti ondan giden şeyler birle sınırlı değildi. Birin ederi bir değil bindi.
"Gelse bana, bir süre yalnız kalayım dese çıkmaz mıydım ben evden?" Bulurdu başka bir ev. Yan eve taşınırdı, sokağın başına ya da bir arka sokağa. Doluydu, bu yüzdendi hiç bölünmeyişi. Kırk yedi gündür içinden geçirdiklerini şimdi bir ağır dolusu söylüyordu.
"Anneni uzak tut bu kadından, dayanamaz dedin sen bana." Sultan Karadere içindeki en kuvvetli ihtimalden emin oldu içinden geçen öfkeye rağmen torununun yaşlarını sildi. Zühre diye diye körüklendi sinesi. "Dayanamadı. Benden de bir sik olmaz, uzak tutamadım. Dayanamadı. Alıp bir fanusun içine koyamadım, okyanusun ortasına bıraktım ben karımı." bir fanusa koyup özgürlüğünü kısıtlamaktan daha doğru gelmişti Fetih'e onu okyanusa bırakmak. Hatalıydı. Ya da değildi sadece öyle hissediyordu.
"Kabak çiçeğini aldım ısırgan otlarının, sinekkapanların arasına bıraktım. Sevgim yeter yaşamasına sandım. O da bıraktı gitti. Haklıydı babaanne, Efsun haklıydı. Efsun hep haklıydı."
"Böyle işin bana gelişini sikeyim peşinden bile gidemiyorum. Öyle bir şey saldı ki benim köküme, köpek gibi acı çekmeyi ona saygısızlık yapmaya tercih ediyorum. Anasını sikeyim bunun ben. O orada bensiz mahvetti kendini yazdığı üç cümle beni burada durduruyor. Yedi ceddini sikeyim ben bu işin. Ne zaman soktu bu içimdeki şeyi benim içime de ezbere bildiğim birkaç cümleyle onu dinliyorum, adım atmıyorum."
İlk soruşumda cevap gelmeyince yinelemiştim ama ikinci soruşuma da yanıt alamayınca arkadan bana sarılmış bedene çevirdim başımı. Bu biraz zor oldu çünkü yanağını yanağıma yaslamıştı, yükünü bana bırakmamıştı ama bedenini tümüyle hissedebiliyordum. Yanağıma batan ince bir sakalı da karnımı saran koca eli de. Bunun farkındalığı belirli periyotlarla bana uğruyor kendi kendime gülümsüyordum.
Kocaman bir yatakta tek başına yatarken hissedemediğim rahatlık şimdi bir koltuğa iki kişi sığmışken iliklerimdeydi. İçeride olan yatak da kocamandı ama biz geldiğimizden beri bu koltuğa yatmıştık. Şimdi telefondan Fetih'in aylar önce çektiği buzağı, artık buzağı olmayan, Efsun'un fotoğraflara bakıyorduk. En azından ben bakıyordum Fetih'se benim sorularımı duymayacak kadar dalmıştı.
"Bir şey mi oldu?" dedim gözlerine bakarken. Uykusu mu gelmişti diyecektim ama öyle olsa anlardım. Dalmıştı.
Hı diye mırıldandı ve gözlerini kırpıştırdı. Uzun kirpiklerine baktım. Ellerinden sonra kirpikleri mi çekmişti dikkatimi? Emin değildim sıralamasından ama onu ilk tanıdığım zamanın içindeydi kirpiklerine bakışım. Aynı odaya girmeden çok önce hatta. Ünlü bir oyuncu olsa kirpiklerine övgüler yağdırılır, sağdan soldan fotoğrafların üzerine yazılacak şiirlerle Divan Edebiyatı'nı yeniden canlandırırdı bazı insanlar.
Neyse ki ünlü bir oyuncu değildi de bunca derdin arasında bunun sinirini stresini çekmiyordum.
"Dalmışım, bir şey mi söyledin?" tam da tahmin ettiğim gibi cevap verdi. Gözlerindeki dalgınlık hüzün gibi duruyordu hatta. Kurcalayacak gibi oldum ne düşündüğünü ama zorlamayı da doğru bulmadım.
"Sultan babaanne," dedim üçüncü kez. "Biliyor mu gittiğimi?" sesimdeki mahcubiyeti üçüncüde de saklayamadım. Sanırım ne düşündüğünü ne düşüneceğini ve karşılaştığımızda bana nasıl bakacağını fazlasıyla umursuyordum. Çekiniyor hatta biraz korkuyor bile diyebilirdim.
"Kısmen." dedi. Tam da tahmin ettiğim gibi korkuydu içimdeki. Avucumdaki telefonu sıktım istemsizce. Sanki hemen şimdi karşılaşacakmışız gibi stresle kasıldım. Bilmiyordum. Bir suç işlememiştim, bu tamamen Fetih'le benim aramdaydı ama Sultan babaanneyle aramda gönül bağı vardı sanırım. Onun yüklediği bir sorumluluktu.
"Şşşşt." dedi Fetih hızla ve işaret parmağı çillerimin üzerinde dolaştı. "Kim ne biliyorsa da senden yana kötü bir şey düşünmüyor. Kimsenin hakkının olmayışı bir kenara babaannemi biliyorsun. Seni nasıl sevip saydığını da. Düşünme saçma şeyler. Bak buzağı Efsun, dana Efsun oldu. Bunu konuşalım." Telefon ekranını kaydırdı ve diğer resimleri de gösterdi.
"Baksana ne çok büyümüş bir sonraki kurbanda keselim diyorum ben..." dedi. Yanağını yeniden yanağıma yaslarken dirseğimi karnına bastırdım. "Bir mangal güzel gid..."
"Fetiiih!"
"Ne Fetih, Efsun? Buzağı oldu dana, kurbanda keselim iki kavurma yapalım diy..."
"Fetih konuşma şöyle!" daha ikinci kez görememiştim bile. Ki görsem ne olacaktı? İstersem yüzlerce kez görseydim. Biz onu hiçbir zaman kesmeyecektik ki. Yüzümü boynuna gizledim. Sızlandım öylece. Bedenimi de kendine çevirdi boynuma öpücükler kondururken "Kesmeyelim mi?" diye sordu.
"Fetih diyorum!"
"Hiç mi kesmeyelim?"
"Ben Karabaş'la Şeftali'yi alıp odalardan birinde uyuyacağım." dedim ve bunu söyler söylemez uygulamadan vazgeçtim. Çok da mantıklı bir fikir değildi galiba.
"Sen uyurken Şeftali yesin diy..." kollarından çıkmaya çalıştığımda kahkaha attı. Sırf bu kahkahaları devam etsin diye kollarından çıkmak için daha da çok çırpındım. Az daha düşecektim.
"Tamam dur," dedi gülüşlerinin arasında. "Tamam dur şaka yapıyorum dur." dişlerimi omzuna bastırdım ama hiç geri durmadı. İzin verdi ısırmama.
"Sen şaka yapmıyorsun sen eşek şakası yapıyorsun."
"Eşeği ötekileştiriyorsun." dedi utanmadan ciddi bir tonla. Omzunu yine ısırdım, bedenimin yarısını bedeninin üzerine çekti. Saçlarım yüzünün iki yanına dökülürken çatık kaşlarımla ona bakıyordum.
"Ben hiç keser miyim Efsun'u akıllım? Canı gibi bakıyor babaannem ona. Onu kurban eder miyim hiç?" tamam az önce aksini söylüyor oluşunun tam olarak eşek şakası olduğuna girecektim ki yan taraftaki tekli koltukta ve benim hırkamın üzerinde uyuyan Şeftali odanın en yüksek tepesinde olan Karabaş'ın kanat çırpmasıyla korktu ve abartılı bir tepkiyle kendini koltuktan attı.
Evet tam olarak koltuktan attı.
Eve girdiğimiz ilk an çözümü Karabaş'ı ayrı bir odada tutmakta bulsak da yalnızca birkaç saat içinde Fetih'in 'bu iş böyle olmaz' söylemiyle hepimiz şu an aynı yerdeydik.
Karabaş bir odada konuştukça Şeftali kapısının önünde oturuyor ve miyavlıyordu. Hatta öyle ki bir ara Fetih'in ayaklarının dibine gelmiş ve kapıyı açması için adeta yalvarmıştı. Fetih'in kararlı tavrı onu vazgeçirmemiş yine kapı önünde durup beklemiş hatta toprak eşeler gibi kapıyı eşelemişti.
Fetih'e göre Karabaş'ı odada tutmak Şeftali'nin merakını arttıracak, hatta o odaya girmeyi tek gayesi belleyecekti. Üstelik Karabaş'ın devamlı konuşması, benim devamlı onun odasına girip çıkmam- onun odası dediğim de çoğunlukla Kürşat'ın kaldığı odaydı sanırım- daha da körüklüyordu merakını. Takıntı olması daha kötüydü ve Fetih benim tüm çekincelerime rağmen yine tüm kararlılığıyla kuşumuzu almış ona Şeftali'nin atlayarak ulaşamayacağı bir konum belirlemişti.
Şeftali abartısız bir saat boyunca gözlerini bile kırpmadan kafesi izlemiş, ona ulaşmak için yol aramıştı ama işin garip yanı o kafese ulaşmak istemiyor gibi Karabaş ne zaman kanat çırpıp uçsa korkuyla geri çekiliyordu. Tüm o tehlike saçan, kafesin etrafında havalı havalı dolaşan tavırlarının tam tersi korkuyla kaçıyordu.
"Klavye delikanlısı." dedi Fetih bizim olduğumuz koltuğa tek hamlede atlayan Şeftali'ye bakarken. Ben onu en son gördüğümde bir koltuğa tırmanamıyor, her seferinde düşüyordu. "Artist artist dolanıyordun bir saat önce, çakma Polat Alemdar." kendimi yan tarafa attım artık Fetih'in kucağında değildim.
Şeftali Fetih'in üzerinden bize doğru yürürken ara ara duruyor burnunu benim bedenime yaklaştırıyordu. Kavuştuğumuz ilk andan beri bazen çok yabancı gibi bakıyorken bana bazen de bir o kadar o küçük Şeftali'nin tanıdık bakışlarını görüyordum. Sık sık gelip beni kokluyor Fetih'e bakıyorken en son da yine hırkamın üzerinde uyuyakalmıştı.
Fetih'in gövdesinde durdu ve Fetih eliyle boğazını tuttu. Şeftali dişlerini eline geçirirken ne o ısırıyor ne Fetih onu boğuyordu. Bu sanırım onların sevgi diliydi.
"Öyle tavada çevirecek, böyle tek lokma yapacak diye atıp tuttum bunun için miydi? İki kanat çırpınca korkasın diye mi sana aylardır evdeki sinekleri avlattım?" birbirleri arasındaki sevgi savaşı Şeftali'nin aramıza devrilmesiyle son buldu Fetih uzun tüyleriyle kaplanmış göbeğini sevdi. Ben rahatsız olmasın, yaşadığı eve aniden iki canlı girdi gerilmesin diye geri duruyordum, onun gelmesini bekliyordum ama Fetih tüylerden elini çekip avucumun içine aldı elimi.
"Göbeğinin sevilmesine bayılıyor." dedi. Benim elim Şeftali'nin tüylerine temas ettiği an Şeftali o elin annesine ait olmadığını anladı ve bana da baktı ama bir şey yapmadı.
"Yavruyken de öyleydi." dedim. Karnının üzerinde dolanan ellerimiz ayrıldı bir süre sonra, Fetih beni Şeftali'nin tüyleriyle baş başa bıraktı. Başımı biraz daha Şeftali'ye yaklaştırdım çekindim biraz ama o göbeğinin sevilmesiyle iyice yumuşamışken öptüm de boynundan. Minik pembe burnu o kadar keskin kokluyordu ki beni sesini duyabiliyordum. Hayret ediyordu muhtemelen. Aylardır evinde olmayan bu canlının nasıl evi gibi koktuğuna anlam veremiyordu.
Fetih az öteden uzanarak telefonunu aldı. "Bak bu videonuzu çok seviyor." dedi ve aylar önce telefonu orta sehpanın ayağına yaslayarak çektiğim videoyu açtı. Tam da dediği gibi oldu Şeftali pür dikkat telefona baktı. Önümde kağıttan toplar yapmış yukarı atarak Şeftali'yle aynı anda tutmaya çalışıyorduk.
Şeftali telefon ekranında da olsa attığım kağıtları yakalamaya çalıştığında Fetih'le aynı anda kıkırdadık ama gözlerimin sulandığını hissedebiliyordum. Sesim bir telefondan bir kulağının dibinden gelince Şeftali'nin kafası allak bullak oldu. İçimdeki sevgi doldu taştı aynı zamanda kontrol edemeyeceğim kadar da haşinleşti. Yüzünü avuçladım onu iyice kendime çektim.
"Kaşına gözüne ölürüm ben senin." ağzından öptüğümde patilerini bana siper etmeye çalıştı ama yapamadı. Dayanamadım sardım sarmaladım. Tüyleri onu olduğundan daha da büyük gösteriyordu. Minicik kalmıştı kucağımda. "Senin her bir tüyünü ölürüm. Çok özledim seni!"
Kafamın içinde tam da Fetih'in cümleleriyle canlanıyordu oda oda beni aradığı. Küçük boyunun yettiği her yere bakması. Ben öptükçe sarsılıyordu, tüyleri o kadar güzel kokuyordu ki hâlâ. Ben de elbet onun kokusunu unutmamıştım. "Yüzlerce kediyle uğraştım hiçbiri senin kadar güzel değildi." bu çok nesnel bir konuydu. Yemin ederim öyleydi. Dünyanın en güzel kedisiydi ve bana göre değildi.
"Oyun oynamayı mı özledin sen bir tanem? Oyun oynamayı mı özledin sen?" ben onu öptükçe o dişlerini ısırmasa da derime sürtüyordu. Biraz daha hırpalayarak seversem kuvvetli bir darbe yiyecektim.
"Seni çok seviyorum." dedim.
"Biliyorum." dedi Fetih.
Fetih?
Onunla göz göze geldiğimizde Şeftali'ye söyledim diye açıklamaya yapmadım çünkü çok açıktı zaten bu. Nereye dalıp gittiyse üstüne almıştı. Dudaklarımı ıslattım ve ona baktım sadece. Daldığı yerden ayıldığında suratını astı ve Şeftali'yi benden alıp koltuğun arkasına bırakmaya çalıştı.
Bazı şeyler demek ki hiç değişmiyordu.
💫💫💫
Belini yasladığı mutfak tezgahında omzuna küçük bir el havlusu atmış beni izliyordu. Su ve sütlü karışımın içinde haşladığım kuru fasulyeleri süzdükten sonra kavurduğum salçalı soğanların üzerine ekledim. Kuru fasulyemiz de bitince akşam yemeğimiz hazır olacaktı. Havalar soğumuş olsa da balkonda yemek istemiştim. Çünkü biliyordum birkaç haftaya kalmaz Fetih balkona ısıtıcı da koysa yine mümkün olmayacaktı yemek yemek.
"Yani şimdi bu sütün olayı ne tam olarak?" dedi. Bir türlü kabullenemiyordu kuru fasulyeyi sütle kaynattığımı. Öyle ki bu ilk soruşu değildi.
"Lezzetine lezzet katacak, dağılmayacak. Bir de tabi en önemlisi sindirim probleminin önüne geçecek. Tadına bak, hak vereceksin bana. Ayşen'in mutfak sırlarından biri bu. Tabi ben sana da verdim bu sırrı ama."
Bu Ayşen'in kulağına gitmemeliydi. Fetih kavurduğum fasulyeleri izliyordu. Yağsız et kullanmıştım hem onun hem de benim gönlüm olmuştu. Hazırda olan pilav ve salata bana yetmedi, kuru fasulyenin suyunu ekledikten sonra dolaba yöneldim. Bir ezme ya da meze yapacak malzeme bulabilir miyim diye dolaptaki malzemeleri didik didik ederken Fetih duyduğum seslere bakılırsa kuru fasulyenin başındaydı. Hatta kokladığını da tahmin edebiliyordum.
Gözüm birkaç kez taradı dolabı ve sonunda bir kavanoz çarptı gözüme. Dışı buğulanmış kavanozun içini o ilk birkaç turda görememiştim ama tabanına batmış lahanayı gördüm. Benzeyen şeye o kadar ihtimal vermedim ki elimle buğulanmış yeri temizleyip tamamen içini görene kadar ikna olmadım.
Kavanozun içinde turşu olduğunu.
"Yok artık." dedim kavanozu elime alırken. "Turşu mu bu?" Dolabın önünde çıkarken Fetih ayaklarının dibinde dolanan Şeftali'yi kucakladı ve elimdeki kavanoza baktı.
"Evet." dedi sakince.
"Sen ne zamandan beri turşu yiyorsun?" o kadar imkânsız geliyordu ki bana, kavanozu açtım kokladım. Gerçekten turşuydu. Birazdan yeniden inanmayıp tadına bakacaktım. Karışık bir turşu kavanozuydu. "Bu basbaya turşu. Fetih inanmıyorum sana kan kusuyordun bunu yemem..."
"Efsun o senin yaptığın turşu." dedi. Kavanoza dalmak için bekleyen elim de bakışlarım da donuklaştı. Hafızam bir boş levhaya dönüştü, bir an aklıma bile gelmedi neyden bahsettiği. Elimdeki kavanoz ve aylar önce koca bir bidona kurduğum turşu görsellik olarak birbirine o kadar uzaktı ki bir an inanamadım elimdekini yapanın ben olduğuma.
"Benim yaptığım turşu mu?"
Kavanozu iyice sildim ve daha dikkatli baktım içine. Baktıkça hatırlıyordum içindeki malzemeleri. "Evet. Açıldıktan sonra üç ay içinde tüketilmesi gerekiyormuş. Bir süre bekledim ben ama sonra dayanamadım iki ay önce açtım. Geriye bir tek o kaldı."
O konuştukça her şeyi daha net hatırlamaya başlıyordum. Mahmut vardı, onun annesinin koca bir lahana gönderişi ve benim aldığım tarifle daha farklı şeyler de ekleyerek turşuyu kurmam. Ve hiç açmadan gitmem. Ve hiç tadına bakmamam...
Bir bebeği kucağına yerleştirir gibi kucağında yerleştirdi Şeftali'yi. Poposundan destek vermişken Fetih, Şeftali ön patilerini Fetih'in omzundan sarkıtmıştı.
"Onu da zar zor bıraktım. Sen de tadına bakabil diye. İlk turşundu, çok heves etmiştin yaparken." çekmeceden bir çatal alıp bana uzattı.
"Ama sen turşu sevmezdin ki..."
Mutfağa geldiğinde kapağını daha çok sıksın diye ondan yardım istemiştim. Hatırlıyordum. Kim yiyecek bunca turşuyu diye söylenmiş, ben yemem bak diye de uyarmıştı.
"Büyük konuşmamak lazımmış Efsun." dedi. Çatalı elinden aldım ama daldıramadım. "Öyle büyüklük yapıp yemem etmem diye söylendiğin şeyi gün geliyor bitmesin diye azar azar yiyormuşsun. Hiçbir kibir insanın yanına kalmıyor işte. Muhtaç kalıyorsun üstten baktığın her şeye. Kardeşin her evine geldiğinde biraz alıp götürmek istiyor diye atışıyormuş insan. Biter diye korkuyormuş. Bu yaşına kadar elinin tersiyle ittiğin nimetin ne kadar süre dayandığını, nasıl muhafaza edileceğini araştırırken buluyormuş insan kendini."
Bana yaklaştı, tam arkamdan bedenini bedenime yasladı. Öylece turşuya bakıyordum ne hareket ediyordum ne de konuşuyordum. Kalbimin üzerinde çatlaklar vardı. O ince uzun izler hiç geçmeyecek hissi bazı anlarda haddinden fazla hissediliyordu. Bu o anlardan biriydi. Elimdeki çatalı usulca aldı ve çenesini saçlarıma sürttü.
"Ben turşu sevmiyormuşum değil ben senin yaptığın turşuyu hiç yememişim." onun boşluk bıraktığı yerde ben sürttüm saçlarımı çenesine. Sırtımı gövdesine yasladım çatala aldığı turşuya baktım. Bir dolma tabağı nasıl aylar önce beni hüngür hüngür ağlattıysa bir turşu da gözlerimi sulandırıyordu. "Bu senin ilk turşundu, hadi bak tadına da nasıl güzel olduğunu anla." bir dilim salatalık turşusunu uzattı bana.
"Bu mevsimde ne buluruz bilmiyorum ama yenisini yap bize. Haftalardır bunu bitirmeyeyim diye çok direndim."
***
"Bir tane Barbie evi var aslında. Kocaman, 100 parça. Özel bebekler, araba, havuz, kaydırak, asansör vesaire her şeyi var. Ben almak istedim aslında bir dönem ama Ayşen'e yakalandım, fiyatı yüksekti biraz. Paraladı beni alamadım." dedim. Alamasam da telefonumda kayıtlıydı.
"Bu kadının tam olarak derdi ne Efsun?" dedi bıkkınca.
Tane tane olmuş pilavımda tencerenin dibini görmüştük. Kuru fasulyeme ayılıp bayılmıştı. İlk turşum bitmek üzereydi. Üzerimdeki şala daha çok sarıldım ve balkonu inceledim. Son gördüğümden beri bir şey değişmemişti hâlâ boştu her bir tarafı. Sadece masa vardı.
Alt kat komşunun balkonu o kadar güzel duruyordu ki böyle tepeden, imrenmemek mümkün değildi. Edirne'deki ev müstakildi, bahçesi vardı ben de bir sürü şey ekmiştim ama balkon başka bir şeydi işte. Bugün masayı kurarken sık sık sarkıp bakmıştım alt balkona. O kadar güzel değerlendirmişti ki kadın alanı...
"Derdi kendini borçlu hissetmemek Fetih."
"Efsun sen gidip ona bir şey almıyorsun ki."
"Olabilir ama çocuğuna alıyorum sonuçta. Bu tarz şeyleri kendi hanesine borç olarak yazıyor Fetih. Empati kurduğumda haksız diyemiyorum. Almak istediğim şey neredeyse iki bin sekiz yüz olan asgari ücretten fazla. Bunun bir gün geri dönüşünün olması tedirgin ediyor onu, ayrıca ben Sıla'ya bir şey yaptığımda bana olan tavırları değişiyor. Normalde yaptığıma tepki verecek kadın bir şey söyleme hakkını kendinden bulmuyor sessiz kalıyor gibi gibi gibi..." dedim.
"Tamam." dedi Fetih sakince. "Benimle seninle olduğu gibi yüz göz değil. Ben alacağım sen şaşırırsın, bilmiyormuş gibi davranırsın. Emrivaki yaparız. At sen bana, alayım ben. Sonra da elbise seçeriz."
Şu masayı duvara yaslayıp arkamdaki duvarı boylu boyuna açsak güzel olurdu. Oraya saksılardan çok güzel bir köşe yapılabilirdi. O dekorasyonun aralarına minik minik ışıklandırmalar koyabilirdik.
"Sen neye bakıyorsun?"
Özellikle sardunyalar çok yakışmaz mıydı?
"Efsun sana söylüyorum."
Bacağıma dokunan elle odağım dağıldı Fetih'e baktım. "Koptun gittin, ne düşünüyorsun?" dudaklarımı yaladım ve söyleyip söylememek arasında gittim geldim. Söyleyeceksem de nasıl konuyu açacağımı bilemedim.
"Alt komşunun balkonu çok güzel değil mi?" gözlerimi irice açmıştım, tepkisini bekliyordum. Dudaklarını büzdü.
"Bilmem, hiç dikkat etmedim." dedi ama o. Nasıl bunca zamandır dikkat etmezdi ki bir insan? Omuzlarım düştü, başımı çevirdim.
"Anladım, neyse boş ver."
"Ne oldu, neyi anladın?"
"Boş ver ya. Öyle bir şeyler düşündüm de önemsiz."
"Efsun söyle."
Bedenini hepten bana çevirdi yaklaştı yanıma iyice. Dirseğini masaya dayarken her şeyiyle bendeydi artık. O kadar odağındaydım ki konuşmamak çok mümkün değildi. Çok kısa süre susabildim sonra dayanmak mümkün değildi.
"Yani aslında şöyle;" dedim kendimi tutamadan. Öyle heyecanlı doğruldum ki yaslandığım yerden Fetih'in omuzlarıma örttüğü şal düştü. Yanaklarımın içini ısırıyordum belki daha az gülümserim diye ama olmuyordu. Yüzümü düşündüklerim güldürdü.
"Çok boş bence balkon. Bak alt kat nasıl güzel değerlendirmiş balkonu. Biliyorum çok hoşlanmıyorsun çiçeklerden bitkilerden ama en azından şu kısma." diye balkonun dışa açılan kısmını gösterdim. "Uygun saksılar alsak olmaz mı Fetih?" gözüm balkonun geri kalanında dolaştı. İçimden geçen çok daha farklı bir şeydi ama onu zorlamak istemiyordum. Çünkü geçen sefer inat ettiğimde eninde sonunda hoşuna gitmeyen şeyler gözünde büyümüş ve biraz gerilmişti. Koyduğum saksıların yerini değiştirmişti.
"Dışa dönük olacaklar, balkonun iç kısmında bile kalmayacaklar. Geçen sefer kızmıştın suyunu fazla koyunca toprak taşıp etrafı kirletiyor diye ama söz dikkat ederim bu sefer. Hem zaten balkonun içinin kirlenmesi imkânsız." alt komşunun balkonuna gidebilirdi ama ben engellerdim ki. Hem o kadın da anlayışlı olurdu bence.
Gözümün önünde canlanıyordu saksıdaki çiçeklerle balkonun son hali. Biraz heyecanla, biraz acaba reddeder mi tedirginliğiyle Fetih'e diktim koca koca açtığım gözlerimi. Beklediğim iki ifade vardı. Biri isteksizlik diğeri rahat, onay vereceği bir başka ifade ama ikisi de yoktu.
Günlerden cuma, aylardan kasım, mevsimlerden hazandı. Fetih'in yüzündekiyse hüzün.
"Bir şey mi oldu?" dedim.
Dudaklarını ıslattı, bir an deniz manzarasına baktı gözlerini kırpıştırdı. Gözleri gösterdiğim yerde gezindi sonra balkonun diğer köşelerinde. Bir köşede duraksadı ve işaret etti. "Burayı boş mu bırakacaksın?" diye sordu. Sonra bir diğer yeri gösterdi. "Ya burası?" az önce hayalini kurduğum duvarı gösterdi.
"Burası da var."
Kalbim kanat çırptı adeta. Parmağının ucuyla gösterdiği her noktaya bakıyordum.
"Ciddi misin sen?"
"Evet. Geçen sefer geldiğinde de söylemiştin ya. Ben çok anlamam ama herhangi bir dekorasyonu gösterirsen yaparım. İstediğin çiçekleri de alırım. Saksıları da." balkon o konuştukça daha da genişledi gözümde. Enine boyuna hem de. Zinniya, Petunya... Bir sürü çiçek ismi.
"Ben çok dikkat ederim bu sefer sularken söz. O kadar güzel olacak ki bak devamlı balonda oturmak isteyeceğiz. Keşke daha önce yapsaydık diyeceksin. Gerçekten çok dikkat edeceğim sula..."
"Sabah sen sularsın akşam ben sularım." bir an devaju oldum. Sanki bu anı daha önce yaşamıştım. Bu cümleyi daha önce duymuştum. Halbuki duysam şimdiye kadar yaşadığımız her yeri bitkilere boğardım.
"Çok güzel olur." dedim heyecanla. Evet tam olarak böylesine bir şeyi hayal ediyordum ben. Birimiz sabah birimiz akşam sulasın, sonra çiçeklerimiz büyüdükçe sevinelim. Daha büyük bir saksıya beraber alalım. Belki sıradan ama anne ve babamın çok zevk alarak yaptığı bir şeydi bu. "Sen akşam sulayamayınca ben sularım o akşam merak etme." dışarıdan komik mi geldi bu söylediğim bilmiyorum ama yüzünde tuhaf bir ifadeyle gülümsedi bu halime.
"Tamam sen sabah sulamayınca da ben sularım." dedi. Karnım bunun heyecan ve güzelliğiyle o kadar karıştı ki kollarımı sardım ve karşı manzaraya baktım.
"Edirne'deki evden saksılarımı getiririm. Bahçedekileri almak mümkün olmayacak. Gerçi ben çıktıktan hemen sonra kiraya verilirse yeni ev sahibi bakar ama saksılarımı riske atmayı..."
"Neden evi boşaltıyorsun?" diye böldü bunu. Ona bakmadan anlattıklarımı bıraktım ve gözlerine baktım.
Çok garip bir şekilde "Buraya gelmeyecek miyim?" diye en düz mantık aklıma geleni sordum. Saçma bir soruydu ama aklımdan geçtiği gibi koyvermiştim.
"Buraya gelmen o evi boşaltman gerektiği anlamına mı geliyor?"
"Evet?"
Kirada olduğumu söylememiş miydim, yoksa o mu duymamıştı?
"Hayır?"
"Ev kira. Oturmadığım eve neden kira vereyim ki? Boşuna masraf." Edirne'de kiralar pek de uygun değildi. Hatta oradaki bir kesimden İstanbul'la yarıştığına dair şeyler duymuştum. Öğrencilerin 1+1 küçücük evlere çok yüksek rakamlar verdiğini... Kaldı ki benim bahçeli evim de hiç bu durumun gerisinde kalmıyordu. O parayı Zena'ya harcayabilirdim.
"Efsun sen o ayda neredeyse sekiz ay geçirdin." dedi. Kaşlarım çatıldı sadece. Eeee... dercesine baktım ona. Elbet hayatımızın bazı yerlerinde başka yerlerde yaşayabilirdik.
"Olabilir."
"Dünya kadar şey yaşadın orada." dedi. Evet yaşamıştım ama buna da vereceğim tek cavap olabilirdi. "Kaldı ki biz seviştik." dedi. Yine dayanamadım ve aynı şeyi söyledim.
"Olabilir. Sonuçta biz evliyiz." iki arada bir derede yine hoşuna giden cümleyi seçti başını bana uzatıp boynumdan öptü sırıtarak.
"Evet evliyiz." dedi. Bu çok hoşuna gidiyordu, daha sık söylemeliydik. Biz evliyiz. Dışarıdan basit ama bizi gülümsetecek kadar derin. Elini bacağıma bastırdı bana eğildiği yerde kaldı.
"Bunca sebep varken o evden çıkmanın hiçbir anlamı yok."
Mahrem perileri. Evet kanat çırpan mahrem perileriydi. Onları hatırlıyordum. En olmadık zamanlarda geliyorlardı. Fetih'i mesken tutuyorlardı. Ve işin garibi onları da özlemiştim. Ayağa kalkıp canım mahrem perileri diye bağırarak onları kucaklamak isteyecek bir roman karakterine dönüşecektim az kalsın.
"Fetih yarın öbür bir otel odasında da sevişebiliriz ve sen o otel odasını alamazsın." dedim ben yine de aklıselim davranıp.
"Hiçbir otel odasında sen aylarını geçirmeyeceksin. Hiçbir otel odasında biz aylar sonra ilk kez sevişmeyeceğiz." bu mesafeden beni her şeye ikna edebilirdi ama direnmeliydim. O ev bir masraf olacaktı, ne zamana kadar oraya kira ödeyecektim ki?
"Oradaki çiçekleri tek tek kendi elinle ektin. Sen onları ektikçe, o kulubeleri boyadıkça beni nasıl mutlu ettin bilemezsin. Dünya kadar anın var o evde."
"Hepsi sensiz ama," dedim açıkça. Hatırlanmaya değer olanlar elbet vardı ama hatırlamak istemeyeceklerim de çoktu. Fetih'in bu geçmişe bağlılığı benimse bir o kadar gelecekte olmam hiç değişmeyecekti. Ben yeni anılar ediniriz dedikçe o senin burada anıların vardı diye diretiyordu.
"Olsun. Benimle de olur. Kaldı ki Edirne'de de bir evimiz olur. Belki bir gün tak eder bu şehir canımıza basar gideriz. Yaşlılıkta çekilmez bu şehir bak."
"Edirne çok soğuk olmaz Fetih, ben yaşlanınca yaşayamam orada!"
Yirmi altı yaşındaki Efsun dayanamıyordu o soğuğa altmış yaşındaki Efsun ne yapardı? Bu ciddi halime kıkır kıkır güldü yanımda.
"İyi yazın çarpar kapıyı gideriz. Oradan ver elini Yunanistan, Bulgaristan. O ev bize lazım. Şehrin konumu çok aklıma yattı."
"Her ay kira ödeyelim diyorsun yani."
"Yeni gelenler senin o koyduğun kulübeleri söker atar diyorum."
"Fetiiih!" ayağına vurdum. Ben yeni taşınacak olanlarla konuşacaktım. Her ay mama da gönderecektim zaten.
"Sen herkesi hayvansever mi sanıyorsun akıllım? Kaldı ki kira ödemeyeceğiz. Direkt alacağız. Bir ömür kira vermek akıl işi değil." dedi bu kez. Şu durumda kira ödemem daha mantıklı duruyordu ama. Ne kadar fiyat biçeceğini tahmin edemiyordum ev sahibinin. Tam ağzımı açacaktım ki bunlar için izin vermedi.
"Ben alacağım Efsun." dedi net bir şekilde. Hayır kredi çekmeliydik. "Tapusu sende olacak."
"Hay..."
"Boşuna itiraz etme çünkü boşuna. Evlendikten sonra aldığımız her mülk zaten ortak. Tapunun sende ya da bende durmasının hiçbir özel anlamı yok. Ben sende olmasını istiyorum sadece. Ev tapuda senin. İtiraz etme, bu konuyu tartışmayalım."
Edinilmiş mallara katılma rejimi. Ortak olduğunu biliyordum evet ama yine de içime sinmedi ta ki bu evi ve asıl sahibi düşünene kadar. Sessizce manzarayı izlerken aklıma geldi bu ihtimal. Şey...
Ben de ilk doğan oğluma verirdim o evi. Olmaz mıydı?
Fetih'e baktım göz ucuyla. Bu evin bir sahibi varsa eğer o evin de bir sahibi olabilirdi. Bakışlarımı yakaladığında hemen kaçtım ve dudaklarımı büzüştürdüm. Acaba ilk tapu hangimizden çıkacaktı? Fetih yanımda uslu uslu otururken bunu düşündüm ama hiç konuşmadım.
Şeftali kucağına atladı onu sevdi biraz. Kuru fasulye ikram etti, bense tapunun ilk hangimizden çıkacağını düşünüyordum. Bir zaman sonra sofrayı toparladık, iki kadeh şarap koyduk ve sandalyelerimizi yan yana çektik. Her geldiğimde İstanbul'a sayıp sövüp yine böyle hayran hayran izliyordum. Hem de bu soğuk havada.
Ortam yoktu ya Tevfik Fikret ya da Yahya Kemal oluyordum.
Yanağım onun koluna yaslıyken çok geriden, ince ince Sezen Aksu'nun sesini duyuyordum. Mecazen değil. "Alt kattan mı geliyor?" diye sordum.
"Kadın yaşlı, duymuyor diye yüksek sesle dinliyor hep. Bana kadar geliyor. Neyse ki dinlenecek şarkılar seviyor da tepem atmıyor her gece."
Bu söyledikleri beni imayla gülümsetti. "Biliyorum." dedim. Kadehimden bir yudum alıp önümdeki masaya koydum.
"Neyi?"
"Sezen Aksu sevdiğini. Hatta en çok sevdiğin şarkı Zalim bence." öne doğru çıktı hafifçe, kadehinin ince kulbunu parmaklarının arasında döndürdü. Görmüyordum ama bence gülümsüyordu.
"Yârin gözü yüksekte benim bir kuru aşkım var." dedim onun gibi.
Başını bana çevirdi, çatılmış kaşları, tehlikeli bakışlarıyla üst bedenimi süzdü. "Âh yoksa hatırlamıyor musun? Sarhoştun ya."
Dilini dudaklarında gezdirdi. Beni bir kez daha süzdü ve açıkça süzdü.
"Seninle yeterince iyi sevişmediğimi mi ima ediyorsun?" dedi. Dün geceden sonra bunun imasını yaparsam iki yaparsam iki yakam bir araya gelmezdi.
"Estağfurullah. Sadece sarhoş oluşundan bahsediyorum."
Yerini daraltıyormuş gibi önce benim kadehimi sonra kendi kadehini geriye doğru itti. Bunu neden yapmıştı şimdi?
"Sandığın kadar sarhoş olsam," dedi. Biliyordum zaten bunu. Her anlamda anlamıştım. Her anlamda hem de. Hatırlamayacağı şeyleri hatırlamasından da diğer türlü de. "dün gece yarım yamalak geçerdi." dedi ve bana doğru yaklaştı. Bu kadar erken olması beni çıldırtsa da kalbim bir odanın içinde duvardan duvara atıyordu kendini.
Dibimdeyken sordu. "Öyle mi geçti?" dedi. Evet de desem, hayır da desem çok benzer sonuçlara sebep olacaktı. Gözlerim dudaklarına kaymak istiyordu, izin vermiyordu.
"Hayır tam tamam geçti." dedim ben. Dürüst olmak istedim. Dürüstlük ne zaman kaybettirirdi ki? "Ama..."
Elini usulca bacağıma bastırdı burnu burnuma temas etti. "Ama?"
"Bence bazı şeyleri görmeyecek kadar sarhoştun." dedim. Dün gece ben bile unutmuştum o ayrıntıyı ama o da zaten görmemişti. Sabah uyandığında çoktan giyinmiştim zaten. Gözlerimin içine baktı dudaklarımı bırakıp, hatta biraz geri çekildi.
"Ne gibi?"
"Bilmem."
"Efsun."
"Efendim."
"Neyden bahsediyorsun?"
"Uslu bir adam olursan şirinleri görebilirsin." gerçi çok küçüktü, odanın ışığı loştu. Bunun da payı olabilirdi. Geri çekilip bana baktı bir kez. Ne görmeyi beklediyse artık.
Dikkatini dağıtayım diye "Demek zalim dinleyince aklına ben geliyorum." dedim ve şarabıma uzanacaktım ama engel oldu. Bakışları derinleştikçe ben ona bakamamaya başladım. Yutkundum ve bileğimdeki elinin yavaşça parmak aralarıma girdiğini hissettim. Ellerinin bazen haddinden daha büyük olduğunu hissederdim şimdiki gibi. Bunu çok özlemiştim.
"Sadece zalim dinleyince değil." dedi ve elimden tutmuşken yerinden doğruldu. Bedeninin de dev gibi gözüktüğü anlar olurdu. Bunu da çok özlemiştim ve o anın tam içindeydik. Çenemden tuttu ve başımı kaldırdı.
"Nasıl istedim deliler gibi, sayıkladım sıcak sıcak nefesini de demiş Sezen Aksu." baş parmağını alt dudağımda gezdirdi.
Yerimden doğrulurken "Biliyorum öyle söylediğini." dedim. Bu şarkı bazı anlarda kıvrandırıyordu. Kıvrandırdığı anlar çok netti zihnimde. Ellerini gerdanından ensesine doğru sürte sürte götürdüm. "Çok doğru söylemiş değil mi?" dedim. Beni balkon kapısına doğru kontrollüce itti. Sonra bir kez daha sonra bir kez daha. Ta ki ben içeri girene kadar. Kapıyı örttü, perdeyi kapattı. Bir taraftan Karabaş bir taraftan Şeftali konuşuyordu ama biz çalmayan Sezen Aksu'yu dinliyorduk.
Bana vardı önce belimi kaldırdı sonra kucakladı. Bacaklarımı beline sararken ensesinde birleştirdim ellerimi.
"Cık." dedi dudaklarımın üzerinde.
"Bu gece gel, yarın da gitme." dedi ve adımladığı bir yerde beni sert bir yere bıraktı. Masa sandım ama değildi. Plaklarının ve pikabının yanına koydu. Ayaklarım yere doğru sarkarken bir plağı aldı ve taktı. Pikap iğnesini ayarladı ve alabileceğimiz en yüksek verimi aldık. Sezen Aksu dün bütün gece seni düşündüm yanarak diye başladığında Fetih oturduğumu yerden dudaklarıma uzandı. Artık ve Şeftali ne de Karabaş'ın sesi vardı. Üzerindeki kazağın eteklerine uzandım ve bir çırpıda çıkardım. Pikabın çok dibindeydim ses gümbür gümbür geliyordu.
Eve kokun siner duvarlara sesin, diyordu ya Sezen eve kokum duvarlara da sesim sinecekti. Fetih önce sırtımı duvara yasladı başımı koruyup sonra beni tekrardan kucakladı. Henüz hiç gitmediğim ve aylar önce gördüğüm yatak odasının kapısından girdik, sonra ayağıyla örttü kapıyı. Dudaklarımız o kadar büyük alanlarda dolanıyordu, sınırımız karşı tarafın dudakları asla değildi.
Fetih'le öpüşmeyi de çok özlemiştim. Benimle öpüşürken dişlerini çenemde, sus çizgimde, yanağımda hissedişim çok özeldi. Bu hayaliyle bile elde edemeyeceğim bir histi. Çok çabalamıştım ama olmuyordu. Her şey hayalle bir yere kadar mümkün oluyordu ama bazı şeyler olmuyordu. Bedensel tatminkârlık bir yere kadar tamamdı ama o his beden ötesindeydi.
"Uslu bir adam mıyım?" diye sordu. Kapı kapalı olsa da şarkının sesi odadaydı. Ve belki de alt kat misilleme yaptığımızı düşünüyordu.
"Evet." dedim. Hırkamı çıkardığında üstten bana baktı, şirinleri arıyordu galiba. Ellerini üzerimdeki askılı bluza yönelttim ve çıkarmasını sağladım. İçimdeki straplez sütyenin kopçasına yönelttim sonra elini. Göğüslerim serbest kaldığında elini yavaşça tenimde sürterek sol göğsümün alt ve biraz arka tarafında kalan, güzel bir dekolteli elbiseyle çok güzel gözükeceğini düşündüğüm yere getirdim. Parmakları o kısımda ben yönlendirmeden dolaştı ama bana göre okşadı. Gözlerim aldığım zevkle yumuldu ve Fetih dokunduğu yere eğildi.
Şeftali'nin fotoğrafını çektiği patisinden esinlenerek yaptırdığım, minimal sayılabilecek ama bana göre göz alıcı olan dövmeyi, yani şirinleri gördü.
"Sen patisini çekmiştin ya bir kez Şeftali'nin." dedim ve ekledim. "Söylediğin kadar acımıyormuş."
"Efsun." dedi sanki daha dün yapılmış gibi çok yavaş dokunurken dövmeme. "Bu dövmeyi yapan kişi..."
"Çok tatlı bir hanımefendiydi." diye tamamladım. Evet bulunduğu yerin ona eninde sonunda bu soruyu sorduracağını biliyordum. Yaptırırken de.
"Vazgeçtiğini düşünüyordum." dedi.
"Beni çok iyi manipüle ediyordun." elim usulca onun dövmesine gitti ve kendime doğru çektim. "Bir de senin dövmenin tesiri bende çok büyüktü. Şartları eşitlemek istedim." elim bel gamzesiyle dövmesi arasında dolanıyordu. "Dövmene dokunmayı da çok özledim."
Aynı hamle ondan geldi ve dövmeme dokundu ve dudaklarımızı birleştirmeden önce konuştu. "Şartları eşitleyemezsin. Ben senin dövmene dokunmayı hiçbir zaman özlemeyeceğim." Bu çok ama çok doğruydu işte.
💫💫💫
"Şimdi onun sınavları bugün bitiyor, biz gidelim desem bu ikisini de," dedi ve bizi izleyen yavrularımızı gösterdi. "götürmemiz lazım. Şimdi daha alışmamışlarken birbirlerine uzun yolculuk akıl kârı değil. Zeliha sınavdan sonra bir hafta okula gitmeyecek zaten. Onu çağıralım. Gelsin." yaslandığım mutfak tezgahında elimi ayağımı çekmiştim her şeyden. Biraz stres biraz heyecanla Fetih'i dinliyordum.
"Ama burada olduğumu söylemeyelim. Sürpriz olsun olur mu?"
"Tamam öyle yapalım." dedi Fetih sunum tahtasına peynirleri dizerken. Şeftali patileriyle mutfak dolabına tutunduğunda bir dilim kaşarı da kaptı.
"Ben bir Burcu'yu arayayım Fetih, bir öğreneyim nasılmış Zeliha. Sen sessiz ol tamam mı, kimsenin haberi yok daha." ilk Zeliha bilsin istiyordum. Masadan telefonu aldım ve hoparlöre verdim telefonu. Bir tek yumurtası kalmış menemenin yanına koydum ve yumurtalardan ilkini kurdum.
"Efendim." dedi Burcu.
"Müsait misin?"
"Sayılııı... Neyse müsaidim müsait. Nasılsın Efsun, ben seni arayacaktım dün ama her şey o kadar karmakarışık ki... Şu Ales işleriyle, İstanbul Üniversitesi hocalarıyla ve diktatör babamla uğraşıyorum."
Okulu bitirir bitirmez istediği ama babası tarafından engellendiği şeyin peşindeydi. Öğretim görevlisi olmak istediğini daha lisedeyken bile söylüyordu zaten ama İlbey amcanın sahada çalışmadan öğretmenlik olmaz tabusu vardı. Onu şark görevinin sonuna gelene kadar yıkamamıştı. "Hiç önemli değil. İyiyim ben. Senin nasıl gidiyor?"
"Babamı işin içinden çıkarırsam süper. Bana zerre bir fayda sağlamadığı gibi insanlar torpille bir şeyler yapmadığıma ikna olsun diye zorbalanıyorum. Gerçekten Hitler bu adam. Of neyse ya aman, okuyup ne olacağız apartman yöneticisi mi? Konuşmayalım bu konuyu."
"Tamam..." dedim sakince. Babasının gazabına uğramıştı muhtemelen yakın zamanda. "Zeliha ne yapıyor?" dedim.
"İyiii," dedi ve arkadan bir korna sesi geldi. "Dün gece konuştum. Bugün son vizesi var anladığım kadarıyla üst sınıfların gözünü korkuttuğu bir sınav. Ben de ona dedim ki büte kalmamış öğrenci, öğrenci değildir zaten. O şekilde rahatlatmaya çalıştım. Nasılım?"
Ben güldüm. Fetih imam olduğu için gülmedi hatta ters bir bakış attı telefonuma.
"Süpersin. Başka ne var ne yok? Her aradığımda soruyorum ama böy..."
"Ay saçmalama Efsun! Sen sormasan ben anlatacağım. İyi iyi, İzmir'e çok alıştı. Her konuştuğumda bir öncekinden daha alışmış durumda. Sanırım bu aralar biraz cilt problemleri yaşıyor. Bir şeyler alıyor falan ama biliyorsun benim cildim annemin güzel genlerinden dolayı hiç sivilcelenmedi. Anlamıyorum şu aldığı şeyleri. Sana fotoğraflarını atayım mı?"
Fetih'le göz göze geldik. Sanırım fotoğrafa gerek yoktu. "Oluur." dedim yine. "Arkadaşları falan. Çok çabuk ısınamıyor ya insanlara..."
"En son sana bahsettiğim kişilerle devam ama bilirsin Efsun birinci sınıfta kurulan her arkadaşlık biraz Ufak Tefek Cinayetler kıvamında olur. Ona söylemiyorum ama şimdilik iyi. Tatlı insanlar. Beş kişiler zaten iki erkek üç kız. Aynı yani. Tatlı tatlı takılıyorlar. İzmir'i biliyorsun zaten öğrenci şehri. Doya doya öğrencilik yaşıyorlar. Ay Efsun arada özeniyorum ya. Derdimiz tasamız yoktu. Gidecek bir işimiz yoktu..."
Özenme kısmına daha çok uzaktım. Hem öğrencilik hayatından çıkalı bir sene ancak olduğu için hem de o kadar gezmeli tozmalı altı sene geçiremediğim için ama Zeliha'yı o hayatın içinde bilmek o kadar güzeldi ki...
"Bak sana anlatacağım bir de ben. Dur bekle ineyim arabadan." menemenin altını kapattım ve yularıdan tabakları çıkardım.
"Hı tamam oldu ama bak bunu sakın benden duymadın Zeliş'le denk geldiğinde tamam mı?"
Kaşlarımı çattım. Sesindeki cilve beni korkutuyordu. "Ne oldu?" diye sordum.
Fetih salatalıkları doğruyordu.
"Ya bir çocuk var."
Fetih salatalıkları doğramıyordu.
Fetih bana yaklaşıyor.
"Bu çocuk aslında arkadaş grubundan ama Zeliha asla kabul etmiy,"
"Burcu Burcu!" telaşla yükseldim ve telefonu aynı anda koyduğum yerden almak için çırpındık.
"Efendim!"
"Burcu benim kuşumun kapısını açık kalmış pencerem açık biz sonra şey yapalım."
"Ah tamam tamam koş sen çıkması..." Fetih elime yapışsa da o kırmızı tuşa basmayı başardım telefonu arkama sakladım.
"Fetih!" diye bağırdım telaşla.
"Kim o çocuk!"
"Bilmiyorum! Ayrıca kendi üstüme yemin ederim ki Burcu basit bir arkadaşlık olayından net bir işve cilve çıkarmıştır. Biz biraz flörtöz olduğumuz için olayları bazen böyl..."
"Siz derken?!" diye yükseldi.
"BURCU! Ben değil! Ben evliyim! Yemin ederim Burcu. Fetih Burcu'yu biliyorsun, aşk insanı o. En basit şeyden bile öyle bir hikâye çıkarabilir."
Gerçekten ben değildim. Benim Fetih'le tanıştığım günden beri, ona âşık olduğum günden beri değil ama onu gördüğüm günden beri değil başkasıyla flört, ondan başka bir erkek bana çekici bile gelmemişti.
Kendi telefonunu çıkardı ve "Bu kız Burcu'ya anlattığı şeyi bana niye anlatmıyor? Ben burada eşek başı mıyım?" elimi telefonunun ekranına siper ettim telaşla.
"Ya kızın hiçbir şey anlattığı yok, bu Burcu'nun şahsi yorumu! Hayır arama Zeliha'yı. Arama sınavı var moralini bozma kızın! Fetih sakın, Fetih sa..."
Engel olamadım ve götürdüğü kulağına telefonu. "Ters bir şey söylersen gerçekten çok kötü yaparım seni. Fetih bana bak, bana ba..."
"Efendim Fetih abi."
"Zeliha," dedi Fetih ve sahte bir gülümseme oluştu yüzünde. "güzelim, ne yapıyorsun?"
"İyiyim. Sınava çalışıyordum, çıkacağım birazdan."
Fetih'in koluna sarılmıştım, çenesini de tutmuştum her an sıkmak için.
"Ne güzel ne güzel. Tek misin evde?" bu soruyla gözlerini kısmıştı. Hayır ne bekliyordu tam olarak? Delirtecekti şimdi beni.
"Evet tekim. Bir şey mi oldu?"
"Yok hayır. Ben sana şey diyecektim." ayağına bastım. "Bugün son sınavını verince gel bir hafta bana. Özledim ben seni." sıkmak için tuttuğum çenesini okşadım. Evet böyleydi.
"Geleyim ama sadece bir gün kalabilirim."
"Sebep?" dedi katı bir sesle. "Yoksa arkadaşların mı çabuk gel diye zorluyor?" seven ellerim bu kez tırnakladığında elimi ısırmaya çalıştı.
"Hayır, ne alakası var? Çoğu burada olmayacak zaten benim sunumum bu haftayla çakıştı. Mecbur döneceğim. Dersten kalırım diğer türlü, hocamız tolerans sağlamıyor." Fetih ısırdığı parmağımı bıraktı ve konuştu.
"Tamam o zaman, iki günse iki gün. Emir de dönecek zaten, ben onu arayayım beraber dönün. Akşam burada olursunuz. Tutmayayım ben seni daha fazla." dedi ve Zeliha'nın Emir ne alaka sorgulamasına bile izin vermeden kapattı telefonu.
"Saçmalıyorsun." dedim ama geçti gitti beni. Emir'i aradı bu kez. Kahvaltıyı da uçan kuşa sinirlenerek yaptı.
***
Günümün yarısı Zena adına yaptığım ikinci görüşme için diğer yarısıysa Fetih ve iki yavrumuzla geçmişken akşam olmuştu. Zeliha geliyordu ve o yaklaştıkça elimde bir şey tutamayacak kadar heyecanlanıyordum. Onun için fırında kurabiyelerim vardı, poğaça yapmıştım ve seviyor diye enginar almıştım. Annemin tarifiyle zeytinyağlı enginar yapmıştım. Her şey hazırdı sadece ben hazır değildim.
Fetih sofraya dört tane tabak koymuştu. Onları bile defalarca saymıştım. "Kürşat yirmi gün sonra mı dönecek şimdi Yunanistan'dan."
"Hayırlısıyla." dedi. Kürşat... Yeğenleri ileride onu locadan izleyebilsin diye emin adımlarla devam ediyordu kariyerine. Fetih'in söylediğine göre şu an bir turnuva içindeydi ve takımıyla şehirden şehire de değil artık ülkeden ülkeye gidiyordu. Ona ait bir oda vardı bu evde de ablasının evinde de. Anladığım kadarıyla Urfa'ya da yolu çok az düşüyordu. Benim de sporcu arkadaşlarım vardı oradan alışıktım sporcuların bu kadar dolanmasına.
Karabaş'a yaklaştım kafesine doğru parmağımı uzattığımda hemen ötüp öptü parmağımı.
"Aşkım." dedim.
"Aşkım." dedi ve ekledi. "Aşkım Fetih."
"Fesupanallah."
Hazır Şeftali Fetih'in kucağına tırmanmışken Karabaş'ı çıkardım kafesinden ve avucumun içine aldım. Arkamı döndüğüm an kendimi tutamadım fısıldadım. "Karabaş Zeliha geliyor." dedim. İlk haberleri en çok onun hakkı olduğu için ona veriyordum. Stresten ellerim ve sesim titriyordu. "Zeliha geliyor Karabaş'ım." yanağıma yasladım bedenini sonra öptüm kokladım, öptüm kokladım.
Kafesine geri koyunca yine mutfağa girdim. Amacım enginarı da masaya koymaktı ama tam da o sıra kapı çalındı. Dondum kaldım ne bir adım ileri gittim ne de geri gelebildim. Tek eylemim aldığım nefesti. Önce tek kelimeyle Fetih'in sesini duydum sonra Zeliha'yı.
"Ooo," çekti. "Bu ev neler neler kokuyor böyle?" Sinem titredi parmak uçlarımı dudaklarıma bastırdım. Bu hissettiğim özlemden başka neydi? Mahcubiyet? Bilmiyordum. Sadece dudaklarım büzülüyordu parmaklarım engel olamıyordu.
"Mutfağa merak mı saldın yokluğumda iyice?" kısa bir sessizlik oldu sonra yine Zeliha konuştu. "Niye dört tabak var? Misafirimiz mi var?" göz yaşım yere damladı. Kapıya döndüm ama hiç adım atmadım.
"Misafir değil, ev sahibi geldi." dedi Fetih. Benim hiç çocuğum olmadı ama çocuğumu terk etmiş annenin hisleriydi bunlar. Herkes sustu, herkes. Karabaş hariç.
"Aşkım aşkım!" diye bağırdı.
"Ne demek istiyorsun?" Zeliha'nın o dolu dolu sesi o kadar boşaldı ki, biraz daha uzak olsak duyamayacaktım resmen onu.
"Aşkım!"
"Bu kuş kimin?"
"Ev sahibinin. Tüm bu yemekleri de o yaptı. Enginarın da mutfakta." dedi. Yere bakıyordum, göz yaşlarım panduflarımın üzerine düşüyordu ve enginarı da mutfaktaydı.
"Bak abi!" sesi hiddetlenmişti. "bak ben bir şey anlıyorum tamam mı? Doğru anlamıyorsam senin yüzünden, söylediklerinin nereye çıktığını biliyorsun değil mi?"
Gözlerimi sıkıca yumdum ellerimi sıktım. "Kurşun kek de var." dedi Fetih. Bu beni tanıyan herkes için yeterince açıktı. "Bak gidiyorum mutfağa!" diye tekrar etti. Hayal kırıklığına uğramamak için çok çabalıyordu. "Gidiyorum bak!" başımı kaldırdım, yüzümde makyaj olmadığına güvenerek hızlıca sildim yaşlarımı. Yaslandığım yerden doğruldum, gülümsemeye çalıştım ama ben bunu başaramadan kapının dibinden gözüktü.
İlk saçları dikkatimi çekti. Düzleştirmişti ve kestirmişti. En azından ben bıraktığımda daha uzundu. Üzerinde bebek mavisi omuzların düşük bir bluz, altında siyah kot vardı. Zayıflamıştı. Evet kesin olarak zayıflamıştı ama yüzü... Yedi ayda o çocuksu çehresi genç bir kızın alımlı haline dönüşmüştü. Fetih'in deyişiyle süzülmüştü benim deyişimle saçılmıştı.
Çok güzel genç bir kız olmuştu.
"Zeliha." dedim. Gülümsüyordum yemin ederim gülüyordum ama yaşlarım bana köstek oluyordu. Omuzları düştü. Gözlerini kırpıştırdı sonra ovuşturdu. Sulu sulu bana bakıyordu kocaman gözleri.
"Efsun abla?" hayal miyim gerçek miyim onu sorguluyordu sanki. Bu hissi bilirdim. Ona doğru yürüdüm tam karşısında durdum.
"Ben geldim." ne kadar serpilip saçılsa da ağlayışı bir bebeğe benziyordu hâlâ. Saçlarına dokundum yavaş yavaş geriye attım.
"Efsun abla burada mısın gerçekten?" dedi yine. Açtığım yüzüne dokundum.
"Geldim güzel kızım." eli ilk saçlarıma dokundu. Varla yok arasında. Benim dokunuşlarım daha çok cüretkâr gözükse de Efsun abla demesi ve boynuma sarılması bunu alt üst etti. Sarıp sarmaladık birbirimizi, saçlarında dolandı ellerim.
"Zeliha, su perim." az ötede duran Emir'le göz göze geldim. Baştan aşağı süzdüm onu. Bıraktığım gibiydi. Daha bir karizmatik olmuştu. Elimle ona gel işareti yaptım. Çünkü ben Emir'i de çok özlemiştim.
***
Zaten yeterince geç geldiklerinden bir de yol yorgunu olduklarından kısa bir yemek faslından sonra bile vakit gece yarısını bulmuştu. Zeliha'nın dinmeyen göz yaşları, Emir'in hüzünlü bakışları üzerimdeyken koca bir ailenin yaptığım enginarı dünyanın en güzel yemeğini yermiş gibi davranması beni de sık sık ağlamanın kıyısına getiriyordu.
Şimdi Zeliha yatağımızın ortasındayken başını sineme yaslamıştı. Ben belki de sabaha kadar konuşabilirdim ama Zeliha sınav haftasından çıktığı için buraya zaten çok yorgun gelmişti. Direniyordu ama ağlamak da onu ayrı yormuştu. Kıyamıyordum sineme yatırmıştım.
"Zeliha ben özür dilerim." çok parantezli bir özürdü bu. Kayıt günü, ilk okul günü, sınav günü...
"Hayır. Benim sadece bir günüm var burada. Hiçbir şeyi şimdi konuşmak istemiyorum." dedi ve kollarımı daha çok sardı bana. "Bir gün sadece. Seninle uyumak istiyorum ben. Başka hiçbir şeye zaman ayırmak istemiyorum. On gün sonra geleceğim bütün devamsızlık hakkımı kullanacağım. Ama bir günümü başka bir şeye harcamayalım."
Saçlarına öpücük kondururken kapı aralandı ve Fetih de girdi odaya. Yatağın boş kısmına geçti. Zeliha bana Fetih Zeliha'ya sarıldı.
"Yarın güzel bir duş al saçlarına bakalım." dedim. Başını salladı hemen.
"Kahvaltıda o çikolatalı kreplerinden yapar mısın?"
"Yaparım tabi ki"
"Kurabiyeleri kaba koyup götürebilir miyim yanımda?"
"Sana börek yapıp sarma da sararım. Onları da götürürsün." bu cümle onu ağlatabildi ve ben onu çok iyi anlıyordum. Fetih'le göz göze geldiğimizde kardeşinin şakağından öptü. Yarınımız tam da Zeliha'nın söylediği gibi hiç gitmemişim gibi geçti. Hiçbir şeyimizi o yedi aya harcamadık. En azından şimdi. Saçlarına baktım, yüzüne maske yaptım, ona bir daha gelene kadar yetebilecek miktarda bol bol yemek yaptık. İlk izlediğimiz filmi yeniden izledik. Bana sunum yaparken çektiği videoları gösterdi. Yirmi dört saatimizi hiç geçmişe vermedik sadece anda o ne isterse onu yaptık.
💫💫💫
Zeliha'nın gidişinin üzerinden neredeyse on gün geçmek üzereyken tarihler 11 aralığı gösteriyordu. Bu günler Fetih'in Zena adına beni konuşturduğu insanlarla geçiyordu. Avukatlar, sosyal hizmetlerde çalışanlar, polisler, sektörün içinden insanlar... Neredeyse işini gücünü bırakmış benim işlerimle ilgileniyordu. İkinci şubeyi nerede kiminle açacağımıza da karar vermiştik. Seçebileceğim en doğru kişiyi seçmiştik.
"İşin bitti mi, ne zaman geleceksin?" diye sordum. Günlerden ne olduğunu gerçekten unutmuştu galiba. Bunu kabullenmem gerekiyordu. İşleri vardı, ki aylardır ilgilenemiyordu ve son günlerde sadece benimle uğraşmıştı. Şimdi önemli derken bölmek istemiyordum. Bir sonraki akşam kutlardık. Bunu sorun etmemeliydim.
"Bitmedi." dedi. Omuzlarım düştü önünde dikildiğim mutfağa baktım. Geç mi gelecekti o zaman? Makarna yapıp yesem yeterdi sanırım. "Ama az kaldı. Ben arabamla gelmedim buraya. Anahtarı evde gelip alabilir misin beni? İstanbul'u biliyorsun taksi bulana kadar iyice geç olacak. Yemeğe yetişemem. Sen gelene kadar biter işim. Hem alışveriş de yaparız gelmeden."
Orta sehpada duran arabanın anahtarına baktım. İşte tamam bu çok daha iyi olurdu. Makarna da yapsam onu da Fetih'le yerdik. Doğru söylüyordu, taksi bulup gelene kadar çok geç olurdu. "Olur." dedim. "Sen bana konumu at, çıkayım mı hemen? Eksik listesi çıkarayım mı alışveriş için?"
"Çok iyi olur, ne var ne yok tam bilmiyorum evde." dedi. Dolabın önüne gittim ve içine baktım.
"Tamam o zaman sen bana adresi at ben listeyi çıkarıp geliyorum." dedim ve İstanbul trafiğini hiç hesaba katmadan Karabaş için tüm koruma önlemlerini alıp çıktım evden. Fetih'in neden hemen çık dediğini anlıyordum şimdi. Çünkü söylediği adrese varmam neredeyse iki saatimi almıştı. Arabayı da park edecek bir yer bulamadım başta. Bir sahil kenarıydı ve yer bulmak imkânsız olmuştu. Araba çok olsa da şaşırtıcı bir şekilde insan azdı. Ben evden çıkarken aydınlık olan hava kararmıştı. Sinirle stresle telefonu kulağıma götürdüm. İçim bulanmıştı arabada.
Çaldı çaldı çaldı ama açılmadı telefon. Sahilde boylu boyunca, ayaklarımı İstanbul'un yüklediği sinirle çarpa çarpa yürürken denize atacaktım kendimi Fetih telefonumu açmamaya devam ederse. İkinci kez de açmadı. Tam telefonu denize fırlatacakken arkamdan bir de ıslık sesi duydum. Adımlarım daha da hızlandı. Bir muhatap olmadığım sapık kalmıştı zaten.
Fetih'e mesaj attığımda ıslık sesini bir kez daha duydum ve kafamı kaldırdım. Tam olarak nereden geliyordu onu da anlamıyordum. Nefes nefese kalmıştım, öylesine hızlı yürüyordum. Yeniden ıslık çalındı.
Ama bu kez ismimi ıslıkla söyledi.
Efsun diye ıslık çaldı.
Bunu bu hayatta sadece bir kişi yapıyordu. O da belliydi.
Etrafa baktım hızlıca, gemilerin içine, arkama. Islık sesi bir daha çaldı yeniden döndüm etrafımda. Neredeydi bu adam?
Bir kez daha çaldı. Yön algım yok olmuştu. Önüme dönünce arkadan, arkamı dönünce önümden geliyordu ses. Telefon sesini alayım en azından diye tekrardan aradım. Ama duyamadım hiçbir şey.
"Beni mi arıyorsun?" diye sordu ve bu kez emindim sesin arkadan geldiğine. Çabucak döndüm ve bankın üzerinde oturan adama baktım. Az önce elli kere baktığım banktaydı.
Kollarını bankın iki kenarına atmışken mekânın sahibiydi sanki. "Hoş geldin." dedi az önce hiç saklambaç oynamamışım gibi.
"Nereden çıktın sen, elli kere baktım bu banka?!"
Dudaklarını aşağı doğru büzdü. Üzerindeki siyah ince kabanının içinde beyaz gömleği oturuşundan dolayı gerilmişti. "Demek ki sadece bakmışsın, görmemişsin. Otur nefes nefese kalmışsın." dedi ve yanındaki boşluğu gösterdi. Dediğini yapıp yanına oturdum. Bacak bacak üstüne atarken bir ona bakıyordum bir de denize. Yüzüne bakınca ilk hissettiğim rahatlıktı. Çok ama çok rahat. Huzurlu. Gerginlik nedir bilmeyen bir hali vardı.
"İşin bitti mi?" diye sordum.
"Bitti." dedi.
"Neden gitmiyoruz?"
"Bir gemi gelecek onu bekliyorum."
Keşke çıkmadan pembe bir ceket alsaydım üzerime. Kıkır kıkır güldüm kafamda canlanan sahneye. Elimi hafifçe salladım havaya doğru yüksek sesle konuştum. "O gemi bir gün mutlaka gelecek Fetih!"
Başını bana çevirdi. "Ah be Efsun!" dedi. "Ne gemiymiş o! Gemi de gemi, gemi de gemi! Ne var ki o gemide o kadar?" dedi. Bu sorunun cevabı bende yoktu ama söylenilmiş hali kabulümdü.
"Babam vardır belki." dedim. Bu bizim gülüşlerimizi gölgeledi, tebessümlere dönüştürdü. Bana çevirdi başını sonra usulca yaklaşıp yanağımdan öptü. Burnunu öptüğü yere sürterken kulağıma doğru fısıldadı. "Ölürüm ben sana." halbuki onun benim için yaşaması daha paha biçilemezdi. Gözlerim tesadüfen köşede duran torbaya takıldı. Sarı kâğıt bir torbaydı.
"O ne?" dedim ve bir anlık uzanmaya çalıştım ama karnımdan tuttu, izin vermedi. "Dur bakalım, alabilirsin dedim mi?"
O böyle söyleyince daha bir meraklandım. "Kimin ki o?"
"Şu an benim."
"Ne var içinde?"
"Özel." dedi. Böyle yaptıkça daha çok tetikliyordu beni. Bacaklarımı salladım ve denize baktım. Sabırlı olmak istedim ama elimde değildi.
"Bana verecek misin?"
"Vereceğin cevaplara bağlı." dedi. "Uslu bir kadın olursan şirinleri görebilirsin." iyi de soru sormamıştı ki? Ellerimi önümde birleştirdim, bir çiçek olmadığım kaldı hatta.
"Uslu bir kadınım şu an." dedim belki gözünden kaçar diye. Tahminimce önce bir etrafı kontrol etti sonra elmacık kemiğimden ısırdı. Burnumu kırıştırırken tenimi sakallarına sürttüm, beni iyice sarıp sarmaladı.
"Ben birkaç sene önce Merthan'a demişim ki; evlilik mantık işi." Elimi kabanının içine sızdırdım tenini beyaz gömleği, gömleğini benim elim sarmalamıştı. "Fazla duygular insana hata yaptırır bu da ilişkinin sağlığını bozar, kısa ömürlü olur. Şimdi bunu psikoloğa anlatsam babamdan dolayı olduğunu söyler bence. Belki de öyle emin değilim. Gerçi onların kısa sürmedi ama sağlıksızdı bana göre."
Mantık evliliği yapmış bir Fetih beni sinirden kudurtabileceği gibi ben olmasam sadece mantık evliliği yapacak olması da ayrı bir zevk verebilirdi.
"Demişim ki üç ay beş ay sonra patlar o evlilik, mecburiyete dönüşür. Mantık evliliği en doğrusu. Bir ömür gönül bağıyla doğru şekilde yürümez bir ilişki. Az buçuk hatırlamasam bunları söylediğimi Merthan yine sallıyor diyeceğim ama hatırlıyorum. Hatta hatırladığım başka bir şey var; ben asla yüzük takmam diyordum." hafifçe elini kaldırdı yüzüğüne baktık.
Tamamen objektif olarak söyleyebilirdim ki Fetih'in ellerine bir benim ellerim bir de eşi bende olan yüzüğümüz çok yakışıyordu.
"Ama eşim takacak, ben takmıyorum diye onun takmama şansı yok." elimin altındaki etini sıkıştırdım.
"O da güzel hikâyeymiş."
"Hayır değilmiş, ben yüzüğümü çok seviyorum. Taktığım ilk günden beri hiç çıkarmadım."
Ben de çıkarmamıştım. Bilekliği bir kez çıkarmıştım ama yüzük hiç çıkmamıştı. Hem ben çok seviyordum yüzüğümü, her şeyiyle.
"Bu konuda yanıldık, bu cepte." dedi. Çenesini başıma bastırdı. "Sonra mantık evliliği meselesi var. Mevzu mantık değilmiş mevzu aklı başında sevmekmiş o kişiyi. Bu konuda da yanıldık. Bu da cepte. Artık evlilik hakkında konuşabilecek yetkinlikte olduğumu düşünüyorum." dedi.
"Sonuçta bir yılı devirdik."
Sinesinde dinlenen ve unuttuğunu artık kabullenmiş halim bir an ne dediğini anlamadı. Evet evet öyle havalarında geçiştirdim cümlesini hatta kafamda, biraz sonra dank etti kafama ve kollarından çıktım.
"Hatırlıyor musun?" dedim. Bu çok geçti. Şimdiye kadar anlattıklarından bile belliydi halbuki.
"Unutmam mümkün mü?"
Sabahtan beri kıvranıyordum yahu ben hatırlıyor mu hatırlamıyor mu diye! Yanaklarını avuçladım, dudaklarından öptüm sımsıkı. Art arda buseler kondurdum dudaklarına. Doğruydu yahu! Unutması mümkün müydü onun?
Yanaklarımı bu kez elleri arasına hapsetti ve alnını alnıma yasladı. "Benim güzel karım." dedi ve ekledi. "Teşekkür ederim."
"Senin güzel karın olduğum için mi?"
"Benim güzel karım olduğun için."
Her seferinde alnımda bir yazı vardı da o kısma bastırıyordu sanki dudaklarını. Gözlerini yumdum. Bir benzer teşekkür benden de gelmek üzereydi ki aniden, oturduğumuz banktan kalktı, dizlerimin önüne çöktü. Ben daha ne olduğunu anlamadan kabanının cebinden bir siyah kadife bir kutu çıkardı. Kutuyu açana kadar içinden bir tektaş çıkacağını beklemiyordum.
Elini sıkıca tutmuştum ama kalbimi sıkıca tutamıyordum. O kadar hızlı atıyordu ki her atışında ağzıma doğru yükseliyordu. Ben doktordum, ben kalbin yerinden oynamayacağını bilirdim ama Fetih'se karşımdaki bu mümkün gibi geliyordu.
"Fetih." dedim ve yine aklımdan geçeni söyledim ölçmeden. "Biz evliyiz ki zaten?" ben evliliğimin birinci yılında evlilik teklifi mi alıyordum? Daha kaç şeyi sondan başa yapacaktık?
"Geçen sene bugün başlamıştı ama yarım başlamıştı. Hak ettiğin o değildi."
"Hayır hayır öyle düşünme," sesim neden titremeye başladı, hava o kadar mı soğumuştu? Sıkıca tuttuğum elinden kaldırdım onu. Ben de kalktım. Hiçbir koşulda diz çökmeyecektik, her zaman denk olacaktık. Bizim sevgimiz denkti çünkü. Biri diğerine sevgisini, aşkını kanıtlamak için daha fazlasını yapmayacaktı. Biz denkken çok güzeldik. Benim diz çökmem onun, onun diz çökmesi benim içime sinmezdi. Biliyordum.
"Benim içimde hiçbir şey ukde kalmadı. Yemin ederim. O gelinlik, bu salon... Hiçbir şey içimde ukde kalmadı. Hiçbir şeyin eksikliğini hissetmedim. Sen her şeyi tamamladın, hiç yarım kalmadı." bir elinde taktığımda yüzüğümün yanında oldukça göze çarpacak tektaş varken, diğer eliyle elimi sardı ve avuç içimden öptü. Alnımızda geleceğe dair, avuç içlerimizde geçmişe dair izler var gibi hissederdim hep. Fetih ikisine de ayrı ayrı ilgi gösteriyordu.
"Kaldı." dedi yine de. Gözlerim sulanmıştı. Fetih bana bazı insani duygularımı geri vermişti. Ağlamak gibi. Ağlamak istediğimde kolayca ağlayabilmek gibi. Bu nasıl kıymetliydi, bu nasıl güçlü hissettiriyordu anlatamazdım.
"Baban annene nasıl değer verdiyse onun biraz olsun altında kalmamak için son nefesime kadar çabalayacağım." dedi. İlk yaş o an düştü gözümde. Dudaklarım büzüldü, çenem titredi. Bir ip vardı, kopardı. "Baban benim tek kıstasım. Tek ölçüm senin baban. Yaşasalardı şimdiki yaşlarında bile babanın biraz olsun annene olan sevgisi azalmazdı değil mi?"
Ağzımdan ufak bir ses çıktı, tutamıyordum kendimi. Başımı salladım hızlı hızlı. "Benim de azalmayacak, sana söz veriyorum. Üstüne kata kata devireceğim günleri. Baban beni sevmezdi ama seni benden çok kimsenin sevmeyeceğini de yemin ederim bilirdi."
Sevgisine ölesiye güveniyordu. Bu güven bana her şeyi yaptırabilirdi. Bir gün iki gözümü kaybetsem uçurumun kenarında onun elinden tutar yürürdüm. Bir gün ölüp gitsem kaç tane çocuğum olursa olsun bensiz ne yaparlar diye düşünmezdim. İnsan önce kendinden emin olmalıydı ya, Fetih en önce kendinden emindi. Bunun güvenini bana başka ne verebilirdi ki?
"Tek rakibim baban. Onu geçmek isteyeceğim ömrümün sonuna kadar. Yaşasaydı hiç şansım olmazdı ama şimdi çok çabalayacağım Efsun. En baştan, hiçbir anıyı ömrümüzden eksiltmeden, ileride şunu niye yapmadık demeden başlayacağız. Belki bir gün çocuklarımız olursa onlara göstereceğimiz çok şeyimiz olsun istiy..." ıslanmış yanaklarımı sildi.
"Niye belki diyorsun ki?" diye sordum. Bakışları daha da derinleşti. Bir denizken okyanusa dönüştü gözleri, gözündeki parlaklık geleceğimizden geliyordu.
"Demeyeyim mi?" kirpikleri ve sesi aynı anda titredi.
"Deme." dedim. Başı büküldü, gözleri bana onlarca teşekkür sundu.
"Efsun." dedi. Alnımı alnına yasladım.
"Efsun güzeli." dedi.
"Efsunların en güzeli." diye devam etti.
"Güzel Efsun."
Bunu da çok özlemiştim. Neredeyse iki hafta olmuştu, her gün bir başka özlemim nüks ediyordu.
"Benimle evlenir misin?"
O sanki kabul etmeme ihtimalim varmış gibi tedirginlikle bakıyorken bana ben kıkır kıkır güldüm. Bir yıllık evliydim ve hayatımın ilk evlilik teklifini almıştım.
"Evlenirim." dedim kocama. Onunla evlenmeyecektim de kiminle evlenecektim ki başka? Yüzünü avuçlayıp dudaklarını dudaklarıma bastırdım. Benden ayrıldı yavaşça ve aldığı yüzüğü alyansımın üzerine taktı. Yüzüğüme baktım içim pırpırken. Çok yakışmıştı elime.
"Önce sınavının bitmesini bekleyeceğiz. Sonra da önce isteme ardından sen nerede istersen düğün. Sen sınava hazırlandığın sürede de ben yaşayacağımız evle ilgileneceğim." dedi ve bir an bıraktı ellerimi. Arkada kalan torbayı aldı ve bana uzattı.
Torbanın içine daldırdım elimi. Plastik bir şey geldi elime. İlk sarı kafasını ve turuncu dudaklarını gördüm. "Ben sana zamanında söz vermiştim sen duymasan da. Sözümü tutma zamanı geldi. Al, ilk ev eşyamız." ilk ev eşyamız bir çift ördekli fırın eldiveniydi.
コメント