SERÇEYİ ÖLDÜRMEK 65. BÖLÜM
- Dilan Durmaz
- 18 Ara 2024
- 38 dakikada okunur
"Bu ne rahatlık? Aklımı kaçıracağım bu ne rahatlık? Stres yapın biraz yoksa paralayacağım hepinizi!"
Meltem teyzenin sesi evin içinde yankılandı ve titreyen ellerime baktım. Hangi rahatlıktan bahsediyordu bilmiyordum tam olarak ama elimi kalbime bastırdım. Şiddetli vuruşları vardı, yerinde duramayan bir çocuk gibiydi.
"Anne biz senin gibi bağırmıyoruz diye mi haksızız ben anlamı..." cümlesi bölündü ve telaşla kollarımdan tuttu. "Efsun iyi misin?" diye en az annesi kadar bağırdı. Şaşkınca ona baktım, "Anne Efsun'un tansiyonu düştü galiba!"
"Burcu ne diyorsun?"
"Efsun," Meltem Teyze telaşla bağırdığı odadan çıkarken. "Kızım sakin ol." dedi az öncenin aksine. "Sakin ol güzel kızım, sakin ol. Otur şöyl..."
Az kalsın pamuklara sarılıp sarmalanacakken Burcu, annesinin kulağının dibinde var gücüyle bağırdı. "HANİ RAHATTIK?" Meltem teyze yerinden zıpladı korkuyla ama Burcu'ya bu yetmedi devam etti. "KAN DIR DIK!"
Meltem teyze ayağındaki topukluyu çıkarmak için ilk hamleyi yaptığında Burcu geriye doğru kaçtı ve ellerini kaldırdı. "Sakın!" dedi kapı eşiğinde. O topuklu ayakkabı atılırsa hemen kaçacaktı. "Senin karşında on yaşında Burcu yok, senin karşında yirmi beş yaşında İstanbul Üniversite'si tarih bölümünün en iyi profesör..."
"Öğretim görevlisi." uzun süredir sesi soluğu çıkmayan İlbey amca, yine Burcu'nun en sinir olduğu yerde girdi konuya. "Kırk fırın ekmek yemeden yine yüksekten konuşuyorsun." sonra eşine döndü ve elindeki topuklu ayakkabıya baktı. "Attım sıva söylediğin yere. Artık misafirler gelince sizin giriş duvarında dökülme var biz istemiyoruz kızınızı demeyecekler."
Meltem teyze elindeki ayakkabıyı yere bıraktı ve bana tutunarak giydi. "Süper." dedi imayı görmezden gelip. "Eğer ki tahminimizden kalabalık olurlarsa hemen kilerden sandalyeleri getiriyorsunuz. Bu görevi Burcu sana veriyorum."
"Bunun yerine çocukları başka odaya atabiliriz anne."
O kadar telaşlı ve her ayrıntıya ayrı ayrı özen gösteriyorlardı ki onlar görmese de benim ara ara gözlerim doluyordu. Zaman zaman acaba buradaki gelin sıfatı bende değil de Burcu'da mı diye sorguluyordum çünkü ancak kendi kızlarına bu kadar özen gösterilebilirdi.
"Seni o çocukların başına öğretmen olarak koymamı istemiyorsan bu fikirlerini kendine sakl..." dışarıdan hepimizi donduracak bir ses geldi. Biz üç kadın durduk ve birbirimize baktık. Burcu geri geri birkaç adım attı ve pencereden dışarıya baktı. Ellerim çok üşüyordu, midem bulanıyordu. Ne stresli işlerdi bunlar! Üstelik ben evliydim, ona rağmen bu haldeysem evlenmeden bu süreci yaşayanlar- yani ben hariç herkes- nasıl katlanıyordu?
"Oha." dedi kısık sesle. "Anne sandalyelere ihtiyacımız gerçekten var galiba." tutukluktan kurtulan ikinci isim Meltem teyze oldu ve hızla pencerenin önüne gitti. Bakışlarım onları takip ediyordu ama hareket edemiyordum. Meltem teyzenin gözleri yerinde durmadı ve hızla odanın içine baktı sonra yeniden pencereye.
"Resmi geçit olabilir mi bu?"
"Hayır anne Fetih öndeki işte!"
"Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi... Ben yedi saydım."
Kişi sayısından mı bahsediyordu? Korkunun sıkıştırdığı nefesimi geri verdim. Bu tepki yedi kişi için miydi?
"Nereye park edecekler şimdi bunlar?"
Burcu bana baktı ve imayla gülümsedi. "Karadereler kız istemeye gelmiş." pencereye usulca yaklaştım ve Burcu görmem için geri çekildi. Meltem teyzenin neden resmi geçit dediğini anlayabiliyordum. Art arda sıralanmış siyah araçlardan insanlar inmeye başladı. Araçları sayamadım gözlerim Fetih'i aradı korkuyla. Evet saçmalıktı ama Fetih'i aradım bu kalabalıkta. En öndeki araçtan özenle giyinmiş bir kadını çıkardı yüzünü göremediğim ama kim olduğunu bildiğim bir adam.
Sultan babaanne.
Kars'tan buraya mı gelmişti?
Fetih'in eline iki demet çiçek konuldu, biri siyah bir demetti diğeri daha renkliydi. Bir elindeki demetler, diğer eli babaannesinin elini tutmuşken daha bu sabah çıktığı eve baktı ama beni görmedi.
"Kızlar hadi kapıya." dedi Meltem teyze. Burcu elimden sıkıca tutarken kapıya kadar götürdü beni. Ellerimi karnımın üzerinde birbirine sardım ve derin bir nefes aldım. İçim titriyordu ve ağlamak istiyordum. Çok saçma bir istekti bu, neden istiyordum bunu bilmiyordum. Ben kına gecelerinde ya da evden çıkarken ağlanmasını saçma bulurdum ama şimdi hissettiğim şeyin önüne geçemiyordum.
Kapıyı açacağım vakit hep bir ağızdan engel oldular. Önce onların çalmaları gerekiyordu. Çok geçmeden çaldı zaten kapı. "Biraz bekletelim biraz daha çalsınlar." dedi Burcu ama hemen engel olundu buna.
"Niye kızım görgüsüz müyüz biz?" dediğinde Meltem teyze açmam için işaret etti ve kapıyı usulca açtım. Ayakkabılardan başladım Fetih'i süzmeye. Üzerinde jilet gibi siyah bir takım, içinde beyaz bir gömlek vardı. Kravatını özenle bağlamış, saçlarına da ayrı bir özen göstermişti. Çok saçmaydı ama bir an ikimiz de birbirimize uzun uzun bakmaktan çekindik ve gözlerimizi kaçırdık.
Her şey gerçekten hiç evlenmemişiz gibi ilerliyordu. Halbuki bu sabah yatağımdan kalkıp gitmişti. On dört on beş saat ancak olmuştu.
"Hoş geldiniz." dedim Sultan babaanneye bakıp. Gözüm bir an arkayı yokladı. Zeliha'yı gördüm, Fetih'in halalarını gördüm, kuzenlerini gördüm, Emir'i gördüm, Merthan'a takıldı gözüm bir an. Çok kısa tuttum bunu çünkü Sultan babaanne "Hoş bulduk." dedi. Fetih'in de yardımıyla içeriye adımladıklarında direkt ona yöneldim ve elini tuttum. İçimdeki korku onun elini öpmeme izin vermeyip avuç içimden öpmesiyle dağıldı.
Bana kızgın değildi.
"Efsun." dedi ve o an gerçekten kendimi tutamam sandım ama beklediğimden daha dirayetliydim. İkimiz de aynı anda aynı cümleyi kurduk.
"Hoş geldin." dedi.
"Hoş geldin." dedim.
Gülüştük ve yanak yanağa öpüşüp sarıldık. Sarılışı o kadar sıkı sıkı ve benimseyiciydi ki emindim artık bana kızmamıştı, beni suçlamıyordu. Fetih'le göz göze geldik ve elindeki siyah gül demetini uzattı. Demeti aldığım an bana uzandı.
Dışarıdan oldukça mesafeli bir temastı bu ama yanağım yanağına değdiği an "Bayılacağım galiba." diye fısıldadım.
"Çok güzel görünüyorsun." dedi benden ayrılırken ama neyse ki diğer yanak vardı daha. "Bayılmak üzereyken de."
Yerde bir altmış yatarken de bakalım aynı şeyi söyleyecek miydi? Onlar usulca ilerlerken eline çikolata tutuşturulmuş Zeliha geldi önüme. Bu kez hakkını erkek tarafı olmaktan yana kullanmıştı ve bu en doğrusuydu. Fetih'in yalnız kalmaması gerekiyordu. Kollarını bana sardı ve "Abim her an bayılabilir." dedi. "Sabahtan beri iki kere tansiyonunu ölçtüm."
"Ne?"
Fetih'e baktım telaşla. Çok garipti ama o da bayılmak üzereyken çok güzel görünüyordu. "Korkma ikisinde de normal çıktı. Ben önlem aldım sadece ama Kürşat onunla alay ettiği için biraz sinirli. Çok güzel olmuşsun Efsun abla."
Zeliha geçti yanımdan, Emir'le sarıldım, Merthan'la sarıldık, Güzide hala da bu kez olması gerektiği gibi erkek tarafıydı. Onunla sarıldık, kızları gelmişti ve görmeyeli değişmişlerdi epey. Onlarla sarılıp koklaştık. Tek bir kişi bile içinde bulundukları durumu garipsemiyordu. Ve bir bebek gördüm. Başta tanıyamadım hatta. Annesine baktım. Fetih'in en küçük halası, Zühre Karadere'yle tek iyi anlaşan halası, hatta Zeliha'nın deyişiyle Pollayanna olan halası ve en önemlisi Atakan'ın annesi.
Kucağındaki bebek Atakan mıydı?
"Atakan?" dedim ve dikkatini üstüme çektim. Onu bir daha görene kadar büyüyeceğini biliyordum ama yaş alacağını bilmiyordum. Tüm dişleri çıkmışken bunları göstermek ister gibi gülümsedi ve elini havaya doğru kaldırıp salladı.
"Hatırladın mı annem Efsun yengeni?" diye sordu. Bu imkansızdı ama Atakan mırıl mırıl konuştu. Saymayı unuttuğum kadar insan öptüm ve karşıladım. Halaları, eşleri, çocukları... Herkes yavaş yavaş büyük salona geçti ve yedek sandalyeler de geldi. Fetih bir köşeye oturmuştu yanında bir boşluk vardı ve ayakta kalan Kürşat oraya oturmak istedi ama Fetih kimsenin onu görmediğini düşünerek itti kardeşini.
Gözleri beni aradı ama ben zaten onu izliyordum. Masum masum beni süzdü ve sadece gözleriyle yanına gelmem gerektiğini söyledi. Oturdum yanına, elbisemi düzelttim ve geriye yaslandım. İkimizin de elleri bacaklarımızın üzerinde birleşmişken birbirimize bakmıyor, hatta çoğunlukla halıya bakarken buluyorduk kendimizi.
Ve o defalarca kez, her seferinde farklı türlüsü sorulacak olan "Nasılsınız?" sorusu soruldu. Havalardan konuşuldu. Kars daha serinmiş, İstanbul kadar ısınmamış, Karadeniz zaten bildiğimiz gibiymiş. Konu çaydan açıldı bir ara, ne alaka ben de tam bilmiyordum. Dünyanın en iyi çayının Karadeniz çayı olup olmaması konuşuldu ve sonuç olarak olmadığına karar verildi. Burada İlbey amca çayın tarihi hakkında kısa bir bilgi verip herkesi şaşırttı. Şu an buradaki genç çocuklar hakkında konuşuldu, okulları, eğitimleri, gençlikleri... Doktorluk ve öğretmenlik hakkında konuşuldu. Burada daha dikkatli dinlemeye çalıştım ama çok da mümkün değildi odaklanamıyordum. Ülkenin gidişatı hakkında konuşuldu ve uçurumun kıyısında olduğumuza karar verildi.
Fetih'in bacağı bir yerde bacağıma çarptı sonra bu ufak bir oyuna dönüştü aramızda. Fark edilene kadar devam ettik ama genç gözlerden kaçmak mümkün değildi. Gizli gizli güldüler bu halimize. Kürşat yine elinde telefonla tıkır tıkır bir şeyler yazmaya başladı. Sanıyordum ki yine sosyal medyadan bir şeyler paylaşıyordu. Fetih'e yakalanırsa nasıl bir savunma yapardım bilmiyordum çünkü aramızda geçen ve onun şahit olduğu şeyleri yazıyordu. Tamam isim yoktu, her şeyiyle anonimdi ama insanlar artık bu konuda paylaşım bekler hale gelmişti ve Kürşat arz talebi layığıyla yerine getiriyordu.
Türk mutfağından da konu açıldı. Bu konuda herkes çok net bir şekilde savundu mutfağımızı. Bir ara birincilik İtalya'da diye bir bilgi geldi hemen müdahil oldum, dedim ki pizza ve makarnayla birincilik mi olurmuş! Fetih'i dürttüm bana destek olsun diye. Hemen oldu sağ olsun. Dürterken fark ettim terlediğini, hemen bir peçete alıp uzattım ona. Ben silerdim de insanların yanında ayıp olur diye yapmadım.
"İyi misin?" diye fısıldadım.
"Konuyu bize getirmemek için konuşmadıkları şey kalmadı." diye söylendi.
"Daha önce bir istemeye katıldın mı?" diye sordum.
"İlk." dedi.
"Demek ki bu işin usulü bu."
Kısa bir gülüşme geçti aramızda. Küçüktü ama tüm dikkatleri çekmişti. Konu nihayet bize geldi diyemezdim çünkü gerginliğim arttı. Terlemiş ellerimi bacağıma bastırdım. "İşin aslı bu misafirlik geçen sene yapılmalıydı." dedi Sultan babaanne. "Ben o dönem hastaydım, düğüne bile affola katılamadım."
"Estağfurullah. Nasip bu zamanaymış Sultan Hanım, sağlık her şeyden önce gelir." dedi Meltem teyze.
"Aynı şekilde ben de kalp ameliyatı olmuştum. Biz de gelememiştik. Sağlık olsun da geç de olsa halledilir her şey." diye ekledi İlbey amca. Onlar böyle konuştukça ben de normalleştiriyordum kafamda. Evliliğin birinci yılında istemesi olan tek insan değildim bence. Muhakkak koca dünyada bunu yaşayan vardı. Bir tek biz her şeyi sondan başa doğru yapmıyorduk ya.
"Şimdi nasılsınız, iyi misiniz hocam?" dedi Güzide hala. Her şeye rağmen öğretmen olduğunu öğrendiğinden beri hocam diyordu.
"İyiyiz iyiyiz çok şükür. Geçti gitti." sağlık konusu biraz uzatıldı. Yemenin içmenin çok önemli olduğu söylendi. Fetih elindeki peçeteyle alnını silmeye ve kısık sesle sabır dilemeye başladı yanımda. Ayağına vurdum çaktırmadan. En nihayetinde "Efsun." dedi Meltem teyze. "Sen istersen bize bir kahve yap." sonunda ilk adım atıldığında başımı salladım ve usulca ayrıldım yanlarından.
Ben mutfağa girmeden Burcu, Zeliha ve Güzide Hanım'ın kızı Sahra beni geçip öne geçtiler. "Gizlice saydınız mı kızlar?" diye sordu ve tencerelere yöneldi.
"Ben yirmi sekiz saydım." dedi Sahra.
"Ben de yirmi sekiz saydım."
Cezvelerin olduğu çekmeceyi açtığımda "Ne yapıyorsun sen?" diye önüme geçildi.
"Kahve yapmayacak mıyım?"
"Cezvede mi yapacaksın?"
"Kahve makinesinde mi yapayım?"
"Efsun senin aşiret kocana yetecek büyüklükte kahve makinesi üretildi mi sence? Çok iyi bir girişimci düşünce değil mi yalnız? Aşiret boy kahve makinesi. Nasıl düşünmezler bunu ya?"
Kısa bir an, ben hariç, bu fikrin çok yaratıcı olduğu düşünüldü sanki. O büyüyü Burcu yarattı Burcu bozdu. "Aman her neyse. Tencerede yapacağız. Ben böyle bir ihtimale karşı dün tencerede kahve yapmayı araştırdım. Zeliha şu masadaki bardak takımlarını dizsene buraya."
Kahve bardakları dizildi, sayılı miktarda su ve kahve konuldu ve ocağın altı açıldı. Biz yemek yapar gibi kahve mi yapıyorduk? Daha iyi bir fikir var mıydı? "Gel karıştır şunu Efsun." dedi ve geri çekildi. Küçük bir şey de olsa kepçe tutuşturdu elime.
"Sahra nişan tepsisini sen tut olur mu?" karşı tarafımda nişan tepsimi ve makası alırken Burcu yapması gerekenleri anlatıyordu. "Makas yok diyorsun başta, benim uygun gördüğüm kadar harçlığı kapınca makası sakladığın yerden çıkarıyorsun. Tamam mı?"
"Şunu yapmayın ya..." dedim istemsizce. Geçen sefer de kapı açılmamıştı ve Fetih'in sabrıyla oynamışlardı.
"Sana ne Efsun? Kız öğrenci ya, ihtiyaçları vardır. Var mı bir ihtiyacın mesela?" dedi. Bir tek Zeliha bana yardıma geldi. O da olmasa tencereyle ne yapardım bilmiyordum.
"Telefonumu değiştireceğim açığım var annemle aram bozuk diye ne yaparsan yap dedi, babama da izin vermiyor."
Burcu parmağını şıklatarak beni gösterdi. "Bak gördün mü?"
"Sahra Fetih abine söylersen o sana yardımcı olur. Ya da ben san..."
"Hayır kız alın teriyle kazanmak istiyor belki. Karışma sen. Makas yok diyecek." alın teri dediği kesinlikle stresten kıvrandırdıkları Fetih'e aitti. Burcu makası nasıl saklayacağını anlatırken, ben ve Zeliha kahveleri hazırladık ve işin sonunda yanıma geldi elinde tuzla.
"Fetih'in hangisi?"
"Yok artık o kadar da değil!"
"Tuz eklemeyecek misin?"
"Hayır Burcu, ne kadar saçma sapan adet varsa hepsini yapmak istiyorsun. Ne tuzu? Tuz falan eklemem Fetih'in kahvesine. Üstelik tansiyonu sıkıntılı biliyorsun."
"Tamam pul biber ekleyelim?"
"Hayır Burcu hiçbir şey eklemeyeceğim." kahvelere her an bir hamle yapmasın diye siper oldum.
"Çikolatalı süt koyup evlere şenlik kızımız var şarkısıyla paylaşım mı yapacaksın?" dedi tiksinir bir halde.
"Hayır, Fetih sade içer sade vereceğim." ben gelenek ve görenek insanı değilken bu kadarı başlı başına bana saçma geliyordu. Ben Fetih'in tuzlu kahveyi tekte içeceğini zaten biliyordum neden bugün yeterince stresliyken bir de tuz basılmış kahveyi içseydi ki?
"Zeliha bir şey söyle buna." dedi.
"Yani..." sesi muallaktaydı. Hayır koymayın abimin tansiyonu yükselir demiyordu hiç. Fetih'i alıp göğüs kafesime saklayacaktım şimdi, bu insanlar ne acımasızdı. Ya da seninki düşkünlük Efsun, ne dersin? İçimden geçen cümleyi görmezden gelip, şu an ona vakit harcayamazdım. "Yaparsan içer."
"Biliyorum içeceğini, tamam hadi neyse götürelim şu kahveyi. Soğuyorlar bak." tek kısımda taşıyamadım, ikiye böldüm. İkinci tepsinin son bardağı Fetih'e aitti. Ben geldiğimde ayaklandı hafifçe ve öyle aldı kahvesini. Oturmamı bekledi oturmak için. Tepsi kızlar tarafından elimden alındı ellerim önümde birleşirken herkes pür dikkat Fetih'i izliyordu. Özellikle Merthan, elindeki telefonla çaktırmasa da video çekmeye çalıştığını anlayabiliyordum. Yüzündeki abartılı keyif gerçekten tuz koyma ihtimaline karşı mıydı?
Fetih usulca kahvesinden bir yudum aldı ve ona bakan gözlere değil bana baktı bir an. "Kendine yapmadın mı?" diye sordu kısık sesle. Bir şaşkınlığı yoktu, o da sanki biliyordu tuz koymayacağı. Gerçi evde yemeklere bile en az miktarda koyuyordum. Damağımız tuzsuz yemeğe alışmıştı, yapılan turşular bile olması gerektiğinden az tuzsuzdu.
"Hayır yapmadım."
"Benimkini verebilirim."
"Teşekkür ederim ama senin o." Fetih kahvesini birkaç yudumda bitirdiğinde Merthan'la göz göze geldik ve dudaklarını oynatarak tuz dedi. Başımı salladığımda onun da eli sallandı ve Allah kahretmesin seni der gibi tavır koydu, telefonu cebine attı.
"Kahvelerimizi de içtiğimize göre sebeb-i ziyaretimize gelelim." Fetih'in elinde minik bir bardak vardı, su bardağı. Sıkıca tutuyordu düşmesin diye. Sultan babaannenin sesiyle avuçlarımı dizlerime bastırdım. Karnım çok ağrıyordu ve kalbim birkaç dakika daha böyle çarparsa hiç hoş şeyler olmayacaktı. "Gençler birbirini görüp beğenmemiş olsaydı bile, ben Efsun'u görsem torunum yine kızınızla evlensin isterdim." dedi. Bu cümle çok güzeldi belki ama derleyip toparlayamıyordum kafamda.
"Allah'ın emri peygamber efendimizin kavliyle, sizin de kızınız gibi gönlünüz ve izniniz varsa Efsun'u oğlumuza istiyoruz." çok klişe bir söz, asırlardan kullanılıyor da ama bir cümlenin sizin için kullanılmasına hiç ihtimal vermeyince çok garip bir tat bırakıyordu damakta. Cümle benim için kuruldu ama en çok ben inanamadım.
"Biz," dedi İlbey amca. "kızımızı kimseye emanet etmeyiz. Evleneceği kişiye bile." Fetih'in parmak boğumları bardağı sıktı. Halbuki stres yapmasa ses tonundan bile belliydi olumsuz bir şey söylemediği. "Biz büyütürüz, yetiştiririz o zaten kendi ayakları üzerinde yaşar gider ama hayat da uzun bir yol. İnsan bazen dinlenmek istiyor, bir zaman sonra da o yolda tek başına yürümek istemiyor. Kadın erkek fark etmeksizin. Değil mi Fetih?"
Fetih kurumuş dudaklarını ıslattı ve başını salladı. Derin bir nefesin ardından, "Efsun benim yol arkadaşım." dedi. Tıpkı benim ona bir sene önce söylediğim gibi. Tut ki bu bir yol demiştim, ben senin yol arkadaşınım. Bu bir yol ve biz yol arkadaşıydık. Meltem teyzenin bana dokunan gözleri ışıldıyordu.
"Aynen öyle olmalı." dedi İlbey amca. "Bu kapı her zaman Efsun'a açık zaten. Bir gün yorulur, bir gün dinlenmek ister kapının her zaman açık olduğunu da Efsun bilir. Değil mi Efsun?"
Fetih de dahil herkesin bakış açısına girdim. Başımı salladım. "Bilirim." dedim. Ama yorulmam. Oldu da yoruldum hiç söylemeden kendimi Fetih'in kucağında bulurum.
"O halde çocukların da gönlü var, Fetih'ten yana da gözümüz arkada değil, kızımız da mutlu bize de saygı duymak düşer. Rızamız var. Hayırlı uğurlu olsun."
Evimde bir evlilik cüzdanı yokmuş gibi üzerimden büyük bir yük kalktı, o ana kadar eğiliyordum da aniden duruşum düzeldi. Sırtımdan aldı bu sözler yükleri. Hayırlı olsunlar, Allah utandırmasınlar havada uçuştu. Bir anda ayağa kalkmışken bulduk kendimizi, büyükler etrafımızı sardı, Fetih önünü ilikledi ve belime dokundu. Tepsiyle Sahra yanımızda durduğunda yüzükler üzerindeydi ama bir eksiğimiz vardı. Makas.
"Aaaa," dedi Burcu sahte bir şaşkınlıkla. "makas yok." Fetih o kadar stres yönetimi yapamıyordu ki "Nasıl yok?" diye bir an alık alık sordu. Belki ben bilmeseydim aynı şeyi düşünürdüm. Güzide Hanım'ın eşi "Yok." dedi ve imayla Fetih'e baktı da ancak öyle anladı. Dudaklarını yaladı ve eli cebine gitti. Cebindeki paranın bir kısmını aldı koydu tepsiye. Sabırsızdı hareketleri, bu tarz şeyler onun için zamanı erteliyordu ve sinirleniyordu. Üstelik Sahra geçen sefer de başroldeydi.
"Hâlâ yok." dedi Sahra gülümseyerek. Bu demekti ki telefon açığı kapanmıyordu. Fetih hiç uzatmadan cebindeki paranın tamamını bıraktı. Bu sefer emin oldum o parayla bir telefon alınabilirdi zaten. Hepsi iki yüzlük banknotlardı. Bir an önce kesilsin istiyordu yüzükler. Sultan babaanne kızlarının yardımıyla yüzükleri taktı ama makas çıkmadı ortaya.
"Sahra." diye annesinden uyarı aldı ama sanırım Burcu gerekli işareti yapmamıştı daha. Gözü sık sık arkadaşıma kayıyordu çünkü. Emir girdi aniden araya, Fetih çulsuz gibi yanımda kalmıştı çünkü. Bir miktar da o koydu ama Burcu şansını zorlamaya çalıştı. Annesi tam fiziken müdahale edecekti, makas bence de tepsi altındaydı, Burcu engel oldu.
"Tepsiyi tutana karışılmaz bizde." dedi bilmiş bilmiş. Hayır böyle bir durum yoktu. Arkalardan böyle biraz ukala, biraz eğlenceli, biraz çapkın bir ses duyduk.
"Bir saniye bir saniye." dedi Merthan ve insanları aşıp bize vardı. Ceketinin iç cebine daldırdı elini 'benim' dercesine bir deste para çıkardı ve tepsiye koyduğunda Sahra'nın gözleri büyüdü. Sanırım artık araba alabilir miyim diye düşünüyordu. Burcu'ya bakınca ben de baktım. Burcu da aynı şekilde paraya bakıyordu. Evet o da kesinlikle kaç öğretmen maaşı var orada diye bir hesap yapıyordu. Yutkundu ve Merthan'a baktı göz ucuyla. Sonunda gözleri onay verir gibi açılıp kapandı ve makas usulca çıktı.
Merthan neden bir isteme merasiminde bu kadar parayı yanında taşıyordu ben de bilmiyordum. Ya da yıllardır bu anı bekliyordu. Çünkü bir damat o parayı cebine koysa oradaki çıkıntı bile çok absürt dururdu.
Sultan babaanne kızlarının yardımıyla kurdeleyi kestiğinde bir alkış tufanı koptu. Kurdeleler sallanıyordu yüzüklerden ve aniden herkes bizi öpmek için sıra bekler oldu. Birçok insanın elini öptüm, sarıldım, Atakan'ı kucakladım, Zeliha'nın akmış yaşlarını sildim, Sahra ortadan kayboldu. Araba fiyatlarına bakıyor olabilir miydi acaba?
En son iki kişi kaldı.
Efsun ile Fetih.
Karşı karşıya durduğumuzda kendimi tutamadım ve elimi kaldırıp yüzüğümü gösterdim. Aynısı onda da yokmuş gibi. Otuz iki diş sırıtarak yüzüğümü gösteriyordum. Elleri havalandı ve yüzümü yakaladı dudaklarını alnıma bastırdı ve "Şükürler olsun." dedi. Yine yerinde duramayan bir kadın ve ağırbaşıyla şükür sabır çeken bir ikilinin bir parçası yapmıştık. Kollarımı boynuna sardım bana sarıldığında ayaklarım bir an havalandı yerden.
"Çok şükür." dedi yeniden. Şükrediyordu. Bana mı, yüzüğe mi, bu ana mı bilmiyordum. Fetih için zaten çoğunlukla ya sabır ya da şükür sebebiydim.
***
Burnumun bir deliğine peçete sıkıştırmıştım çünkü artık silmeye üşeniyordum ve Fetih silmesin istiyordum. Üzerimde hırkam, onun üstünde pikem ve önümde bilgisayarımla biz çok güçlü bir üçlüydük çünkü hasta da olsam tatil yerimizi seçecektim.
"Yani sen o peçeteyi burnuna sıkıştırınca akmayacak mı?" baygın bakışlarımı ona çevirdim. Bana yine midemin bulanacağı şeyler hazırlamış olmalıydı kesinlikle çünkü altı dakikadır sessizdi.
"İçmeyeceğim." desem de bu daha çok ağzımdan içmiceeeem şeklinde çıkmıştı.
"Öyle bir içeceksin ki..."
"Nişanı atarım bak!"
"Tabi efendim."
"İçmeyeceğim."
"Ben sana giydiklerine dikkat etmeyip hasta olursan, seni eziyet çektire çektire iyileştiririm demedim mi?" sesi o kadar gaddarcaydı ki sanki bir başkası konuşuyordu. Yorganın altına girip ağlayacaktım şimdi.
"Ya ne oldu aniden sana? İki ay önce hasta olunca hiç sesin çıkmıyordu bebek gibi bakıyordun. Bak nişanlandık diye böyle yapıyors..."
"O zaman stresten hasta oluyordun şimdi kombinin gözüksün diye montunun önünü inatla kapatmadığın için hastasın." dedi. Ne vicdansız bir adamdı böyle yahu! Nişanlanmadan önce fark etmemiştim, etsem muhtemelen nişanlanmazdım.
"Tamam yani sonuç olarak hastayım. Ne fark eder ki?"
Nezleydi işin aslı. İlaç içsem hemen toparlanırdım, aslında çoğu zaman gündüz iyi oluyordum ama gece bastırınca günün yorgunluğuyla artıyordu. Bütün gün evin eşyaları için geziyorduk, evimize gidip geliyorduk derken yoruluyordum. O yüzden hasta olmuştum aslında kıyafetle alakası yoktu. Bu tamamen Fetih'in yorumuydu.
"Beni alakadar etmiyor, biraz demlensin kalkıp içeceksin." başımın yanına oturduğunda sürüne sürüne dizine yattım ve saçlarımı sevmesini bekledim. Dağılmış tutamları önce toparladı parmaklarıyla sonra sevmeye başladı.
"Bir fikir oluştu mu kafanda?" dedi bilgisayara bakarken.
"Hayır. Senin aklında bir yer var mı?"
"Yok." dedi. Bu kararsızlık biraz daha devam ederse vazgeçecektik gideceğimiz tatilden. Düğünden sonra evimize geçecektik ve yeni bahçemizde çiçek ekecektik. Kesinlikle sonumuz bu gibi duruyordu. Kırk yıl sonrasını şimdiden yaşamaya başlayacaktık. Suskun suskun siteleri dolaşırken saçlarımı okşayan elleri şakaklarıma masaj yapmaya başladı. Hiç söylemesem de başımın ağrıdığını farkındaydı sanki.
"Efsun." dedi bir zaman sonra. "Sana bir şey anlatmamı ister misin?" yanağım dizine yaslı şekilde yatıyordum o ana kadar. Kapanmak üzereydi gözlerim aralandı ve sırt üstü pozisyona geçtim. Bu bizim için çok özel bir soruydu ve ne kadar sorsak da bu soruyu özel oluşu değişmiyordu. Aramızda hiçbir şey yokken bile yattığım yatakta gözlerim yarı aralıyken Fetih'e hayatımı bu şekilde anlatmaya başlamıştım. Fetih derdim, sana bir şey anlatmamı ister misin? Sene geçmişti hâlâ aynı soruyu sorardık. On sene geçecektik yine aynı soruyu soracaktık.
"İsterim." dedim.
"Sen gittiğin dönem." dedi ve bu sorunun altında yatan anılar bir süredir gittiğim döneme ait oluyordu. "Kaybolmak istiyordum bir süre ama gerçekten kaybolmak istiyordum. Kaybolayım ki evin yolunu arayayım, seni eve gelene kadar en azından unutayım. Unutayım derken nasıl anlatsam..." gözlerini ekrandan çekti ve bana baktı. "Hani hayatımın bir ucundan tutacak kadar en azından. Sorumluluklarım vardı, yerine getirecek kadar. Seni unutmaktan kast..."
"Anladım Fetih." dedim, daha fazla açıklamasına gerek yoktu. Bilmeliydi ki aynı şeyi ben de yaşamıştım. Çok uzun bir süre iyileşmek için geldiğim yerde Fetih'i bıraktığım gerçeğiyle yüzleşiyordum ve iyileşmek için tek bir adım bile atmıyordum. İyileşmem için bir süre Fetih'i unutmam lazımdı. Bu unutuş başla bir unutuştu.
"Daha önce hayatımın belli bir dönemini geçirdiğim yerleri düşündüm en başta. Kars'a gittim. Çocukluğum orada geçmişti sözde ama aklıma sen geldin. İstanbul'u düşündüm. Oraya da seninle gitmiştim. İzmir zaten olmaz dedim. Kaçmak istediğim yerlerde hep bildiğim yerlerdi. Sen bana demiştin ya her şeyi kontrollü yaşamaya çalışıyorsun, kontrol hastasısın diye. O zaman anladım. Halbuki kaybolmak için hiç gitmediğim yere gitmeliydim. Onu bile beceremedim. Nerede seni hatırlayacağım yerler oraları tercih ettim."
Saçlarımdaki elini tuttum ve avuç içini öptüğüm an tüm yüzümü sardı eli. Kocaman elleri yüzümün tüm ayrıntısını kavrıyordu, eğdi başını bıraktığı boşlukları öptü. "Üzül diye anlatmıyorum akıllım." dedi. Yüzümü daha çok sıktı, tek eli yetmedi diğeri de dahil oluyordu. "Akıllım." dedi yine. Öptükçe aynı kelimeyi tekrarladı durdu. Yüzüm gözüm kızarana kadar da sürdü bu. Bu kadar yakınıma girmesi kesinlikle yanlıştı hasta olurdu ama devam ediyordu. Sevgi patlamamız bittiğinde o da devam etti.
"Bu ülkede doğru yeri bulamayınca yurt dışı düşündüm sonra."
Bu cümleye kadar fazlasıyla duygusal gidiyordu her şey. Burada bana; yedi ay boyunca yokluğumda, en azından hayatına devam edecek kadar şehirden şehre nasıl savrulmak istediğini anlatıyordu. Sulanmıştı gözlerim.
"Yurt dışı mı?"
Kars demişti, İstanbul demişti, Urfa, İzmir... Bunların hepsi tamamdı. Ülkemin her bir köşesi benim için tamamdı ama ya ötesi?
"Evet. Sonuçta hayatımın belli bir dönemi..."
"Hangi ülkeyi düşündün mesela?"
Gözlerim hızlı hızlı açılıp kapandı ve tüm yaşlar dağıldı tıpkı duygusal bakışlarım gibi. Dizinden doğrulmak istedim ama izin vermedi.
"Konumuz bu mu?" diye sordu. Evet konu tatil yapacağımız yerdi ama aniden İtalya'ya kadar gelmişti. Fetih İtalya'yı benden çok seviyor olabilir miydi? Beynim uyuştu bu ihtimal karşısında.
"Benim yokluğumda beni unutmak için İtalya'ya gitmeyi mi düşündün?" sesimde büyük bir dehşet vardı. Evet derse aklımı kaçıracaktım sanki. Sessiz kaldı ve bu sessizlik kocaman bir evetti. Bizim düğünümüzde bile bu kadar kuvvetli evet diye bağırmayacaktı kesinlikle.
"Ben nişanı atıyorum." kontrolsüz dehşetim ilk bu cümleyi kurdurdu bana ve yanından kalkmak istedim. Sinirden saçlarım elektriklenmişti benim ama o kocaman bir kahkaha attı. Konu İtalya olduğu için mi bu kadar keyiflenmişti?
Kollarının arasına aldı beni kalkışımı engelledi. Kesinlikle atacaktım nişanı. Nişanlı olmak müthiş bir duyguydu. Evliyken savrulamayan tehditler savrulabiliyordu.
"Hayır bırak atıyorum nişanı."
"Efsun," dedi. Gülmekten konuşamıyordu. "biz evliyiz."
"Ya bu beni alakadar etmiyor tamam mı?" bana sardığı kollarından çıkmaya çalıştıkça alt bedenim koltuktan kayıyor ama üst bedenim yerinde duruyordu. "Atıyorum ben nişanı. Doğru söyle Fetih sen İtalya'ya ayak bastığın an taşı toprağı da öpüyor musun?" çırpındıkça vücudum şekil değiştirdi ve Fetih işin sonuna noktayı koydu. Koltukaltlarımdan tutarken yere kaydırdığım bedenimi kucağına çekti. Sıkı sıkıya tuttu beni, artık bacaklarım da oynamıyordu yerinden. Yine kocaman kalmıştı üstümde, hareket edemiyordum.
"Hayır," dedi burnunu burnuma sürterken. Nefesimi tuttum, çok yakındık hasta olacaktı haberi yoktu. "benim ayrı kalıp kavuşunca öptüğüm bir sen varsın." dedi. Kesinlikle inanmıyordum İtalya'nın taşını toprağını öpüyor ve gökyüzüne bakıp şükrediyordu.
"Hayır kandıramayacaksın beni. Nefret ediyorum şu ülkeden ya. Haritadan nasıl sile..."
"Almanya senden bir kademe daha az nefret ediyor İtalya'dan."
"Sen seviyorsun ya, bu İtalya'ya yeter. Gitseydin ya Fetih," dedim içim yana yana. Bunu asla istemezdim. İtalya deyince bile içim bulanıyordu. Bu travmatik olarak kalmıştı bende ve aşamıyordum. "Belki orada kaybolurdun. İtalya sonuçta, gitmek istiyorsan söyle biletini ala..."
"Düşündüm düşündüm ama onun da yolu sana çıktı, bir dinlesen beni..."
"Kandıramayacaksın beni bu sefer. Ağzından kaçırdın kaçıracağını."
Tek elini belimden enseme doğru kaydırdı ve başımı sabit tuttu. Nefes almam kaçınılmaz bir hale geliyordu artık. "Sonra dedim ki oraya gitsem ne olur ki? Efsun'un bana günlerce dinlettiği şarkı aklıma gelir. Onu ilk kez kucağıma çekişim aklıma gelir. Orası da kaybetmez beni. Döner dolaşır Efsun'a giderim. Efsun merkez ben dönüyorum, fizik yalan söylemez. Efsunkaç." dedi. Son cümleleri anlayamasam da bakışları bakışlarımızı ilikledi çırpınmayı bıraktım kucağında. Gerçekten İtalya'ya gitse de beni mi hatırlayacaktı?
"Ben seninle bir yerin önünden geçsem ve oradan bir su alsam, yıllarca orada vakit geçirdiğim kişileri değil seninle su aldığımı hatırlarım." dedi. Benim Edirne'de gördüğüm her şeye Fetih'le alakalı yorum yapmam gibi bir şey miydi bu? Dudaklarını usulca kulağıma yaklaştırdı.
"İtalya'ya gidelim mi?" dedi aniden. İrkildim. "Öylesine yakışırsın ki İtalya'ya sen, öylesine yakışırsın ki." öylesine kuruyordu ki bu cümleyi. Dünyanın en güzel iki nadide parçasından bahsediyordu sanki.
"Anılarımız birikir ve sen artık İtalya deyince aklıma bir tek senin geleceğini bilirsin. Hani öyle de zaten, sen bilirsin. Bir kere gitsek zaten, devamlı gitmek isteyeceğini biliyorum."
"Hı." diye mırıldanırken buldum kendimi.
"Hı ya... Benim de hatırlayacaklarımı değiştirmiş olacaksın. Günlerce kök söktürmeni değil başka şeyleri hatırlayacağım hem. Gidelim mi İtalya'ya?"
"Hı." dedim yeniden. Şimdi onun kucağında ama İtalya'da gibi hissediyordum kendimi. Aklım allak bullak olmuştu."
"Hı hı..." dedi. Dudaklarını dudaklarıma sürttü. "Alayım o zaman ben biletlerimizi sen çayı içerken. Ben güzel karım."
***
Koltuk takımı alan Fetih'e karşılık aldığım anahtarlıklarımızı takıyordum. Bunu ben muhtemelen çok uzun bir süre kullanacaktım ama Fetih için kullanmak çok da kolay olmayacaktı. Çünkü Tom ve Jerry'li takım anahtarlığı sipariş verirken hiç emin değildim yaptığım şeyin mantıklı olup olmadığından. Yine de içimde kalacağına evimde kalsın demiştim çünkü biliyordum ki Fetih de öyle isterdi. İçimde kalmasın isterdi.
Çok güzellerdi, devamlı yan yana tutasım geliyordu. Zaten ikimizde de ikişer anahtar vardı, biri arabalarımızın içinde duracak diğeri yanımızda diye konuşmuştuk. Bunu arabasında bile tutsa yeterdi. Hem kimse görmemiş olurdu hem kullanmış olurdu.
Uzun süredir iletişimde olduğum, Fetih'in arkadaşı, iç mimar olan Tülay'ın mesajlarını okudum ve telefonu çantama koyup arabadan indim. Fetih'in arabası evin tam önündeydi. On gündür günlerimizin çoğu evimizde geçiyordu. Yatak odası bugün geldiği için diğer eve gitmeye üşendiğimiz gecelerde koltuğun üzerinde kıvrıldığımız oluyordu. Evimiz de birazcık uzaktaydı. Bu durum bana göre Fetih'in kasti yaptığı bir şeydi Fetih ise tamamen tesadüfi olduğunu, evi beğendiğini, İstanbul'un göbeği bile olsa yine bu evi isteyeceğini söylüyordu.
Kesinlikle insanlar bize gelirken üşensin diye değildi.
Pek tabi yine de kopuk değildik İstanbul'dan çünkü benim verdiğim tercihlere bakılırsa bir, bir buçuk ay sonra kadın doğum asistanı olarak göreve başlayacaktım. Elimdeki anahtarlıklardan Jerry olanla kapıyı açtım ve sesi takip ettim. Matkap sesiydi ve evde bir tek Fetih vardı. Her ayrıntıda emeğimiz vardı, gelip burada şu şöyle yapılsın deyip geri çekilmiyorduk. Her şeyde payımız vardı.
Sesten dolayı geldiğimi duymadı. Gömleğinin kollarını sıvamış duvarla haşır neşir olmuştu. Durdum köşede yaslandım kapı eşiğine onu izledim. Herkes kendi işine odaklanmıştı. Bir zaman sonra matkap sesi durdu ve ucuna anlamadığım bir şey yaptı ve tam arkasındaki alet çantasından bir şey almak için dönmüşken göz göze geldik.
"Ustam." dedim ve elimdeki anahtarlıkları salladım. Kolları sıvalı bir bana bir anahtarlıklara bakıyordu.
"Ciddi misin sen?"
"Bak hemen hayır deme. Almasam içimde kalırdı. Arabada bu kalır olmaz mı?" ona doğru seke seke yürüdüm ve anahtarlıkları gözünün önünde tuttum. Anahtarlıkla benim gözlerim arasında gidip geliyordu. Hayır derse ikisini de ben kullanacaktım ve her kullandığımda, sen kullansan ne olurdu ki diyecektim. Belki içimden belki dışımdan.
"Hangisi senin?"
Sevinçten yerinde zıplamak. Bu tabiri; hayatımın son zamanlarında beni tanımlayan biri olsa kullanırdı sık sık. "Ya ben şöyle düşündüm huysuz ve devamlı sorun çıkaran Tom. O yüzden senin olsun. Nasıl Fetih, iyi düşünmüş müyüm?"
"İyi düşünmüş müsün?"
"Düşünmüşüm! Bence benziyorsunuz da. Bak yan yana," anahtarlığı Fetih'in başının yanına koyduğumda eli karnımda gıdıklandığı yere dokundu ve sıçrayarak geri gittim.
"Tamam çok değil az benziyorsunuz!"
Eli yine aynı noktaya bastı. Ben geriye doğru kaçtıkça o üstüme geliyordu. "Bana bak bana, bak bana."
"Ya tamam çok çok az benziyorsunuz." gıdıklamalarından kaça kaça devrildim eninde sonunda. Yere düşerim sandım ama Fetih'in itmesiyle düşeceğim yön değişti ve L koltuğun üzerine devrildim. Sıkı sıkı tuttuğum anahtarlıklarımızı kalbimin üzerine bastırdım. Çatık kaşlarıyla sinirli bir adam üzerimdeydi ve onun gözündeyse otuz iki diş sırıtan elindeki anahtarlıkları sıkıca tutan bir kadın altında yatıyordu.
"Çatma kaşlarını." dediğimde ben, daha çok çattı o kaşlarını. Onu taklit ettim. "Bak aynen böyle duruyorsun." başını ağrıtmıyor muydu bu halde durmak bir zaman sonra? Mimikleri daha çok keskinleşti. Burnunun ucunu tutup sıktım. "Sana diyorum sana! Çabuk yaşlanacaksın bak. Zaten yaş olmuş otuz bilmem kaç, kırka merdiven dayamışsın." otuzun başında olması kırka yakın olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. İfadesini bozmadıkça benim şakalar tükendi.
"Tamam o kadar kızma kullanmak istemiyorsan ikisini de ben kullanırım." dedim ve gözlerimi kaçırdım. Yüzüne bakmıyordum ama şaşırdığını görebiliyordum. "Ben sadece belki kabul edersin diye sordum bu kadar kızarsın diye beklemiyordum."
"Efsun..." dedi hayretle.
"Tamam tamam ben anladım anlayacağımı. Hiç sorun değil inan. Tabi ki kullanmak istemeyebilirsi..."
Parmaklarını çeneme sardı "Seni var ya." dedi sabırsızca, bedenini yanıma attı ve elimden anahtarlıklardan birini kaptı. Başımı sinesine yatırdım, yapılacak çok iş vardı ama biz yine yatıyorduk.
"Az kaldı." dedi kısık sesle.
"Neye?"
"Her şeye."
Evet, her şeye. Düğünümüze, evimize taşınmamıza, İtalya'ya gitmemize ve benim işe başlamama.
"En çok hangisi seni heyecanlandırıyor?" diye sordum merakla.
"Kadın hastalıkları ve doğum asistanı olarak göreve başlayacak olman." bana sarılmış kolları bir pamuğa dönüştü, sardığı bedenimden çok kalbim olmuştu artık. Ağzımdan minik bir mırıltı çıktı bunun karşılığı bol i içeren bir Fetih olmalıydı. "Seni?" diye sordu. Onun gibi ben de düşünmedim sanki bunların cevabı daha önce verilmişti.
"Evimize taşınacak olmamız." dedim hemen. İçimi içimden taşıran, hiçbir yere sığdırmayan bir ayrıntıydı bu. İzmir'deki evimden daha büyük ama ona yer yer çok benzeyen bir evdi. Bahçesinde minik minik kulübeler, hatta yer yer kuş yuvaları vardı. Henüz hiç çiçek ekmemiştik, sipariş etmiş gelmesini bekliyorduk.
"Dört duvar bir çatı halbuki..." dedi ve sustu. Evet öyleydi. Şimdiye kadar kaldığım hangi evden farklıydı ki? Dört duvar bir çatı ama anlam veremeyeceğim kadar anlamlı geliyordu her şey. Alacağım bir çatala bile bu kadar değer vermek, her gece henüz hazır olmasa da burada uyumak için kırk takla atmak ve adını koyamadığım bir huzurla başa çıkmaya çalışmak çok zordu. Bunların nedenini bilmemek de daha zordu.
"Evet öyle de işte." dedim. Ben anlamıyordum, belli o da anlamıyordu. Ya da ben öyle sandım.
"Yuva."
Gözlerim küçüldü, başımı yavaşça geriye ittim yüzünü göreyim diye. "Ne?"
"Yuva." dedi tekrardan. "Ev değil yuva. Sebebi bu. Dört duvar bir çatıdan ayıran bu. Ne hissettiğini farkındayım, aynısını yaşıyorum. Bir yılı geçti evliyiz. Evimiz oldu belki ama yuvamız hiç olmadı. Günlerdir eninde sonunda buraya gelmek için adeta bahane arıyoruz."
Ev değil yuva. Evimiz tabiri bana çok tanıdıktı ama yuvamız sanırım gerçekten hiç olmamıştı. Bu kelimeyi bile kullanmamış olabilirdim. Gözlerimi evin içinde dolaştırdım ve ilk kez bakıyormuş gibi baktım. Bunu sözlerle anlatamazdım ama anlıyordum. Evet tam olarak buydu. Efsun'un kalbi mutsuzdu kadar açıklayıcı ve benim anlatamadığım o anlam tek kelimedeydi.
Evet, ev değil. Yuva.
***
"Daha gelmediler, kafayı yiyeceğim daha gelmediler!"
Meltem teyze elindeki yelpazeyle koca salonun ortasında durmuş kendini yellerken telefon kulağındaydı. "Kapatalım gözümüzü Efsun Hanım." dedi yanı başımdaki makyöz. Gözlerimi kapattım ama onları duymaya devam ettim. Kapı açıldığı an Burcu'nun da sesini duydum.
"Anne iftar yemeği mi vereceğiz, ben anlamadım?" dedi yüksek sesle.
"Burcu ne diyorsun bir sus ya!"
"Ortalığı velveleye veriyorsun gelecekler işte. Adamlar bir milyon kere geliyoruz dediler. İftara yarım saat kalmış da gelmezlerse herkes aç kalacakmış gibi davranıyorsun. İçecekler geldi hem, merdivenlerden çıkıyordu en son."
"Ben bu catering şirketine hiç ısınamadım dedim size değil mi?"
"Evet catering şirketine ısınmak gibi bir beklentiye girmek akıl işi değildi zaten."
Aralarındaki gerginlik zaman geçtikçe yükseliyorken "Ben su içebilir miyim?" dedim cılız bir sesle. Bir saat önce her şey çok yolunda ve hiçbir eksiğimiz yokken aniden düğünün iptal olacağı kadar sorunlar çıkıyordu.
Fetih neredeydi? Ben bir onu görmeye gidebilir miydim?
"Burcu kızı da strese sokuyorsun!" dedi Meltem teyze ve topuk tıkırtılarını duydum. Gözlerime değen fırça darbeleri son buldu ve araladım göz kapaklarımı.
"Ben mi strese sokuyorum anne?" dedi Burcu hayretle ve Meltem teyze cam şişeden bardağa su doldurdu. Suyla beraber telefonumu da elime aldım ve dakikalar önce Zafer'den gelen mesajı okudum.
Yarım saate oradayım.
İkinci bir mesaj.
Erkek tarafı olarak.
Zafer'in benimle geçirdiği vakit Fetih'le geçirdiği vakitten daha çoktu zaten. Bunun olacağını giderken de biliyordum, ki zaten davetiyemiz ilk Zafer'e gitmişti. O Fetih'in çorba arkadaşıydı bir kere. Bu çok mühim bir konuydu.
Tamam erkek tarafı.
Makyajım kaldığı yerden devam etti, yemek şirketi geldi, gelinliğimi giydim. Meltem teyze öylesine her şeyle ilgileniyordu ki bunlar benim için bu cümleleri kurmak kadar kolaydı. "Efsun ellerin titriyor." dedi Burcu ansızın.
"Efendim?"
"Ellerin titriyor Efsun." ben daha bu titrekliğe bakamadan ellerimden sıkıca tuttu. O kadar sıcaktı ki elleri buz tuttuğumu o an anladım. Sebebini anlayamadığım bir şekilde çenemi de çok sıkıyordum. Ellerine tutundum onun. Gözlerimin içine bakıyordu.
"Bir şey mi oldu?" dedim titrek bir sesle.
"Fetih de bu halde ve ben bu düğünün ilkini de gördüm. Fetih yine stresliydi ama sen çok boş bakıyordun." duraksadı gözlerimin içine baktı. "Gözlerin parlıyor ağlayacak mısın?" diye sordu açıkça. Bazen beni sarsacak kadar açık sözlü oluyordu. "Bilmiyorum ki." dedim. "Ağlamam için hiçbir sebep yok ki."
"Annem mutluluktan da ağlanabileceğini söylemişti. Hiç yaşamadım ama sanırım şu an bunun içindeyiz."
Gözlerim daha hızlı doldu, bu kez ben de fark ettim ve hızlı hızlı ellerimizi ayırıp yüzümü yelledim. "Burcu makyajım akacak durduramıyorum kendimi bir şey yap."
"Annen burada olsaydı o da mutluluktan ağlardı." dedi resmen bana kötülük yapmak ister gibi. "Çünkü evleneceğin en doğru kişiyle evleniyorsun." dedi. Bir seneyi geçmişti ilk düğünümün üstünden. Şimdi ellerimi sıkıca tutmuş kişi bana o zaman ağır ve belki de o zamanki koşullarda haklı cümleler kurmuştu. Şu anın aksine. Benden yana onun gözünde hiçbir şey değişmemişti. Biz dosttuk, o zaman da şimdi de. Burada Fetih ve Burcu arasında değişen şeyler vardı.
Başımı salladım. "Biliyorum." dedim tereddütsüzdü sesim. Halbuki böyle cümleler riskliydi, söylenmemeliydi. Hiçbir zaman emin olunmamalıydı ama benim hissettiğim nesneldi artık. Doğru insanlar vardı ama en doğru insan tek bir kişiydi. "Ama artık sen de biliyorsun sanırım."
Burnunu kırıştırdı ve gözlerini kapattı. "Onun hakkında olumlu şeyler söylemeyi hâlâ istemiyorum tabi ama."
"Ama..."
"Ben erkekler beklemez sanıyordum Efsun ya." dedi. "Hani aylarca bir de. Fetih beklemenin kadınla erkekle alakası olmadığını gösterdi. Bir de bir kez bile söylemeden seni çok sevdiğini sessiz sessiz anlattı bana. Tamam artık başka ne söyleyeyim ki? Bu işte. Budur başka bir şe..."
Kapı tıklatıldı.
"Geldi." dedi Burcu. Önlerden sarkan buklelerim başımı kapıya çevirmemle kısa bir an uçuştu etrafta ve kapı yavaşça açıldı. Kafasını uzattı o. Fetih. Göz göze geldik. Salık, uçları maşalı saçlarımda, gerdanımda ve yüzümde dolandı gözleri.
"Girebilir miyim?" diye sordu. Başımı salladım ve kapı daha çok açıldı. Gözlerim en aşağıya kadar kaydı. Ayakkabılarına kadar.
"Burcu." dedi Meltem teyze. Fetih'in arkasındaydı. "Gel kızım." Burcu ellerimi son kez sıktı ve odadan kapıyı kapatarak çıktı hızla. Ayakkabılarından başladım, uçuşan saç teline kadar defalarca kez baktım. "Efsun." dedi. Titrek bir sesle. Gözlerine baktım. Kaldığımız dünya için bir insandan öteye gidemezdim belki ama Fetih'in dünyasında bir dünya harikasıymışım gibi bakıyordu bana.
Olduğundan güzel görmek. Bu bir tanımdı. Hissettiğim şeyin tanımıydı. Fiziken ve ruhen olduğundan güzel görmek. Fetih'in gözünde olduğum kadar ne yüzüm güzeldi ne de karakterim. Evet güzeldim ama onun bana baktığı kadar değildi. Olduğundan güzel görmek, sanırım tüm mesele buydu.
Parlayan gözlerine baktım, ona doğru ilerledim. Çok kabarık yürüyüşümü engelleyecek bir gelinliğim yoktu. Aksine uçuş uçuş, oldukça zarif bir gelinlikti. Alt dudağı defalarca kez dişlerinin arasında ezildi durdu. Konuşacak gibi oldu konuşamadı. Alnındaki ince teri sildi, gözlerini kırpıştırdı. Madem öyle ben konuşmalıydım.
"Çok güzel olmuşsun." dedim.
"Çok güzel olmuşsun." dedi.
Gözlerimizi kaçırdık ve aynı anda etrafa bakıp gülüştük. Kalbim hızlı hızlı atmıyordu, aksine oldukça sakindi, hiçbir duyguyu kaçırmamam, telaşa getirmemem için bana yardımcı oluyordu.
"İyi ki zeybek oynayacağız yoksa ben önünde diz çökmek için başka bir sebep arayacaktım." deyiverdi aniden. Tutuldum, her gün muhakkak kalakalacağım bir cümle kuruyordu. Ben mi alışamıyordum yoksa doğal olan mı buydu anlamıyordum. Ellerimle yüzünü sardığım saniye avuçları ellerimin üzerine örtüldü ve dudaklarını avuç içlerime bastırdı. Rujum yanaklarına bulaştı, parmak uçlarımla sile sile sevdim yüzünü.
"Şükürler olsun." dedi kısık sesle. Bu kez nedenini ben de biliyordum, öyle ki içten içe ben de şükrediyordum. Ben şükretmek nedir bilmeyen bir insandım. Yirmi altı yaşımdaydım, şükretmeyi bilmiyordum. Öğrenilen bir şey de değildi zaten, aniden kendini şükrederken buluyordu insan.
"Gidelim mi artık?" diye fısıldadım.
"Gidelim." dedi. Önünü ilikledi, kolunu bana uzattı. Gelinliğimin eteğinden tuttum. Dışarıda bekleyen organizasyon görevlilerinin yönlendirmesiyle aşağıya doğru indik. Meltem teyze geçen sefer Karaderelerin masasına otururken büyük büyük konuşmuştu. Hazırlıksız yakalandık, her şey çok hızlı oldu, bizden kimse yoktu diye. İçten içe ben bile inanmamıştım söylediklerine işin doğrusu. Kim gelirdi ki derdim ama şimdi, buradayken bu kadar insan on altı sene önce tanıyıp çok sevdikleri iki insanın kızlarını yalnız bırakmamıştı. Seneler önce ölmüş bir kadının kızının düğününe katılanlar vardı. Lise arkadaşlarım vardı, üniversite arkadaşlarım vardı. Meltem teyze ve İlbey amcanın kendi camialarında onlarca tanıdık vardı. Aksine Fetih'in ailesi azınlıktı.
Yalının merdivenlerinden inişimiz bittiği an Nilüfer'in sesini duyduk. Zafer'e çiçeğimle el salladım, Zeliha arkamdan duvağımı düzeltti, Fetih belimi kavradı. İlk dansımız bu kez sessiz sedasız iki yabancı gibi geçmedi. Bir yerde Nilüfer'e eşlik ettim. Sonuçta benim de son arzum Fetih olurdu, öyle tahmin ediyordum ki onun da son arzusu ben olurdum. İtalya tatilini konuştuk, Aşıklar Çeşmesi'ne gidip para atmak için Fetih'i ikna etmeye bile çalıştım. Geçen düğün suskunca masamızda oturup oynayan insanları biz izlemiştik bu kez insanlar gelin ve damadı izledi.
Zeybek de oynandı, halay da çekildi. Ne Fetih ne de ben kendi düğünümüzde kendimizi yabancı hissettik. Efsun ve Fetih sahiden tam da bugün evlendi.
***
"Çok az kaldı, çıkacağım birazdan."
"Bekliyorum."
Bekliyorum. Fetih'le olan mesajlaşmalarımızın kilit kelimesi. Bekliyorum. Son on bir ayımızın özeti. Fetih hep bekliyor Efsun ya geç geliyor ya da hiç gelmiyor. Gelemiyor. Arabanın içinde bahçesinde tüm ışıkları yanan evimize baktım telefondan gözlerimi kaldırıp. Kapımız kapalıydı saat gece on iki geçmişti. Akşam yemeği için oldukça geç bir saatti ama bekliyorum mesajı iki saat önce akşam yemeği için atılmıştı. Akşam saat on da akşam yemeği için geçti halbuki.
Dağılmış çantamı toparladım ve arabadan indim. Fetih beni nöbeti olmayan bir arkadaşımın bırakacağını sanıyordu. Elbette ki yalan söylemiştim göz göre göre. Aksi durumda saat beşten bu saate kadar beni hastane önünde beklerdi ve bu öncesinde yaşanmış bir durumdu. Tamı tamına yedi saat beni hastane önünde beklemişti. Yalan söylemek onu bekletmekten daha makuldü.
Ayağımdaki spor ayakkabıların bağcıkları çözülmek üzereydi ve sırtım öylesine ağrıyordu ki dik duramıyordum. Ağzımı kapatmadan esnedim, uykusuz geçirdiğim kırk dokuzuncu saatteydim ve elliye girmeme çok az kalmıştı. Anahtarla kapıyı araladım, evin ışıkları açıktı ama çok sessizdi. Ayağımı attığım an evin kokusu içime doldu ve yorgunluğum katlanarak arttı. Merdiven dibine çökmek istedim bir an. Başımı çöktüğüm yerde duvara yaslasam en az bir saat uyurdum deliksiz.
Çantamı köşede bir yere bıraktım ve yemek kokusunun inceden inceye geldiği evin içinde dolandım. Ses seda yoktu. Uyuyakaldığını onu görmeden anlayabiliyordum ama çok da geçmedi zaten L koltuğun üzerinde kıvrılmış bedenini görmem. Başının altına bir yastık bile koyamayacağı kadar beklenmedik bir anda uyuyakalmıştı. Üzerinde gri bir tişört ve altında siyah kot pantolon vardı. Amacı kesinlikle uyuyakalmak değildi. Odanın bir ucundaki kurulu ve tek bir şeyine bile dokunulmamış yemek masasına baktım ve arabaya bindiğim, Fetih'in bekliyorum mesajını okuduğum andan beri ara ara dolan gözlerime bu kez engel olamadım. Gözlerimi kırpmadan yaşlar düştü gözümden ve hızla arkamı döndüm. Avuç içlerimi göz kapaklarıma bastırdım ve bunun geçmesini bekledim sakince. Son zamanlarda alışmıştım artık bu ani duygu boşalmalarına çünkü hastanın yanında ağlayınca aldığım tepki biraz ağır oluyordu. Birikiyordu.
Yine yemek yememişti, yine beni beklemişti ve yine ben yetişememiştim. Karnı açken uyuyakalmıştı. Gözlerimi sildim ve onu uyandırmamak için üzerine köşede duran pikeyi örtüp odamıza geçmek istedim. Hastane kokusu üzerimdeydi. Gözlerimi silsem de yeni yaşlar dur durak bilmeden akıyordu.
Otuz altı saatlik nöbetin bitişinde yiyeceğimiz bir yemek kırk dokuzuncu saatte yenmemişti daha. Ben önemli değildim ama o aç uyumuştu ve bunun tek sebebi ben ve işimdi.
Pike üstüne değdiği ilk an kıpırdandı ve hareketlerim hız kazandı. Elimi tam çekip uzaklaşacakken koltuktan parmağımdan yakaladı ve kısık sesle adımı sayıkladı. "Efsun." dedi.
"Uyu." sesim yumuşak, uykusunu açmayacak kadar kısıktı. Parmağım elim oldu sıkıca tutundu.
"Geldin mi?" uyku sersemliğiyle beni yanına çekmek istediğinde bacağının üzerine devrildim. Gözyaşımı kolumla silmeye çalıştım hazır daha gözleri tam açılmamışken ama üzerine düşmem yetmedi beni her şeyiyle kucağına çekmek istedi ve aniden koynunda buldum kendimi.
"Gelemedim. Son dakika bir annenin doğumu başladı, Elif hocayla ben de girdim ameliyath..."
"Kız mı erkek mi?"
"Kız. Uzun da sürdü amel..."
"Sağlıklı mı peki anneyle bebek?"
"Evet iyiler. İşte bitene kadar bu saat ol..."
"Adını ne koydular?"
"İkra."
Mırıltılar çıktı ağzından ve saçlarıma buseler kondura kondura beni bedenine yasladı bir süre. O kadar yoğun bir suçluluk hissediyordum ki ona sarılamıyordum bile. "Hadi sen üzerini değiştirirken yemekleri ısıtayım ben de." dedi. Bu yemeklerin kaçıncı ısıtılışıydı bilmiyordum. Uzunca bir süredir yemeklerimiz ısıtılmadan yenmiyor ve ben uzunca bir süredir yemek yapmıyordum. Üzerinden toparlandım ve kalktım. Sırtım ona dönük birkaç adım atabildim sadece ve olduğum yerde durup "Fetih." diye seslendim. Korkunç bir soruydu bu dilimin ucuna gelen ama uykusuzluğumun kırk dokuzuncu saati bu soruyu içimde öldürmem için çok zor bir zamandı.
Ona döndüm ve sordum. "Benimle evlendiğin için pişman mısın?"
Bu soruya evet deme ihtimali varmış gibi bu korkunç cevabı vermiş gibi titredi bedenim. Gözlerim çok hızlı bir zamanda yaş üretti ve burnumu çektim. Yoğun bir ağlama dürtüsü vardı içimde. Asistanlığımın mobbinglerle geçen ilk altı ayının bende tesiri çok büyüktü. Bazen o kadar kötü halde eve geliyordum ki mideme giren kramplarla kusuyordum. Saçkıran olmak üzere olduğum bir dönem olmuştu. Uykudayken dişlerimi sıkmaktan yoğun bir çene ağrısıyla yaşadığım başka bir dönem olmuştu. Başlarda Fetih'e yansıtmadıklarım zamanla anlaşılmaya başlıyordu. Son birkaç ayı mobbinglerin azaldığı ama yoğunluğun azalmadığı bir dönemdi.
Ayda on üç nöbet tutarken Fetih'i tuttuğum nöbetlerden daha çok görmüyordum. Bazen ansızın çıkar gelirdi bir gece yarısı hastaneye. Elinde çiçekle belirirdi karşımda ama ben çoğu kez onunla bir kahvenin bile dibini göremezdim. Fetih'in çiçek alıp gelmesini bile istemiyordum. Çünkü çektiği yolun hakkını verecek kadar bile duramıyordum yanında.
"Ne?"
"Benimle evlendiğin için pişman mısın?" çok cüretkâr bir soru gibi durulsa da soran çok korkaktı. Evet denilme ihtimali bile onu öldürecek gibi hissederdi.
"Bu soru gerçek mi?" hayretle beni izliyordu gözleri oturduğu yerden.
"Bu soru gerçek." dedim ve yemek masasına baktım. "Bir senedir yaşadığımız evlilik hayatı değil. Bu yemekleri kaç kez ısıttın sayısını bile bilmiyorsundur. Yine aç aç uyudun. Saatlerdir seni geleceğim diye oyalıyorum. Ve bu aylardır sürüyor." yerinden doğrulup bana doğru gelmeye başladı ve adımları bir doktorun hastaya olan adımlarına benziyordu. Arkamı döndüm ve avuç içlerimle gözlerime baskı uyguladım. Ağlamak istemiyordum, nefesim kesiliyordu. "Sana evlilik hayatı yaşatmıyorum ben sana yaşattığım..."
"Her gece sevişmediğimiz için nikahımız mı düştü ben anlamadım." dedi. Alay dolu değildi bunu söylerken sadece saçmalığa saçmalıkla karşılık veriyordu.
"Beni ciddiye al." dedim nefesimi tutmaktan dudaklarım morarmıştı biliyordum.
"Seni ciddiye alırsam yemek yemeden sevişmemiz gerekecek."
"Fetih beni ciddiye al!" elimi yüzümden çekip hiddetle ona döndüm ve gözleri ilk dudaklarıma kaydı. Bu da o mobbing döneminde bende kalan bir durumdu. Nefesimi tutmaktan dudaklarım morarıyordu.
"Sen önce bir nefes al." ellerini yüzüme sardı ve baş parmağıyla okşadı dudaklarımı. Gözlerimi kapattım ve dediğini dinledim. Avuçlarının arasında titreyerek nefes alıyordum. Bu geçen ayları uzun uzun anlatamazdım. Çünkü rutine bağlamış kötü günler uzunca anlatılamazdı. Özellikle o mobbingin yoğun olduğu dönem. Evde beni bekleyen ve her gece saçlarımı okşayan, beni bebek gibi seven, her boşluğumuzu dolu dolu geçiren bir adam olmasaydı, yapayalnız yaşasaydım ve olsaydım o psikoloji beni neye zorlardı ondan bile emin değildim.
Yaşlarımı siliyor ve dudak rengimin normale dönmesini bekliyordu. "Asker eşi olmanın zorlukları anlatılırken senelerdir doktor eşi olmakla alakalı bir şey anlatılmadıysa bu halkın ayıbı. Bizim değil. Efsun sen doktorsun ve ben bundan tahmin ettiğinden çok daha fazla memnunum. Her şeye rağmen işini severek yapmasan bırakırdın. Seni orada tutan maddiyat değil. Seni orada tutan maneviyat. Gözünün önünde doğan bebekler. İkra'nın doğması elbette yemeğin soğumasından daha önemli değil. Ben bir doktorun eşiyim ve anlayışsız bir adam hiç değilim."
Normale dönmüş dudaklarımın renginden sonra okşadığı noktaları öpücükler kondurdu. "Evlendiğimiz için pişman mısın sorusunu bana sordun ya artık ölsem de gam yemem." dedi açıkça. Yanağımı çizileceğini bile bile yüzüne sürterken yüzümü aniden kucaklandım. "Düğünümüzün, tatilimizin tadı hâlâ damağımda benimle evlendiğin için pişman mısın Fetih diyor. Fesuphanallah."
Ensesine sarıldım ve evime soktum başımı. "Damağında mı?"
"Damağımda."
"İtalya'nın mı tadı?"
"İtalya'daki Efsun'un tadı."
Tamam öyleyse benimle evlendiği için pişman değildi ikna olmuştum. Az önceye kadar hüngür şakır ağlayan gözlerimden eser yoktu merdivenlerden çıkarken. İtalya da artık benim için Fetih'le tatil yaptığımız, Aşıklar Çeşmesine gidip para attığımız, bunu yaparken başkasıyla yapmadığına dair saatlerce yemin ettiği, elimde geldiğinde belli etmemek için çabalasam da hayranı olduğum bir ülkeydi. Sanat bir ülke olsaydı bu kesinlikle İtalya olurdu ve Fetih'in dediği gibi ben İtalya'ya çok yakışmıştım. Artık o ülkeyle alakalı hatırladığımız her şey birbirimizle alakalıydı. Çektiğimiz fotoğraflara ve videolara bakardık bunca aydan sonra bile.
Kuş gibi sekerek yürüdüğüm sokaklarında çok fazla videom vardı. İkimizin de Instagram hesaplarında fotoğraflarımız vardı. Yeniden gitmek için ip çektiğimiz bir ülkeydi orası. Haritadan da silmeye gerek yoktu, o güzel tarihlerini çok güzel muhafaza ediyorlardı. Ne gerek vardı ki bu düşmanlığa? Ben kesinlikle barıştan yanaydım zaten hep.
***
Dün gece saat on ikide çıktığım hastaneye sabah saat sekizde yeniden girince insan anlıyordu bazı şeylerin kıymetini. Fetih'in hazırladığı sandviçi dolaba koydum, halbuki güne başlamadan yememi söylemişti ama midem doluydu. Dün gece geç saatte yemek yediğimizden belki toktum. Dolapta olan yeşil elmalardan birine uzanmak istedim ama elime aldığım gibi bir koku sardı burnumu. Elma kokusundan çok uzak ağır bir koku. Dolapta ağzı kapatılmamış bir şeyin kokusu üzerine sinmişti ya da benim dengem tamamen bozulmuştu.
O ağzı açık bırakılmış şeyi aramadım, kimin olduğunu da sorgulamadım çünkü defalarca kez uyarıyordum insanları. Ağzı açık bir şey koymayın diye. Aynı koku sandviçe de sinmesin diye dolaptan geri çıkardım. İçinde papatya çayı olan kupayı alıp koltuğa geçerken sandviçi de sıyırdım sarıldığı şeyden. Amacım Zena'nın İstanbul'da açılan ikinci şubesinin sosyal medya hesabına girmekti ama sevgilim araması görüldü üst tarafta.
"Elinde ne var?" dedi destursuz.
"Sandviç."
"Diğer elinde?"
"Telefon?"
"İçecek olarak ne var?"
"Kola!"
"Ne?"
Ne?..
Papatya çayına baktım yüzümü ekşiterek. Canım sabahın bu saatinde kola çekti. Şu an olsa da içer miydim? Var mıydı ya da dolapta? Elimdeki yemeği bıraktım ve dolaba yöneldim. "Hayır bitki çayı var ama dolapta kola da var."
"Sabah saat yedi buçuk Efsun."
"Biliyorum."
"Bırak o kolayı."
"Bir yudum."
"Saçma sapan bir kola aşkı başladı sende. Dün akşam içmedin mi?" elimdeki papatya çayını tekte lavabonun içine döktüm. Çiğ papatya tadı vardı zaten.
"Vallahi bir yudum içeceğim. Sandviç kuru kuru geçmiyor boğazımdan." ağzı açılmış koladan yarım bardak doldurdum bardağa.
"Miden ağrır içme."
"Bir yudumdan bir şey olmaz ya."
"Efsun içme, lütfen."
"Yemin ederim çok az içeceğim. Şimdi kapatmam lazım. Seni çok seviyorum." beni engelleyecek bir cümle daha duymadan kapattım telefonu ve yarım bardağı shot atar gibi gönderdim mideme. O kadar iyi geldi ki soğuk soğuk, biyolojik saatmiş, sağlıkmış, kolanın zararlarıymış... Her şey boştu. Anlık bir zevk için sabahın yedi buçuğunda bir bardak daha doldurdum ve sandviçle beraber yedim. Afiyetle.
***
Dördüncü yılındaki asistanlar hocalarımızın yanında otururken yıl düştükçe konuşma miktarı ve durulan yer de değişiyordu. Ayakta bir köşede hastayı takip ederken her an bir soru gelir mi gerginliği vardı ve bu hiç geçmiyordu. Sabah visit sırasında benim kırk dokuz saatim nakavt edilmiş ve asistanlığının dördüncü yılında olan arkadaşım hasta hakkında konuşurken yanlış verdiği bir bilgiyi seksen bir saatlik uykusuzluğuyla açıklamak istemiş ve aldığı tepkilerle buna pişman olmuştu. Ben de bu şekilde yapacağım bir hata için asla uyumamanın bahane edilmeyeceğini tecrübe etmeden öğrenmiştim.
Bulanan ve ağrıyan midemin el verdiği kadar hasta hakkında not alıyordum, aklımdan bana sorular soruyor cevap buluyordum, aklıma henüz gelmeyen ihtimallerin üstlerim tarafından nasıl anlaşıldığını hayranlıkla izliyor ve özeniyordum ama ayakta da duramıyordum.
O son bardağı içmeyecektim.
Üzerinden saatler geçmişti, öğleni geçmiştik ve zaman geçtikçe kendimi kötü hissediyordum.
Fetih'in içtin mi mesajına bir yudum yanıtını verirken titremeyen elim şimdi titriyordu. İçim bulanıyordu karnıma kramplar giriyordu. Bir daha asla kola içmeyecektim. Ya da içecektim de sabah içecektim.
"İyi misin?" diye sordu yanımdaki arkadaşım kısık sesle. Kaşlarımı indirip kaldırdım ve önümdeki kâğıda bakmak için çabaladım. Çıkabilir miyim diye sormaya cesaret edemiyordum. Halbuki Elif Hoca izin verirdi ama diğerlerinin atacağı bir bakış bile çıkmama değmeyeceği için duruyordum.
Fetih'i dinlemediğim her konuda pişman olmaktan çok sıkılmıştım. Bu sondu, bir daha yapmayacaktım.
Hasta doktorların yönlendirmesiyle yatağa geçerken hepimiz yavaşça etrafında toplandık ve yapılacak işlemi izlemeye koyulduk. Başım o kadar çok dönüyordu ki, sabah o kolayı içmesem şimdi deprem oluyor diye ortalığı velveleye verecektim. Elimdeki kağıtları sıkıca tuttum, kulağımdaki uğultuyu yutkunarak geçirmeye çalıştım. Kolanın o iğrenç tadı ağzımın içine doldukça kusacağımı sanıyordum. Gözlerimi yumdum bir an Fetih'in kokusu yanımdaymış gibi hissettim. Bu beni belki biraz olsun düzeltir sanıyordum ama işe yaramıyordu. Midem daha çok bulanıyordu. Bir adım geri çıkmak için geriye adımladığımda ayağım arkadaki ilaçların üzerinde olduğu yere çarptı ve bir an haddinden fazla bir gürültü çıktı.
"Pardon." dedim sadece ve olduğu yere devrilen bir iki parçayı kaldırmak isterken daha çok karıştı her şey birbirine. Bir taneyi kaldırınca en az iki şey devriliyordu. Kulağımdaki uğultu ve vücudumdaki üşüme arttı. Gördüğüm her şey birer birer kararırken daha rahat ordan buraya sürükleyelim diye tekerlekli olan yere tutunmak istedim ama uyguladığım orantısız güçle öne doğru kaydı. Hayır kesinlikle kaydık. Kola içmek öldürebilirdi. Çünkü o sonda hissettiğim şey kesinlikle ölüme çok yakındı.
***
Yatağın içerisinde cenin pozisyonu almışken akan serumu izliyordum. Uyumak istiyor ama makinelerin ve dışarıdaki insanların sesine odaklanmaktan uykuya dalamıyordum. Özel bir odanın içindeydim hamile olan hastaların ultrason görüntülerine bakıyorduk burada, kısa süreli bir baygınlığın ardından takılan serumla beraber uyukluyordum.
"Efsun." açılan kapıya çevirdim başımı ve Elif hocayı görünce biraz toparlamak istedim bedenimi ama izin vermedi. "Saçmalama rahat ol."
"Neye uğradığımı şaşırdım." dedim ve başımda ağrıyan yeri tuttum.
"Hafif bir çarpma yaşadın ama sorun yok baktık biz. Nasılsın?" dedi ve elindeki dosyayı başıma bıraktı.
"Daha iyi hissediyorum. Sabah saat yedide kola içtim hem de iki bardak. O zamandan beri kötüydüm sonra da olan oldu." sırt üstü yatarken alnımı ovaladım damar yolum yine ve yine sızlıyordu.
"Sabahın yedisinde kola mı içtin?"
"Hiç sormayın, anlık şeytana uydum. Eşim uyardı aslında ama olacağı varmış."
Göz gözeyken biz yüzünde tatlı bir gülümseme oluştu. "Eşin hissetmiş." dedi.
Eşim hep hisseder...
Elindeki sonuçlara baktı sonra bana. Defalarca kez bunu yaparken gözlerim küçüldü. "Bir şey mi var?" dedim çekingen bir sesle. Ara ara bir hastalıkla uğraşacağımı hissediyordum. Bedenim bazen garip sinyaller veriyor ve beni korkutuyordu ama anlık olunca üstüne düşmüyordum.
"Şüphelendiğin bir şey yok mu senin?" dedi ortamı iyice gererken. Bir an içimi berbat bir korku kapladı. İçten içe düşünürken bile hemen kovuyordum ki kendime çekmeyeyim kötü bir ihtimali. Bir hastalıkla uğraşamayacağım kadar yorucu bir hayatım vardı ve hasta olmak istemiyordum. Aklıma saniyeler içinde kötü ihtimaller doluştu. Baş ağrısı mide bulantısı. Başımı çarptım diye bir şeylere bakıldı ve başka şeyler mi fark edildi?
Öyle hastalar ve hastalıklarla karşılaşıyorduk ki her ihtimal eşit derecedeydi. Hepsi mümkündü.
"Ne gibi?" sırtımı yataktan ayırıp gözlerimi elindeki kağıtlara diktim. "Bir sorun mu var?"
Kağıtları görmemeyeyim diye resmen göğsüne kapattı. "Yani ilk kez vermiyorum bu haberi ama ilk kez bir öğrencim bu kadar yolun başındayken veriyorum sanırım."
Kalbim küt küt atmaya başladı saniyeler içinde. Sanırım biraz daha söylemezse ikinci baygınlığı geçirecektim. "Eşini dinlemen gerekiyor. Onu dinlemesen bile beni dinlemen gerekiyor. Asitli olan her türlü içecekten uzak duruyorsun artık."
Asitli içecekleri kesinlikle önermiyoruz.
Bu cümle sık sık duyduğum bir cümleydi aslında. Kafama üşüşen onlarca tehlike bir bir eksildi ve elimin altındaki çarşafı sıktım.
"Bir saniye bir saniye." dedim elimi saçlarıma daldırdım ve kaşıdım. Kaşıdıkça beynimde kalan ihtimali duyacaktım sanırım. "Bir dakika ben elinizdeki kağıtlara bakabilir miyim?"
"Şu an değil." dedi ve kağıtları arkaya koydu. "Korunuyor musunuz eşinle?" diye sordu. Kalbinde kelebek olduğunu ben biliyordum ama bir sayı artışıydı hissettiğim. Ölen kelebekler mi dirilmişti? Ölü kelebek yoktu ki? Yoksa yeni kelebekler mi doğmuştu?
Doğmuştu. Doğum.
"Evet." dedim anında. Alık alık baktım etrafa. "Hayır." dedim sonra. "Yani..." göğsüm şiddetle inip kalkıyorken damar yolumun izin verdiği kadar kıpırdayabiliyordum. Bir şey anlaşılıyordu ama beynim o şeyi imkânsız bir yere koymuş gibi kabullenmiyordu.
"Korunmamız gerektiğini biliyoruz ama canımızın isteğine kaldı son dönemde der gibisin." dedi tam olarak doğru bir tespit yaparken. Evet böyleydi. Bazı geceler aramızda sözlü hiçbir anlaşma olmadan korunmayı reddediyorduk. Bu planlı bir şeye sebep olmak için değil, aksine plansız bir hareketti. Canımız istemiyordu ve korunmuyorduk. Özellikle son dönemde. Fetih'i çok özlediğim geceler oluyordu, araya başka bir şey girmesini istemiyordum. Ertesi gün büyük önlemler alacak kadar da kafaya takmıyordum gece yaşanılanları.
"Ben şu an bir şey anlıyorum." dedim titreyen ellerimle yüzümü sıvazladım. "Eğer yanlış anlıyorsam Elif Hocam bunun tek sorumlusu sizsiniz. Ve inanın çok büyük bir hayal kırıklığı..."
"Hayırlı olsun. Minik bir bebek bekliyoruz artık hepimiz."
Suni teneffüsün hemen ardından yükselen bir bedeni andırdı bedenim. Dünya dönmeyi bıraktı sandım, içinde bulunduğumuz ana hapsoldum. Vücudumdan bir titreme geçti, karnıma ve kalbime bir ağırlık çöktü. Bir an taşıyamayacağım sandım. O ilk saniye ağrı dolu geçti. Bir çift göz daha mı eklendi gözlerime, benim yaşlarım bu kadar hızlı oluşmazdı?
"Seni hazır hissediyorsan ultrasona alabilir miyim? Bakalım bu düşme bir sıkıntı yaratmış mı, annemiz iyi, bebeğimiz de iyi mi? Yeri rahat mı?"
Bana yaklaştı ve serumu durdurdu. Damar yolunu değil belki ama serumu çıkardı kolumdan. Dikkatle onu izliyordum. Bana hiç hocam gibi dokunmuyordu. Hastalarından biriymişim gibi dokunuyordu.
"Hadi bakalım." dedi ve kaldırdı beni. Hareket ediyordum ama ne yaptığımı anlamıyordum. Bir şey söylüyordu ama kalbimdeki ve karnımdaki ağırlıktan hiçbir şeyi duyamıyordum. Karnımı sıyırdığında gözüm ekrana kaydı. Ben bu ekranı çok görmüştüm neden şimdi çok yabancı geliyordu? İlk kez bakar gibiydim anlamıyordum hiçbir şey karartı vardı. Neye bakıyorduk biz?
Bir şey gösterdi bana. Minik bir keseydi. Benim karnıma ait değilmiş gibi izliyordum. Bir şeyler anlatıyordu bana ait değilmiş gibi hissediyordum. Çok şey anlattı. Çok şeyi işaret etti hiç tepki vermedim. Sadece bükülmüş kaşlarımla aradaki şeyi izliyordum. Şeyi. Neyi? Sanki hiç benim olmayacak bir şeyi.
"Kalp atışlarını dinlemek ister misin?"
Dilimdeki tutukluk o an çözüldü ve "Hayır hayır." dedim korkuyla. O sesi duymaktan mı korkuyordum? Hayır hayır... Bazı sesler yalnız dinlenmemeliydi.
"Bence de Fetih'le dinlemen en doğrusu." dedi. Fetih'le. Ona baktım şaşkınca. Bu görüntü benim içime aitti. Ölü kelebekler değil, yeni doğmuş kelebekler. Minik bir kelebek etkisine sebep oldular. Kendimi gülerken buldum. Ama elimi ağzıma örtmeli. Tutamadım kendimi. Onlar kanat çırptıkça içim gıdıklanıyordu. Ekrana yaklaştırdım parmağımı "Bu..." dedim gülüşlerimin arasında.
"Yedi haftalık." dedi. Kanatlar ters yöne mi çırpılmaya başlandı da gülmelerim ağlayışlara dönüştü?
"Yaban mersini kadar."
Gösterdiğim noktayı yaklaştırdı. "Evet evet tam olarak bir yaban mersini taşıyorsun şu an içinde."
Parmaklarımı dudaklarıma bastırdım bu kez hıçkırıklarım artmaya başladı. Bir yaban mersinini yutmuşum da direkt karnıma düşmüş gibi bir hayal oluştu kafamda. Ben masallarla büyümüş bir çocuktum, hemen canlandırırdım kafamda. Yaban mersini karnımın tam ortasındaydı ve bu görüntü beni daha şiddetli ağlatmaya başladı.
Efsun Zorlu.
Efsun Zorlu Karadere İlkokulu'yla ölümsüzlüğün iksirini bulmamış mıydı? Yaban mersini neden yeni bir iksir koymuştu önüne?
"Yaban mersinleri kola gibi içecekleri de sevmezmiş. Annesine söylememi istedi. Doktor ablası da annesine iki gün istirahat yazıyormuş ve bir sonrakinde eşini de getirmesini istiyormuş."
Gülecek gibi oldum ağlamaya başladım, ağlayacak gibi oldum gülmeye başladım. "Yaban mersini mi?" dedim.
"Tam bir yaban mersini."
"Yaban mersini." dedim kendi kendime. Yaban mersininin ölçülerini alırken buldum kendimi, karnımı temizledik, sarılıp öptü beni. Defalarca kez tebrik etti. Bense yaban mersini deyip durdum. Yapmamız gereken bir şeyler söyledi ama ben sadece yaban mersinini görüyordum. Baktığım her şey minik minik yaban mersiniyle doluydu. Raporum yazıldı ve hastaneden uğurlandım. Arabanın içine geçer geçmez elimde telefon yaban mersini yazdım arama motoruna.
Bir sürü yaban mersini çıktı karşıma. Biraz açık biraz koyu, biraz küçük biraz büyük, dalında toplanmış bir sürü yaban mersini. Karnımın içinde bir sürü yaban mersini vardı sanki. Telefonumun üzerine yaşlar düştü, temizledim öyle bakmayı sürdürdüm. Bir masal uydurdum, bir yaban mersini karşımdaydı ve ben ona bu anı anlatıyordum. Ağlıyor muydun diye sorunca yok yok diyordum, yaban mersinleri yıkansın diye yaş akıtıyordum. Saçma ama beni daha şiddetli ağlatan bir ayrıntıydı bu.
Ne kadar uzun süre yaban mersinlerini yıkayabilirsem yıkadım. Fetih'i ararken buldum sonra kendimi. Yaban mersini diyecektim. Al diyecektim. Akşam gelirken yaban mersini al bana. Telefon açıldı ama hızla başka cümleler duyuldu.
"Efsun bir dakika sonra toplantım başlıyor." dedi. Bugün aylardır hazırlandıkları toplantının yapılacağını biliyordum ama saati hatırlamıyordum. "Önemli bir şeyse bir süre erteleyeyim ya da Merthan girsin."
Yaban mersini.
Çok önemli bir şeydi.
"Ne zaman biter ki?" diyebildim sadece. İçim içimi kemiriyordu ama ağzımı açamıyordum.
"İnan hiç bilmiyorum." dedi stresli bir sesle. "Önemli bir şey mi oldu?"
"Hayır."
Evet...
Aylardır hazırlanıyordu bu toplantıya sabretmeliydim. Bunu yapabilirdim hem telefonda ne söyleyecektim ki? İçimde yaban mersini mi var diyecektim?
"Emin misin?"
"Seni çok seviyorum." dedim. Hayır. Seni çok seviyoruz olmalı bu. Ne zaman olacaktı?
Derin bir sessizlik oluştu. "Buna ihtiyacım vardı." sesli bir nefes duydum. "Ölürüm ben sana."
Bana değil bize. Ne zaman olacaktı?
Daha fazla bir şey söylemeden kapattık, alnımı direksiyona yasladım ve durdum bir süre. Sonra indim, aracın önünde bir tam tur attım. Biraz kapısına yaslandım, yaban mersini fotoğraflarına baktım. Arabaya geri bindim ve birkaç manava gittim. Bir tane bile yaban mersini bulamadım. Biraz kızdım manavdaki amcalara. Bir kilo istemiyordum sadece bir tane istiyordum. Sadece bir tane yaban mersini istiyordum. Araba dolaştı durdu İstanbul sokaklarında. Bazen hız yaptı. Belki eve ceza kağıdımın geleceği kadar.
Eninde sonunda Fetih'in ofisinin önünde buldum kendimi. Gelmemek içindi bu kadar oradan oraya sürmem arabayı ama olmamıştı. Ofisin tam önündeydim. Avucumun içinde yaban mersininin ölçüleri vardı sıkıca tutuyordum. İçeri girdiğimde herkes o kadar sessiz ve dikkatliydi ki ilk kez bu kadar resmi karşılandım.
Fetih'in asistanı İrem yoktu ortalarda başkası geldi yanıma. "Efsun Hanım, hoş geldiniz." dedi.
"Hoş buldum. Toplantı sürüyor mu hâlâ?"
"Evet ama önemli bir durum varsa hemen Fetih Bey'e haber gönderebilirim."
"Yok yok." dedim ve etrafta oturacak yer aradım. "Yaban mersini var mı şu an ofiste?"
Dayanamadan sorduğum bir soruydu bu, hani bir ihtimal mutfakta vardır diyerek kurduğum bir soru...
"Yaban mersini mi?"
"Evet, hiç yok mu? Bir tane bile yok mu?"
"Maalesef." dedi ne yapacağını bilemezken. "Ama ananas var. Onu verebilirim."
"Yok tamam." dedim hayal kırıklığıyla. "Ben nereye otursam sizi rahatsız etmem?"
"Estağfurullah. Ben sizi en rahat edeceğiniz yere alayım ama buyurun." diyerek gerçekten en rahat koltuklardan birine bıraktı beni sonra da gitti. Ara ara yanıma uğrayıp bir şey isteyip istemediğimi soruyorlardı. İstiyordum ama onlarda yoktu işte.
Dakikalar saatleri kovaladı. Bir an koltuğun üzerinde uykuya dalacak gibi bile oldum. Odaya ne giren ne de çıkan vardı. Telefonuma bir bildirim geldi. Bir ultrason görüntüsü. Elif hocadan.
Ölçü kağıdını alıp bunu unutman çok ikonik:')
Ultrason görüntüsünü açtım. Saatlerdir gördüğüm yaban mersinlerinin aksine bir karartı gibiydi. Gözüm öylesine alışmıştı ki o mora çalan renge şimdi böyle o hovardalığım, manavlarca yaban mersini arayışım söndü. Bir fotoğraf karesinin içine hapsoldu zihnim. Zihnimin için kafamın içinden ibaretti. Elim karnıma gitmiyordu, adeta içimde bir korkuyla dokunmuyordum. Bütün tıbbi bilgim bir köşede durmuş karnımın içini koca bir boşluk ve orta yerinde yaban mersini oluşunu hayal etmemi izliyordu.
Gebelik kesesinin içindeki minik ayrıntıyı izledim. Açılmayan kapıya baktım. Şu an içeride bu minicik karartı için bütün hayatını ortaya serecek bir adam vardı ve her şeyden habersiz oturuyordu. İçimde bir bebeği istemeyişimi bildiği zamanlarda bana nasıl baktığını da hatırlıyordum öyle bir bebeğin varlığını kabul edeceğimi söylediğim zaman bana nasıl baktığını da. Bir senedir konuşmuyorduk bebek meselesini. Çünkü bu çaylaklık dönemimi anne olduktan sonra yaşamamın yanlış olduğunu dillendirmesek de biliyorduk.
İçeride bir adam vardı, koca hayatında en sabırsız beklediği bir haber vardı. Bunun ne olduğunu diliyle değil gözleriyle çok kez söylemişti ve içeride bir adam vardı her şeyden habersiz oturuyordu. Bilmediği her dakikayı kayıp olarak sayardı o adam. Bu düşünceler beni ayağa kaldırdı, o kapıya vardırdı ve o kapıyı tıklattırdı.
İçimde bir çiçek vardı, bir parçası patlayınca kokmaya başlayacaktı ve o parça Fetih'e vereceğim bu haberdi. İçeri girdiğimde gerginliğini ilk an hissedebildiğim Fetih'i gördüm ama ona bakmadım. Ona bakarsam yapamazdım. Saatlerdir bulamadığım bir şey vardı, onu Fetih'ten alıp gidecektim ve toplantının sonunu bekleyecektim. Yemin ederim başka bir şey yapmayacaktım.
Konukların İngilizce bileceğini umarak selam verdim ve kısa bir an kendimi tanıttım. Herkes sessizce beni izliyordu. Bir dakika böleceğim toplantınızı eşimden almam gereken bir şey var, dedim. Anlıyor gibi bakıyorlardı çünkü minik minik sallandı kafalar beden diliyle onaylar verildi.
"Efsun."
"Lütfen bir şey sorma." derken hızla sandalyesinin yanına boşta olan bir sandalye çektim. "Bana bir şey çizmeni isteyeceğim. Sonra da çıkacağım. Hangi uygulamayı kullanıyordun?"
Titreyen parmaklarım bilgisayarının üzerinde dolandı. "Efsun ne oluyor?" dedi hayretle. "İyi misin sen? Ne oluyor?"
"Senden bu ölçülerle bir şey çizmeni istiyorum. Hemen çıkacağım. Çok özür dil..."
"Efsun gel." dedi tedirgindi sesi. Belki gözlerimden ağladığımı bile anlamıştı. "Gel çıkalım. Merthan siz devam edin." eli elime sarıldı ama kalmadım yerimden.
"Hadi Efsun gel dışarıda konuşalım."
Her akıl sağlığımdan korktuğu an gibi ateşimi ölçtü.
Elim ellerini sardı ve "Fetih lütfen, iyiyim ben." diye tekrar ettim. "Sadece bir dakikanı alacak bu. Sonra çıkacağım devam edeceksiniz. Lütfen. Yalvarıyorum şu ölçülerle üç boyutlu, yaban mersinine benzeyen bir şey çizer misin?"
"Efsun neyden bahsediyorsun sen? Ne oluyor?" ateşimi yeniden ölçtü ama yoktu işte. Anlamıyor muydu?
"Lütfen dedim. Hadi." kâğıdı eline tutuşturmak istedim, başta almadı ama aldığı yerde gözlerimi durdurmak çok zordu. Sabır çekti, defalarca kez anlamsız bakışlarını üzerime dike dike bir şeyler yapmaya başladı. Ölçülere baktı, yaban mersinine benzer bir şey diye tekrar etti. Renk konusunu bana bıraktı tam da tahmin ettiğim gibi bir dakikasını ancak aldı.
"Çıktısını alabilir miyim?" diye sordum. Delirdiğimi sanıyordu. Bebeğimizin ilk resmini çizdiğini farkında değildi. Hızla çıktısını alıp önüme koyduğunda ikimiz de onu izliyorduk. İkimiz onu, geriye kalan herkes bizi. Kalbimdeki ve karnımdaki ağırlığı yeniden hissettim, daha baskın, elimi karnıma götürme isteğiyle dolup taşacak kadar yoğun.
Tıp bu mümkün değildi derdi ama ruh rahme düştüğü ilk an var oluyorsa hissetti. Babasının onu çizdiğini hissetti. Kalbim değil kalbimin üzerindeki minik kalp tekledi. Karnım ağrımadı. O kendini belli etti. Ve gözlerim dolmadı o gözlerimde parladı.
Kâğıdı aldım ve yavaşça kalktım yerimden. Yaşlarım akmasın üzerine diye hemen sildim. Akacak kadar çok değillerdi belki ama bu yaban mersini zaten tertemizdi. Çok pak çok güzeldi. Yıkanmaya ihtiyacı yoktu. Risk alamadım. Tam çıkacaktım ve usulca toplantının bitmesini bekleyecektim. Bu yaban mersiniyle yetinecektim. Çıtım çıkmayacaktı. Sineme yatıracaktım bu resmi sabredecektim ama Fetih'e bir sır vermekten alıkoyamadım kendimi. Arkamı döndüğüm an yaban mersinini yaşlarımdan koruyamadım. Öyle ki birazdan babası da bana dahil olacaktı. Bunu elbette biliyordum. Kurduğum cümlenin gittiği yere varacağını biliyordum. Sesimin titrekliğine, gözlerimdeki yaşlara baktı şaşkınca.
"Bu onu çizdiğin ilk resim, son olmayacak ama daima en özeli olacak."
Comments