SERÇEYİ ÖLDÜRMEK 67. BÖLÜM
- Dilan Durmaz
- 18 Ara 2024
- 38 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 27 Ara 2024
Yol beni sahiden haddinden fazla yormuş olacak ki uykuya daldım. Geçmişin salladığı şimdinin içinde daldım gittim. Ihlamur da çok iyi geldi zaten. Uyudum kaldım. Hatırlayamayacağım bir rüya gördüm yine öyle uyandım. Oda sessizdi kimse yoktu. Rüyayı hatırlamak için çabaladım da olmadı. Boşluğu yeterince izledikten sonra kalktım yerinden. Yer yatağında yatmayı garip bir şekilde seviyordum. Saçlarımı topladım, üstümü başımı topladım. Göğüslerimde fazla bir hassasiyet ve yorgunluk vardı. Tahammül edilebilirdi. Uyuyunca dinlenmiş hissediyordum.
Sessiz odadan çıktım ve yavaş yavaş merdivenlerden indim. Zelihalar gelmiş miydi? Fetih neredeydi acaba? Yemek hazırlanmış mıydı? Ben yardım etseydim, bir ucundan tutsaydım bari.
"...biliyordun da söylemedin. Biliyordun da söylemedin ya. Bana değil bu ayıbın. Bana değil bunca yoldan kalkıp gelen Efsun'a."
"Oğlum siz yola çıkmıştınız haber geldiğinde."
"Çıktıysak çıktık. Alır bilet geri dönerdik. Babaanne sana... Ben ne desem ki şimdi sana? Ben karımı alıp gidiyoru..."
"Nereye kadar Fetih?" dedi Sultan babaanne. Artık bu merdivenler trajikomik olmaya başlıyordu.
"O bizi ilgilendirir sizi değil." dedi Fetih. Hangi konuda bilmiyorum ama babaannesine çok keskin cümlelerle meydan okuyordu. Çok geçmedi bu restinin sebebini açıkladı. "Efsun o kadınla aynı çatı altına girmeyecek. Duydunuz mu beni? O kadına de ki; oğlun seninle aynı çatıya girmeyecek. Ben alıyorum Efsun'u gidiyorum. Size afiyet olsun."
Kapı girişindeydim, Fetih'in önünü görmez adımları beni de görmedi. Bedeni bedenime çarptı ve beklenmedik bir sarsılma geçirdim. Geriye doğru savrulacağım sandım ama Fetih beni hızla tuttu, düşmemi ya da bir yere çarpmamı engelledi. "Efsun." dedi korkuyla. Korkusunu, tenime bastırdığı parmak uçlarından hissedebiliyordum.
Kocaman bir devin elinin altında yine küçücük kalmış gibiydim. Kollarına tutundum ve renk değiştirmiş yüzüne baktım. Fetih'in kesinlikle öfkelenince hacmi artıyordu. Bunu nasıl anlatabilirdim daha iyi bilmiyordum ama cüssesi büyüyordu ve ben yanında daha küçük kalıyordum. İkimiz de aynı anda sorduk.
"İyi misin?"
Ellerim kollarından avuç içlerine kaydı ve bedenimden ayırdım ellerini, ellerimi tutmasını sağladım. "Canın yandı mı Efsun?"
Tamam biraz sert çarpışmıştık ama iyiydim. Düşseydim işin rengi değişebilirdi ama tutmuştu. İçimde bir dürtü hissettim. Sanki bir parmak, henüz parmakları yoktu, karnıma dokundu.
"Hayır acımadı ama şu kapı geçişlerine dikkat etmek lazım. Şu boylarda olsaydım," dedim ve biraz eğildim, bir yaşında yeni yürümeye başlamış bir çocuğun boyu kadar Fetih'in bacağına dokundum. "Kesinlikle ezilirdim." eğildiğim yerden doğrulurken onun hissettiği duygunun doruğunda olduğunu anlatan yüzüne baktım. Söylediğim şey onu gülümsetir ve biraz yumuşar sandım. Çünkü bu duygusunu hafifletmezse tansiyonu yükselecekti.
Yüzünde devlet ciddiyetiyle yüzüme bakmayı sürdürdü. Ne beni görüyordu ne de söylediğim ihtimali hayal ediyordu. Halbuki onu kandırmak için elimden geleni yapmıştım. Somut şekiller önüne sunmuş, temas etmiş ve göz bağı kurmuştum. Başarmaya yaklaşmamıştım ama.
"Efsun." dedi kafasının içindeki gürültüden fırsat bulmuşken. "Hadi toparlan gidelim."
"Nereye?"
Parmaklarını parmaklarıma geçirdi ve beni önünde yürüte yürüte indiğim merdivenleri çıkarmaya başladı. Çıktığım odaya girdiğimizde kapımızı kapattı ve dur durak bilmeden dağılmış eşyalarımı toplamaya başladı. Kapının girişinde onu izlemeye başladım. Öylesine hızlı ve karmakarışık hareket ediyordu ki saniyeler içinde toplayacağı yerleri daha uzun sürede topluyordu. Hareketlerinde telaş vardı.
Bir canavardan kaçmaya çalışıyor, bir canavara yakalanmamak istiyordu adeta.
Canavar.
Gözümü kapattım. Benim de uzun süre çatıştığım bir canavar vardı. Gözümün önüne sivri dişleri, siyah gözleri, uzun pençeleri gelecek mi diye birkaç saniye bekledim. Boşluktu. Hiçbir şey gelmedi. Ben o canavardan kurtulalı bir hayli zaman olmuştu. Şükürler olsun ki kurtulmuştum yoksa rahmimin içine alışmaya çalışan, tüm vücudumun o rahat etsin diye el birliğiyle çalıştığı yaban mersinini nasıl korurdum, korkmasını nasıl engellerdim bilmiyordum. Yapamazdım da zaten. Biliyordum, ben canavarlarla savaşabilecek biri değildim. Onlardan kurtulabilirdim ama.
Gözlerimi açtığımda ortalıkta toplanan Fetih'e baktım ve içimden soluğumu daraltacak bir keder aktı. Fetih o canavardan kurtulamamıştı. Hâlâ. Kaçmaya çalışıyordu. Vücudum tek bir kişiye odaklandığından beri benim her işimi aceleye getirmeye başlamıştı. Duygularımın bu kadar hızlı oluşmasının sebebi buydu. Fetih'in bir canavarla yaşadığı gerçeği beni öylesine yerle bir etti ki sonraki soruda sesim titriyordu.
"Niye gidiyoruz ki?"
"Ben sana anlatacağım. Hadi gel çıkalım." dedi canavardan kaçarken. Beni dünya üzerindeki tüm kötülüklerden koruyacağına inanıyordu. Tek bir kişi hariç. Bana göre ondan da korurdu ama o da sanırım benim gibi canavarlarla savaşacak biri değildi. Hâlâ içinde bir canavarla yaşıyor olması hıçkıra hıçkıra ağlatacaktı beni ama boyunu aşan bir güç beni gülümsetti. Kapı önünde karşımda dikilirken ve çıkmamı beklerken elimi kaldırdım ve sakallarına dokundum.
Bir canavarla yaşamak çok zordu, neden onu azad etmiyordu?
"Fetih nereye kadar zorlayacaksın?" diye sordum açıkça. Buruk tebessümüme baktı ve yüzündeki ifadeden ödün vermemeyi sürdürdü. Nasıl sinir ediyordu beni bu huyu. Kafasından içinden sıyrılıp bana kapılmıyordu ya bazen nasıl sinirlendiriyordu beni...
"Efsun çıkalım öyle konuşalım, hadi." dedi ve elimi tuttu. Konuşmayacağımızı biliyorduk. Şimdiye kadar bir kez bile konuşmamıştık, şimdide konuşmayacaktık. Elini sıktım ama odadan çıkmadım. Benim bu tavrım başına ağrı sokmuş gibi yüzü ekşidi, başını iki yana salladı. "Hadi güzel karım." dedi. Beni zayıf noktamdan vurmak istemiyordu sadece çırpınıyordu. Hatta ve hatta yalvarıyordu. "Hadi sevgilim."
Canavarlar dünyanın en iyi babalarını da korkutabilirlerdi. Hayır hayır... Dünyanın en iyi babaları asıl canavarlardan korkarlardı. Koruması gereken kişi sayısı birden ikiye yükselirdi de o yüzden.
"Sence de çok iyi kaçmadık mı? Neredeyse iki yılı geçti..." dedim açıkça. Ben konuştukça başındaki ağrı artıyor, artık bakışlarını da benden kaçırıyor, sadece buradan beni de alıp çıkmak istiyordu. Koruyamamaktan korktuğu kişi sayısı iki olmuştu. Çılgına dönecekti adeta.
"Sen bilmediğimi sansan da ben çoğu şeyden haberdarım. Bazen Zeliha'ya gitmek için bileti bile kesilmiş yolculukların son anda neden iptal edildiğini biliyorum ben Fetih. Zeliha'yla ayrı şehirlerde yaşıyor olmamız hiçbir şeyi değiştirmedi, o hâlâ hayatındaki her şeyi ilk bana anlatıyor. Evine girip çıkanı bile. Senin bildiğin her şeyden ben senden önce haberdardım zaten."
Benden kaçırdığı gözlerini yeniden bana çevirdi. Neredeyse nefes nefese kalacaktı. "Ben her şeyi aşmasaydım yedi ay senden uzak kalmazdım tamam mı? Buna annen de dahil."
Dilini üst dudağına bastırdı, imalı bir gülümseme doğacak gibi oldu da dudaklarından vazgeçti. "Bak ne doğru söylüyor güzel dudakların. Yedi ay. Yedi koca ay. Hadi gidelim Efsun, hadi." dedi ve yine bir baskıyla beni yürütmeye kalktı ama izin vermiyordum. Biraz fiziki gücünü kullansa ya da beni omzuna atsa çoktan arabadaydık ama yok, biz o aşamayı çoktan geçmiştik. O an istemiyorsam, sinirliysem ya da kararlıysam kolaya kaçıp beni kucaklamıyordu. Uzun uzun anlatarak ikna etmeye çalışıyordu.
Evlilik. Yıllandıkça güzelleşen bir şarap gibiydi bazen. Davranışlarımızı rayına oturuyordu ve bunu hissetmek çok güzeldi.
"Fetih bunun bir sonu yok. Anlıyor musun? Yok. Yemin ederim yok. Günün birinde bir yerde, muhakkak. Mutlaka olacak bir şeyden kaçıyorsun, erteliyorsun. Nasıl sana yakışmayan, seninle uyuşmayan bir kelime. Ertelemek. Nereye kadar Fetih?"
"Gittiği yere kadar!" dedi keskin bir sesle. Sesi yükselmiyor ama harfler bana bağırıyordu. "Gücümün yettiği yere kadar. İstemiyorum!" dedi ve kollarını iki yana açtı. "İs te mi yo rum!" dedi hece hece. "Aynı çatı altına gir istemiyorum. Hele de böyle bir anda. Aynı çatı altında olun istemiyorum. Ben sen değilim Efsun. Ben sen değilim. Benim ne şuram," dedi ve parmak eklemlerini beyninin üzerine vurdu iki kez. "Ne de şuram," dedi ve kalbine vurdu bu kez. "Seninkiyle denk. Ne seninki kadar büyük, ne seninki kadar akıllı, ne seninki kadar açık. Ben dar bir adamım Efsun. Sen benim her şeyimi değiştirebilirsin ama bu ikisini kendin kadar büyütemezsin. Sığım ben sığ. Anne falan anlamam ben. Ben unutmam Efsun. Ben unutmam." dedi ve elindekileri yere bıraktı. Parmak uçlarını şakaklarına bastırdı.
"Şurası var ya şurası, şurası her anı saniye saniye yazdı. Silmem Efsun. Yemin ederim silmem. Silebilecek bir adam değilim ben. Buranın unutmadığı öyle şeyler var ki, bir dakikalar, bir günler, yedi aylar... Sen silersin, ben sana bir kez daha hayran olurum. Ulan derim bu nasıl büyük bir erdem ama hayatım boyunca buna nail olmam. Ben kindarım Efsun, ben sen değilim."
"Ben sildim mi sanıyorsun?" diye sordum öylece. Bana içten içe nasıl kızdığını biliyordum. Erdem demiyordu, kızıyordu, öfkeleniyordu. Görebiliyordum.
"Ne diye karşıma geçiyorsun o zaman elimi tutup çıkacağına?" kırgındı da bir yandan bana. Öfkemi onun kadar diri tutamadığım için belki ama bilmeliydi ki içimde böylesine diri bir öfke yaşatsaydım başka bir canlı daha yaşatmaya cesaret edemezdim.
"Ben onu silemeyeceğimi kabullendiğimde kendime yapabileceğim en büyük iyiliği yaptım ve kabullendim. Bu dünya üzerinde var olmuş ve üstelik dünya üzerinde en çok sevdiğin adamı doğurmuş kadını silemezsin Fetih. Çok zordu kabullenmek ama yaptım. İlk gittiğim zaman Fatma ablaya demiştim ki ben ondan intikam almak istemiyorum, ben ondan kurtulup kendi hayatıma bakmak istiyorum. Çünkü bir insanın nefretini içinde taşımak da yüktür. Başka bir insana böylesine ağır bir yük besleyebilmek için diğer insanlara olan duygularımızdan kısmak gerekir. Bu haksızlık değil mi? Sana olan sevgimden kısıp ondan delicesine nefret etmeye devam etseydim sana haksızlık olmayacak mıydı? Zeliha'ya, Kürşat'a haksızlık olmayacak mıydı?"
Yüzünü sıvazladı ve başını salladı hızla. "Alakası yok." dedi. Annesinden delicesine nefret etmediğim için bana kızıyordu. Bunun nasıl bir yük olduğunu kendine eziyet ettiğini fark etmiyordu. "Ben sana olan sevgimden kısmadım."
"Çünkü sen kendine olan sevginden kıstın."
Böylesine bir tespiti ne ben ne de o bekliyordu. Tutulduk kaldık. Bunu söyleyen ben bile. Bu farkındalık etimden et kopardı, karnımda bir ağrı bile hissettim. Bu tamimiyle manevi bir ağrıydı belki ama ikimizin de hiç hoşuna gitmedi. Tüm hareketlerini ondan aldım ve çakıldı olduğu yere.
"Annene karşı böylesine kötü hissi bu kadar taze tutarak kendine olan sevgini azalttın. Çünkü ona duyduğum her öfke, bir taraftan hissettiğin suçluluğu besliyor. Beni kendinden daha çok seviyorsun."
"Aksi mümkün değil."
"Değil. Ben de seni kendimden çok seviyorum ama bunun sebebi kendime duyduğum az sevgiden değil ki. Başkalarının yükünü taşımayıp hepsini sana veriyorum. Öyle bir dönem oldu ki, bunu sana söylediğim için özür dilerim ama annen yaşamasın istiyordum Fetih. Yaşamasın ama bir mezarı bile olmasın. İçimde bunu taze tutsaydım kendimi ne kadar severdim seni ne kadar severdim? O histen kurtulunca ne kadar boşluk olduysa hepsine seni koydum. Hiç pişman değilim. Seni bu kadar sevdiğim için hiç pişman değilim. Seni daha çok sevmek için kaç nefretimden daha vazgeçmem gerekirse geçerim. Çünkü kötü bir his bana ne verebilir ki? Seni sevmekten daha güzel ne vadedebilir ki bana?"
Aramıza iki adımlık mesafe açmıştı, geri kapattım. Canavarlardan kurtulsun ve kendini daha çok sevsin istiyordum artık. Açılan boşluğa beni koysun değil, benden hiçbir şey kısmamıştı zaten, kendini koysun istiyordum. Avuç içlerimi yüzüne bastırdım ve dudaklarına yaklaştırdım. Temas eden noktaları öpmekten kaçmadı.
"Unutma ama bu kadar diri tutma artık. Yaban mersinleri olumsuz hava koşullarına da nefrete gelemezmiş. Öyle duydum ben."
"Onu bu meseleye karıştırma." diye fısıldadı.
"O benim içime düşerek her meseleye karıştı. Onun doğacağı dünyayı daha güzel bir hale getirmek için zamanımız var. Yedi hafta kadarını harcadık ama. İçindeki şu dirilikten kurtar, açılan yere gelecek olan belli."
Gözlerini yumdu ve acıyla inledi. "Efsun." yüzünü daha çok sevdim. "Onun yeri hazır, yapma."
Onu bir canavardan kurtarmaya çalıştığımı farkında değildi ama yüzündeki ifade canavarın ona verdiği acının kanıtıydı. "Daha fazlasına hayır demez ki. Bakma sen küçük olduğuna..."
"Efsun..."
"Sevgilim..."
Alnımı çenesine sürttüm. "Olacak olandan kaçılmaz. Bir de senin gibi ertelemeyi sevmeyen bir adam... Ben iyiyim. Yemin ederim iyiyim. Biraz olsun kendimi kötü hissetsem gidelim derdim. Biliyorsun artık iki kişiyi düşünmek zorundayım. İyiyim ve farkındayım. Bugün olmazsa yarın ama elbet bir gün. Ne anlamı var ki uzatmanın? Yaşansın bitsin. Yarın öbür gün doğuma gelmeyecek mi sanıyorsun?"
"Kovarım." dedi dudaklarını saçlarıma sürterken.
"Zeliha'nın mezuniyeti ya?"
"Yine kovarım."
"Buna hakkın sanırım yok."
"Öyle bir var ki."
"Zeliha'nın düğünü... Bana gitmemeyi mi teklif edeceksin?" sesini çıkarmadı. Cevabı biliyorduk. Saçlarıma dokunan buseler sayısını arttırdı. "Annene, annen gibi davranmamı istersen benden..."
"Asla."
"Tamam gidelim diyecektim. Annene annem gibi davranmam ilk günden mümkün değildi ama annene annen gibi de davranacak kuvvetim yok benim. Kalbim sandığın kadar büyük değil."
"Bu dünya üzerindeki en büyük kalp senin. Sana yemin ederim. Karım olduğun için söylemiyorum bunu."
"Onu görünce ne yaparım ne ederim bilmiyorum. Dönüp bir selam vereceğimden bile emin değilim. Benden beklentin olmadığını biliyorum. Onu görmezden geleceğim en yüksek ihtimalle. O benim hiçbir şeyim ama bu evin gelini. Gelme diyemeyiz, o gelecek diye de kaçar gibi gidemeyiz. Fetih biliyor musun?" dedim ve gözlerimden aniden iki yaş birden aktı. Kapalı olduklarından sulandığını bile anlamadım.
"Ben annenden daha güçlüyüm."
Yüzümü daha çok sakladım sinesine. Gözyaşlarımı görsün istemiyordum. "Bilmez miyim hiç..."
"Bak kendi ailemi kurdum." dedim. Susmalıydım sesim de titriyordu. Belimden sıkıca kavrandım, ağladığımı anlamıştı.
"Ölürüm sana." dedi hiç sevmediğimi bile bile. Ayaklarım yerden kesilmişti artık. Yüzüm boynuna bastırılmıştı. "Ölürüm ben sana, ölürüm ben size."
Zühre Karadere. Eskinin canavarı şimdinin boşluğu. Eskinin içimde kıyamet koparanı şimdinin yaprak dahi oynatmayanı. Geliyordu. Ona söyleyeceklerim vardı. Onu asla affetmemek ama onu kabullenmek, ona hayatımda nefretle bile yer vermemek ve hayatıma devam edebilmek. Ben Zühre Karadere'den daha güçlüydüm.
***
"Bundan da biraz alayım mı babaanne?"
Zeliha eline aldığı büyük hasır çantayla mutfakta bir gezintiye çıkmış, Kürşat'ın adeta onu aşağılayan bakışlarını görmezden gelerek öğrenci evi için yiyecek topluyordu. Markette de bulabilirdi benzerlerini ama bu kadar doğalını elbet bulamazdı. Kürşat'ın aşağılayıcı bakışlarının altında elinde tuttuğu telefondan birazdan atacağı tweeti hissedebiliyordum. Ona da malzeme çıkıyordu.
"Hiç utanmıyor musun?" diye sordu ablasına bakarak.
"Ne utanacağım ya babaannemin evi burası!"
Aylarca sadece düz kullandığı saçlarından vazgeçmiş ve kıvırcık saçlarına dönmüştü. Üniversite hayatının ilk iki yılını adeta düz saçla geçirmiş, hiç üşenmeden bunun devamlılığını sağlamış, üçe umuyordum ki kıvırcık saçlarla girecekti.
"Arsızsın işte." diye çirkinleşmeye başladığında Kürşat oturduğu sandalyeye arkadan yaklaştım ve dalgalı yumuşak saçlarına elimi daldırdım. Bunu yapmamdan hiç hoşlanmıyordu, devamlı olarak poz kesen bir çocuk olduğu için saçları onun için çok önemliydi ve ben bunları her bozduğumda elimin altında sudan çıkmış balık gibi çırpınıyordu. Kapüşonunu başına örttüm ve başını kolumun arasına aldım.
"Düzgün konuş ablanla." yüzü avucumun içinde eziliyor, haşin bir sevgiyle eğip büküyordum ve bu elimde değildi.
"Yenge bırak." dediğini duydum, başını da kurtarmaya çalıştı ama ne zamanki beni karnımdan itmeye kalkıştı bir süredir sesini duymadığım Fetih'in "Sakın!" diye bağırmasıyla hepimiz donup kaldık. Kürşat beni itebilirdi ama kaba kuvvet uygulayarak yapmazdı. Bu sahne çok sık yaşadığımız bir andı. Zaten istese beni çoktan kendinden uzaklaştıracak bir kuvvete sahipti. 1.91 boyu, yaptığı sporun da etkisiyle hâlâ uzamaya devam ediyordu bence, yaşına uygun, bir sporcu olduğunu belli eden vücudu vardı. Beni uzaklaştırmak çok kolaydı onun için.
Elimi kolumu Kürşat'tan ben çektim ama Fetih başka bir durumun hırsını Kürşat'tan çıkarmaya çok kararlıydı. "Bir daha sakın aklından geçene kalkışma."
Gözünün devamlı kapıda ve pencerede olduğu zamanın içindeydik. Kardeşleri gelmişti ama annesi babası henüz gelmemişti. Diken üstündeydi, bir de hamle karnıma gelecek gibi olunca iyice çileden çıkmıştı.
"Saçımı bozmasın o da!" yükselen sesine küfürlü bir karşılık alacağını ve kalbinin kırılacağını ilk andan hissettim. "Fetih." diye usulca girdim araya. "Bulaşan benim, haklı."
Bu onu tatmin etmedi ve yeniden ağzını açacak gibi oldu ama yine "Fetih..." dedim. Adı ağzımdan tek bir hece olarak çıkıyordu. "Bal nerede, süt içecektim bulamadım."
Hayır süt içmek aklımda yoktu, bunu Zeliha'da anladı ve göz göze geldiğimizde kıkırdadı bu halime. Fetih'in kalabalık yerlerde boşluğuna getirmemek lazımdı çünkü "Canın süt mü çekti?" diye istediğim balı bu sesinde rahatlıkla eriteceğim kıvamda sordu. Belki o an kimse anlamadı bu halini ama başımı salladım. Canım asla süt çekmiyordu hatta canımın ne çektiğini Fetih'e söylesem şimdi boş duvara kafa atardı.
O balı ben sütü çıkarırken bir cezveye boşalttım ve ocağın başına geçtim. Yanı başımdaydı dikkatle yüzüme bakıyordu. Rahatlamak, ferahlamak, içindeki sıkıntıyı azaltmak için yaptığı bir hamleydi biliyordum. O yüzden hiç fark etmemişim gibi sütümü karıştırmaya devam ettim.
"Zeliha gidin babaannenize yardım edin, en son kilere girmişti." dedi. Herkes mutfaktan çıktığında açıkta olan omzumun üzerine bir buse kondurdu. Eli belimi sardı, çenesini öptüğü yere bastırdı.
"Canın gerçekten ballı süt mü çekti?" diye sordu yeni filiz vermiş bir tomurcuk kadar heyecanlıydı sesi.
"Canım çekmedi de öyle içmek istedim." yanağımı yanağına yasladım ve bakır cezveye baktık beraber. "Hani sağlıklı ya. Öyle işte. Bir de..."
"Bir de?"
"Kürşat'a kızma diye."
Çenesini omzum boyunca sürttü ve boynuma kaydırdı. Başımı istemsizce eğdim ve bir sarhoş gibi gözlerimi yumdum. Dudakları boyun girintimde dolanıyor, ıslak dudaklarından buseler konduruyordu.
"Karnından itecekti seni Efsun. Bilmiyor üstelik içeride," dedi ve ona daha önce şuralarda bir yerlerde dediğim yerleri yokladı. "yaban mersini olduğunu."
Kokumu belli aralıklarla içine çekiyor, bana yasladığı gergin bedeni aldığı her solukta hafifliyordu. Minicik kalmıştı onu geren şeyi unutmaya. İçi dışı ben olmama minicik kalmıştı.
"Bilmiyor ama bilmemiş hali de bana asla kaba davranmıyor. Bak şöyle iter beni hep." dedim ve ocağın altına kapattım onu istemeye istemeye boynumdan koparıp yüz yüze geldim. Elimi karnına koydum ve çok hafif bir baskı uygulayarak ittim. O geri gitmedi elbette. "Gördün mü hiçbir şey yok?"
"Mesela bak böyle itse," neden bilmem uzun uzun ona bir şeyler anlatasım geldi yine. Elimi sertçe karnına bastırdım ve itmeye çalıştım. "Mesela bak böyle olsa tamam şey ederim ben."
"Ne edersin?"
"Şey ederim. Kızarım."
"Nasıl kızarsın göstersene bir bana."
"Yani kızmam da uyarırım."
"Nasıl uyarırsın onu göster bakalım bir."
"Derim ki..." duraksadım ve ne diyeceğimi düşündüm. İçeride bir yaban mersini var diyemezdim. "Yapma." aklıma gelen en makul şey onu güldürmeye, yüzümü avuçlatmaya ve "Seni var ya." diye başlayan haşin bir sevginin içine atmaya yetti. Yüzüm onun koca iki elinin içinde ezilip büzülürken dudaklarımızı birbirine bastırdı ama bu kıkırtılarla dolu an, tam Fetih'i içinde bulunduğu andan koparıp almışken darmadağın oldu.
Kürşat'ın "Annemler geldi." cümlesiyle üst üste binmiş dudaklarımız donakaldı ve hareketsizce durduk bir süre. Fetih'in omuzlarına tutundum ve geriye doğru ittim onu. Önce dudaklarımız sonra bedenlerimiz yapboz parçaları gibi ayrıldı birbirinden, göz göze geldik. Hislerimi dinlemek için fazlasıyla karışık bir ortamdı. Ne yapacağımı, ellerimi nereye yerleştireceğimi, nereye gideceğimi ya da ne düşünmem gerektiğini bilemedim.
"Şu sebzeleri getirsene bana Efsun." dedi Fetih ve fark etmeden beni yönlendirdi. Sütümü bardağa boşaltıp içine iki kaşık bal ekledi. "Yeşillikleri sirkeli suda bekletmemiz gerekiyor." dedim ve tezgâhın altında duran yerden elma sirkesini çıkardım.
Fetih yeşillikleri ayrı bir yere aldı ve içine suyu doldurduğunda ben de sirkesini koydum. "Salatayı ben yapsam sen de şu tavuğun sosunu halletsen olur mu?"
"Dokunmak istemiyorsun..." diye mırıldandı. Evet dokunmak istemiyordum. "ama yiyeceksin, değil mi?"
Yumuşak sesi beni zorlamıyor ama reddedilmeyecek şekilde ikna ediyordu. "Tadına bakacağım."
"Yiyeceksin yiyeceksin. Dur Efsun o bıçak çok sivri bununla kes."
Ben gitmeyeceğimi, gidersem de bir kapı eşiğinde gelenleri izleyeceğimi biliyordum ama Fetih de gitmiyordu. Hatta öyle ki gelmemişler gibi davranıyorduk. Hiç o kapı çalmamış, insanlar kapı önünde birbirini selamlamıyor gibi... Salatanın malzemelerini doğrarken Fetih de tavukları sosa buluyordu. Kaç dakika geçti bilmiyordum, ben ve Fetih sadece yemekler hakkında konuştuk. Sonra derin bir sessizlik oluştu. Bulunduğumuz yerde yabancı bir koku ve nefes hissettim, elimdeki bıçağı sıktım ama dönüp de bakmadım.
Vakit ikindiyi geçmişti.
"Hayırlı akşamlar."
Sesler unutulmazdı, Osman Karadere'nin sesiydi. En son Fetih'le kaldığımız evin çardağında uzun bir konuşma yapmıştık. O zaman duymuştum kanlı canlı. Birkaç kez de Zeliha'yla konuşurken arkadan gelmişti sesi. Karısı gibi.
Bana git demişti o çardakta. Yalvarmıştı gitmem için. Kızım demişti. Gelinimsin demişti. Sen çok aklı başında bir evlatsın demişti. Fetih'ten bahsetmişti. Fetih'in geçmişinden bahsetmişti. Ellerini sev demişti Fetih'in. O söylemeden ben onun ellerini çok seviyordum zaten. Ağladığını hatırlıyordum, yalvardığını, aynı kaderi oğlunun yaşamasından korktuğunu söylemişti. Gözlerim sulandı istemsizce. Geçmişi hatırlamak mı, o güne dönmek mi, çaresizliği mi ya da o Efsun'u hatırlamak mı? Bilmiyordum. Hepsi beni ağlatacak cinstendi ama bildiğim tek bir şey vardı yaptığım şeyin tek açıklaması da buydu.
Zühre Karadere benim için bir boşluktan ibaret yabancıyken Osman Karadere hayatımın merkezine oturmuş üç kardeşin babasıydı. Fetih'in babasıydı.
Başımı kaldırdım ve seneler önce gördüğüm adama baktım. Başkası yoktu, sadece bir çift göze hazırlamıştım zaten kendimi. Fetih'in seneler sonra göreceğim gözlerine bakıyordum sanki. Lakin çok seneler sonra. Osman Bey'in yaşından en az on yıl sonra.
Yaşlanmıştı. Epey yaşlanmıştı.
Dik duruşundan hiçbir şey kaybetmemiş ama yüzünden onu en son üç yıl önce değil de on yıl önce görmüşüm kadar yaşlanmıştı. Sulanmış gözlerimi kırpıştırdım ve gülümser gibi kıpırdattım dudaklarımı. Başımı salladım ve onun gibi karşılık verdim.
"Hayırlı akşamlar." dedim.
Yüzünde derin, yorgun ama sıcak bir gülümseme oluştu. Bana minnetle baktı. Ona çok kıymetli bir şey vermişim gibi. Beni neredeyse mahcup eden. Ben yaşlı bir hastamın bana birden fazla kez teşekkür etmesini bile istemez ne yapacağımı bilemezdim, gözlerimi kaçırdım zaten. Fetih ne yapacak bilmiyordum zaten ama ilk adım babasından geldi.
"Masa tek kişilik mi yine evlat?" diye sordu. Anlayamadım ben. Göz ucuyla Fetih'e baktım. Sinesi aldığı nefesle yükseldi ve babasına baktı yan yan.
"Tek kişi desem de oturuyorsun zaten." dedi sivri bir dille. Yine anlamıyordum.
"Bunu sebebini sana söylemiştim."
"Her neyse." diye kestirip attı Fetih. "Tek kişilik değil."
Ellerini musluğun altına tutup yıkarken hiç beklemediğim anda, ama muhakkak ki beklemeliydim bir ses daha duydum.
"Osman."
Sesler ilk kokular son unutulan şeylerdi. Ne sesi de ne de kokuyu unutmuştum. Tanıdım ve Osman Karadere'nin beni düşürmediği boşluğa karısı düşürdü. Bıçağın sapını sıktım ama bırakmadım. Kullanmaya devam edemedim ama korktum. Elimi keserim diye. Gözlerim kısıldı, yeşilliklere bakarken ne yapacağımı bilemedim. Bir an tüm vücudum ayazda kalmış gibi üşüdü ve bir titreme geçti. O sesi bir kez daha duyacak gibi oldum.
"Fet..."
Elimdeki bıçak Fetih tarafından dikkatlice alındı ve tezgâhın içine fırlatıldı. Tezgâhın içine değil o sesin sahibine fırlatıldı. Kelimesi çıkan sesle yarıda kesildi. Tezgâhta tam tur dönen bıçağı izledim. Sesini kesti tek bir hamleydi. "Gerisini hallederler Efsun. Hadi gidip diğer Efsun'a bakalım." dedi sıcacık bir sesle. O bıçağı az önce fırlatmamış gibi. Ya da o bıçağı fırlatan ve bu cümleleri kuran aynı kişi değilmiş gibi.
Hareketsiz durmadım. Olduğum yerde kesilir kalırım sandım ama olmadı. Ellerimi yıkadım ve Fetih'in verdiği havluyla kuruttum. Sırtım dönüktü bunları yaparken. Ellerimi kuruttuğum gibi avuçladı elimi ve hızla kapıdan geçtik. Kimseyle göz göze gelmeyecek kadar değil, kimsenin kokusunu duymayacağım kadar.
Hiç yokmuş gibi. Onun varlığı dikkatimizi çekmemiş, hayatımızda hiçbir şey değiştirmemiş gibi. O hiç yokmuş gibi. Bizimle aynı yeri paylaşan ama görülmeyen. Bizi gören ama duyulmayan. Hatta cümleleri tamamlanmayan.
Evden çıktık ve elim Fetih'in elinde Efsun'un yanına geçtik. Başta tanıyamadım. Gözüm yine küçük bir şey aradı. Hafızam onun hamile olduğunu bilsem de bana o küçük halini anımsatıyordu. Fetih'in adımlarından ve renginden anladım o olduğunu. Kınalıydı ya hani benim gibi. Öyle seçtim. Kocaman olmuştu. Benim için sonsuza kadar buzağı ama artık bir buzağı boyutunda olmayan.
"Fetih!" dedim şaşkınca. Bir karış açılmış ağzıma ellerimi örttüm. "Fetih kocaman olmuş! Fetih!"
Artık benim ona doğunca aldığım kolye olmayacak kadar büyümüştü. Hamile olduğunu anlamayacağım kadar küçüktü sanırım bebeği. Tıpkı bizim bebeğimiz gibi. Ona doğru yaklaşırken "Benim son gelişimdeki hali bile büyümüş. Sen bebekken gördün bir de en son."
Efsun'un karşısında durdum ve göz göze geldik. Birbirimize baktık. Beni tanıması mümkün değildi ama en azından ona dokunmadan bana alışmasını bekliyordum.
"Efsun..." dedim gülümseyen dudaklarım ama yaşarmış gözlerimle. "Ben geldim."
"Senin tarağın buralarda bir yerlerde duruyor olmalı. Babaanneme atmayın dedim çünkü."
"Sen ne zaman geldin ki?" diye sordum merakla. Bensiz gelmiş olamazdı muhakkak. Kısa bir sessizlik oluştu aramızda, ne zamanki ona baktım öyle konuştu.
"Sen gittikten sonra." dedi gözlerini kaçırırken. Öylesine kaçamak bir cevaptı ki bu, sesindeki hızdan anlayabiliyordum. Dizlerimin üzerine eğilmiştim Efsun'la yüz yüze kalmak için ama doğruldum ve Fetih'e döndüm.
"Ben gittikten sonra buraya mı geldin?"
Kaçışları devam etti. Efsun'a, bazen bana, etrafa bakınıyordu. "Öyle geleyim dedim Efsun ne yapıyor, babaannem nasıl diye. O zaman da büyümüştü ama bu kadar değil."
Bunun öylesine bir geliş olduğunu hissedebiliyordum. Sanki buraya gelmiş Efsun'a bile bir şeyler söylemiş, sanki buraya gelmiş babaannesine bir şeyler anlatmış gibi... Dudaklarım iki yana doğru açıldı ve birbirine bastırdım. Bana baktı bir an.
"Bir şey mi oldu?" diye sordu. Bir şeyler saklamaya çalışan çocuk gibi. Başımı iki yana salladım ama ona yaklaşmaktan da geri duramadım. Boynuna bir öpücük kondurdum.
"Bak şimdi de benimle geldin." dedim bu cümleyi alsın ve içinde boş bıraktığı yere koysun diye. Eli başıma dokundu.
"Biliyordum zaten ben. Giderken de söylemiştim babaanneme bir sonrakine Efsun'la geleceğim diye." Gözlerimi kapatmaya korkuyordum. Babaannesiyle Fetih'i loş bir ışıkta hayal etmek ve Fetih'in ne anlattığını düşünmek istemiyordum. Burnumu boynuna sürttüm durdum.
"Tutmadığın sözün yok senin zaten."
"Yok tabi ya, ne sandın kızım? Dünkü çocuk muyum ben?" gülerek ondan ayrıldım ve burnunun ucunu sevdim. "Hayret tam bu kısma bir atasözü koyardın normalde." dedim kendimi tutamayarak. İstediğimden değildi. Gerçekten değildi. Güzel adamlara çirkin sözler yakışmazdı.
Dudaklarını ıslattı ve yine kaçırdı gözlerini. "Şimdi yakında kulakları oluşacak ya..." dedi. Bir cümle baharı müjdeleyen bir kuş gibi ötemezdi. Beni böyle kıpır kıpır yapamaz ve kaşlarımı bükemezdi. "Duysun istemem. Zaten küfrü azalttım ben uzun süredir."
"Ona ne şüphe..."
"Atasözlerinden de uzaklaşmam gerek. Terbiye ediyorum kendimi. Düşünüyorum bu birkaç gündür. Mesela doğdu, yanında biri küfretse ne yaparım diye."
"Ne yaparmışsın?"
"Ağzının ortasına öyle bir yapıştırırım ki bir hafta konuşmaya ara verir." dedi. Evet bu şiddet içeren fikirlerinden de uzaklaştırsaydım, tamam bu konuda katettiği aşamayı inkâr edemezdim kabul, daha da güzel olacaktı bu iş. "E cevap bu olunca bir özeleştiri yaptım. Dedim ki kulakları oluşmadan bir ayar çek bu işlere. Yaklaşık bir hafta sonra oluşmaya başlıyormuş, altıncı aydan itibaren duymaya başlıyorlarmış. Bence terbiyem için yeterli bir süre." dedi. Verdiği her bilgi elmacık kemiklerimi belirginleştiriyor, kıpırtılarımı arttırıyordu.
Dünyanın en iyi babaları çok şey bilirdi.
"Sen bunları ne zaman araştırdın?"
"Sen uyurken. Arada gece uyanıyorum. Bakıyorum üstünü açtın mı diye. Öyle bir geceydi, elime telefon aldım. Bir haber okudum, siyasi bir şeydi. Küfrettim kendi kendime. O an dedim bu böyle olmaz."
"Fetiiih." dedim uzata uzata. Ben tutmalıydı yoksa eriyerek yok olacaktı.
"Bakma şöyle." dedi ve yine kaçtı benden.
"Utandın mı?"
"Saçmalama Efsun."
"Fetih Fetih Fetiiih... Şimdi atasözlerini bıraktık mı?"
"Kullanırsam vur ağzıma bir tane. Vuramam deme ben vurursam kırarım." dedi. Kendi ağzına vuran bir Fetih hayal ettim. Dudaklarına dokundum. Kıyamazdım vurmaya ama öpebilirdim. Koskoca Fetih Karadere, nam-ı diğer atasözleri ve deyimler sözlüğü yazarı adam, otuzlu yaşlarını yarılamak üzereyken artık üzerine oturmuş bir alışkanlığından vazgeçeceğini söylüyordu. Çünkü bebeği altı aylıkken duymaya başlayacaktı onu.
Söylemek isterdim ona, ben azalttım ama bitiremedim. Sense daha kulakların oluşmadan bitirdin. Alkışla, bu zafer senin ve sen dünyanın en güzel babasına sahipsin! Ne şanslısın! Ah güzel bebeğim ne şanslısın!
Yumulan gözlerimiz ve birbirine sürtünen dudaklarımızı Efsun'un sesi böldü. "Ne var?" diye sordu Fetih ters ters. "Kızma ona, o da hamile." dedim hemen. Fetih'ten koptum hemen ve ona gereken sırrı vermek için eğildim.
"Ben de hamileyim biliyor musun? Henüz kimse bilmiyor ama ikimizin de bebeği olacak." kalbim değil kalplerimiz güm güm atıyordu. Bu atış tek bir kalpten olamazdı elbet. Karnıma dokundum. Beni anlıyordu sanki. Ya da ben buna inanmak istiyordum. "Mucize gibi değil mi aynı zamanda olması? Bence öyle. Çok mucizevi." ses çıkardı ve bunu onay olarak aldım. Fetih ben Efsun'la konuşurken gidip tarağı buldu. Elbette tarayacaktık.
***
Yedi kişinin oturduğu sofranın en sessizleri yaş olarak Sultan babaanneden sonra gelenlerdi. Arada sırada Osman Karadere'nin sesini duyuyordum ama karısı neredeyse hiç yoktu. Zaman zaman gözüm kayıyordu, kocasından daha beter bir yaşlanmışlık vardı yüzünde. Aldığı yaşlar ona müthiş bir sessizlik vermişti. O meydan okuyan ve korkusuzca, hatta açıkçası küstahça benim yüzümde dolanan bakışlarını almıştı ondan. Sadece çocuklarına bakıyor, bazen kayınvalidesine cevap veriyor, kocasına bir şeyler söylüyor, Fetih'e dalıyordu. Bir de ben o an dönmesem de zaman zaman bana baktığını hissediyordum.
Zühre Karadere yerine sinmişti.
O bitmek tükenmek bilmeyen öfkesi, kibri, nefreti, hiyerarşisi... Yerine sinmişti. Yel esiyordu hepsinin yerinde. Şimdi çocuklarıyla senede bir denk gelen her yaşlı insan gibi oturmuş köşesine bu anın özleminin dinmesini bekliyordu sadece.
Zeliha başladığını piyano kursundan çektiği videoyu bana izletirken parmaklarının tuşların üzerinde kayışını izledim. Masadaki tek odak bizdik. Ben ve Fetih. Herkes ne söyleyecekse dönüp bize anlatıyor, bizim fikrimizi alıyordu. Kürşat biraz daha annesine babasına dönse de Zeliha sadece bana odaklıydı. Zaman zaman saçlarımı seviyor, hatta yanağımdan öpüyor beni çok özlediğinden bahsediyordu.
Annesiyle arasındaki bağın çok mesafeli olduğunu biliyordum ama ilk kez şahit oluyordum. Annesini hâlâ seviyordu ama artık ona tapmıyordu. Sevgisi annesi yerine de sevecek kadar değildi ve artık annesinin sevgisine muhtaç değildi. Ondan sevgi dilenmiyordu. Annesinin ona karşı bir atılımı yoksa, o da annesinin kapısına gidip el açmıyordu. Zühre Karadere bir şey yaparsa ya da söylerse karşılığını alıyor ama fazlasını görmüyordu.
Ona söylemiştim. Bir gün Zeliha senden gidecek demiştim.
Yerine sinmişliğinde bunun da payı vardı. Onu koşulsuz, onu onun sevgisi olmadan da seven tek kişiydi Zeliha. Gram sevgi vermeden sevgi görmüştü senelerce. Artık bu yoktu. Zeliha ondan gitmişti.
Kürşat büyümüştü. Hâlâ annesine çok düşkündü, göz bebeğiydi ama siyahla beyazı ayırt edebiliyordu. Annesiyle ablasını, beni ya da ağabeyini ayırt edebiliyordu. İnsanları kendi hayatına göre konumlandırmıştı, annesinin hayatına göre değil.
Fetih'se annesinin sesini duyar duymaz adeta o sesi bastırmak ister gibi elindeki çatalı tabağa sürtüyor, bardağı tabağa vuruyordu. Benden daha fazla tepki gösteriyordu. Bu masadaki belki herkes benden fazla tepki gösteriyordu. İlk bu sofraya oturduğumda yemek bile yemeye başlayamamıştım. Bir çift göz yine bana dikilecek ve nasıl yediğimi bile eleştirecek sanmıştım. Bunun olmayacağını bile bile ama masadakilerin tüm ilgisini hissetmemle bu his dağılmış şimdi onun varlığını bile hissetmiyordum.
"Parmakların piyanoya o kadar yakışıyor ki Zeliha..." dedim mest olmuş bir sesle. Bir bütün gibiydi. Çok estetikti.
"Gerçekten mi?"
"Gerçekten... Değil mi Fetih? Baksana." telefona doğru eğildi biraz.
"Katılıyorum." dedi. "Zaten piyano biraz da böyle bir el ister."
"Senin de eline kalem çok yakışıyor. Kürşat'ın eline de top çok yakışıyor. Parmaklarınız ince uzun ya." dedim hepsinin ellerine tek tek bakarken.
"Zühre'nin ellerine çekmiş." dedi Osman Bey ansızın. Bunu zaten biliyordum ben ama o da çok bilinçli söylemedi zaten bunu farkındaydım. Öyle ağzından çıkıverdi sanırım. Fetih elindeki çatalı tabağın içine bıraktı keyifsizce ve ben girdim araya.
"Babaanne senin ellerine bakayım." dedim ve masanın başında oturan kadının eline uzandım.
"Yok kızım benim ellerim çok küçük." dedi. Elini ellerimin arasına aldım ve ısıttım. "Ben küçük elleri de çok seviyorum ama. Keşke benimkiler de senin ellerin kadar küçük olsaydı. Gerçi Fetih'inkilerin yanında küçük kalıyorlar." dedim. Fetih'in elini açtım ve elini koydum avucumun içine koydum. Tam da tahmin ettiğim gibiydi. "Durun durun bozmayın." dedi Zeliha ve ellerimizin fotoğrafını çekti. Çektiği fotoğrafı açmak için galerisinde girdiğinde gözüme bizim ellerimiz gibi duran birkaç el daha girdi.
"Onlar kimin elleri?" diye sordum merakla. Bunu söylememle galeriden çıkışı bir oldu ve hızla telefonu kapattı. Fetih o an ellerimize bakmasa bu anı görecekti. Kafasını çevirdiğinde çoktan galeri kapanmıştı. Dudaklarını yaladı ve gülümsedi ama benden bir şeyler gizlemek için her şeyi dışa vurmuştu. Anlamamam mümkün değildi.
"Kimsenin ya öyle gördüğüm elleri kaydediyorum. Estetik olanları." dedi. Kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Alt dudağını kemirmesinden yine anlardım ben onun bir şeyler gizlediğini. Benden neden gizliyordu? Benden? Ablasından? Biri mi vardı hayatında? Yeni olduğu için mi söylememişti?
Aramızda bir bakışma geçti. Kısa ama çok şey söylediğimiz. Ben anlamıştım o da anladığımı anlamıştı. Şimdi ne yeri ne de zamanı diye sesimi çıkarmadım ve ayranıma uzandım.
"Park sorunu ne alemde?" dedi Fetih. Ehliyet almasını sonuna kadar desteklese de araba konusunda ben ısrarcı olmuştum. Ben sürmeden öğrenemeyeceğini söylüyor, Fetih'se korkuyordu. Halbuki Zeliha kaza yapmayacak kadar kurallı bir sürücü olurdu biliyordum. Sebep o ya hemen aklımda o elin sahibinden alıştırma dersleri aldığı geldi. Yanı başında çocuk, kur yapa yapa ona teknik öğretiyordu. Evet aklımda direkt bu canlandı.
"Benim arabam olsa tekte park ederim." dedi Kürşat. Bunun ne demek olduğunu hepimiz biliyorduk.
"Daha iyi. Yani çok korkunç bir yere park etmiyorsam ya da benim park ettiğim yere arkalı önlü park edip beni sıkıştırmıyorlarsa hallediyorum."
"Bir sıkıntı çıkarsa Emir'i çağırıyorsun değil mi bak? Ben soruyorum her şey yolunda deyip deyip duruyor. Kıracağım kafasını görecek gününü."
Bir sıkıntı çıkarsa sanmıyordum ki Emir'i çağırsın... O elin sahibi kimse muhtemelen onu çağırıyordu. Gözlerimi kısıp ona baktım ve direkt renk attı. Evet o her kimse onu çağırıyordu. Emir... Belki de onun da haberi vardı bu yüzden Fetih'i böyle geçiştiriyordu. Emir Fetih'e yalan söyler miydi? Zeliha tatlı diliyle ısrar ettiyse... Benim Emir'le olan konuşmalarım aklıma geldi. Bana da Fetih gibi her şey yolunda yenge deyip duruyordu. Benden nasıl gizlemeye gönülleri elvermişti? Ya da Emir'in günahını alıyordum. O sadece işinde gücündeydi. Çok çalışıyordu. Fetih'ten beter hale gelmişti. Fetih işinin İzmir ayağını senelerdir yetiştirdiği, bir taraftan da en kıdemli ve en çok güvendiği elemanına vermişti.
Hastaneye ilk döndüğümde onun öylesine yokluğunu hissetmiştim ki... Emir'in işi beni eve bırakmak ya da ben nöbetteyken kedilerimi göz kulak olmak elbet değildi, şimdi hak ettiği yerdeydi, ama yine de çok hissetmiştim. Devamlı yenge yenge diye etrafta dolaşmasını, kedilerime gözü gibi bakmasını, bana duyduğu derin saygısını ve sevgisini, o kafasını ısırmak isteyeceğim sempatikliğini, hoş sohbetini ve büsbütün kendisini... Zaman zaman geliyordu İzmir'den, bazen evimin bahçesine gidiyor orayı kontrol ediyor ve fotoğraf atıyor, bazen de sadece halimi hatırımı sormak için arıyor yemeklerimi çok özlediğini söylüyordu.
Yengelik hissini en hissettiğim kişiydi ilk günden beri ve bu şimdi de böyleydi. Bana yengeliği öğretmişti adeta ama en önemlisi Zeliha hiç bilmediği bir şehirdeyken ona her an koşacak bir ağabeyi vardı. Bu müthiş bir huzur veriyordu bize. Kendim kadar güveniyordum Emir'e. Eminim Fetih de öyleydi.
Canım Emir.
"Bir sıkıntı çıkmıyor ki." dedi Zeliha.
"Emir niye gelmedi?" diye sordum.
"Başını kaşıyacak vakti yok bu aralar." dedi Fetih. Tam da tahmin ettiğim gibi. Hakkını vermediği işi yoktu. Başımı salladım ve önüme baktım. Sultan babaannenin eli hâlâ elimdeydi. Sıkı sıkıya tutundum eline. "Büyümüş değil Efsun?"
"Büyümez olur mu? Kocaman olmuş."
"Kocaman olmuş ya, bebesi bile olacak. Çocuğum gibi baktım ona."
"Efsun hamile mi?" Zeliha'nın şaşkınca kurduğu cümle beni korkuttu. Bu ortak isim kalbimi zorluyordu. Fetih bana bakarken cevap verdi.
"Evet, Efsun hamile." dedi.
Neyi ne zaman söyleriz ne yaparız diye konuşmamıştık. İşin doğrusu şimdi söylemek aklımda yoktu. Daha farklı bir anda söylemek daha doğruydu. Kalbim her ne kadar kafesini zorlasa, parmaklarım yerinde duramasa da bilmiyordum. Hem Fetih de sanırım şimdi bilinsin istemezdi. Dudaklarımı mıhladım ve masadaki beyaz örtüye kilitlendim.
Zeliha sorular sordu. Efsun için. Ne zaman doğuracak dedi mesela. İçimden cevap verdim. Yaban mersini için. Nasıl doğacak dedi, nerede doğacak dedi... Kürşat da sorular sordu. Doğar doğmaz yürüyebiliyorlar mı dedi mesela. Ben hayır dedim içimden ama Sultan babaanne evet dedi. Efsun'un sütünden bahsedildi. Hiç aynı şeyleri söylemedik. Fetih bana bakıyordu biliyordum, Fetih benim gibi hissediyordu bunu da biliyordum. Gözlerimi yumdum ve babaannemin elini usulca bıraktım diğer elimle masa altında Fetih'in eline uzandım.
Onlar şu an bu masada olmayan Efsun'dan bahsetmeye devam etti. Sonra babaannem bir yerde dedi ki "Torun geliyor ya evimize." dedi. Fetih'in elini sıktım ve ondan bir güç almak için çabaladım. Şimdi söylemeyecektim aslında. Gerçekten yabancı olduğunu hissetmediğim insanlara ilk söylerim diye düşündüm ama hisler benim kontrolümden çıkmıştı. Torun dedi ya bir de, dilimin ucuna doğru itildi bir kuvvetle. Adete hadi söyle diyordu, ver müjdemi, hadi...
"Evet." dedim kalp atışlarımı artık duyabiliyorken. "Torun geliyor evinize."
Kimseler anlamadı. Fetih parmak boğumlarımı okşuyordu ben konuşana kadar ama durdu. Herkes yemeğine devam etti.
"Doğunca bir süre sütünü almıyorsunuz değil mi babaanne?" dedi Kürşat.
Boğazımı temizledim. Gözlerim kararıyordu. Öne doğru çıktım ve yemek yiyen insanlara baktım. Evet, kesinlikle Efsun'un hamileliği de çok önemliydi ama benimkine sıra gelmeyecek miydi? Kalbimi sakinleştiremiyordum. Dilim damağım kurumuştu.
"Tövbe alır mıyız hiç? O yavrucağın rızkıdır."
"Hem de iki tane birden."
Masada en sessiz insanlar en iyi dinleyenler olurdu. Buydu ellerindeki çatalların havada kalmasının nedeni. Osman Karadere'yle göz göze kalır gibi oldum da hemen kaçtım. Fetih'in verdiği sesli nefesten stresini çok iyi kavrayabiliyordum. Bayılacaktık galiba. Kulaklarım uğulduyordu. Hatta çınlıyordu. İçimde anlamlandıramadığım bir telaş ve korku vardı. Neyden ve neden bilmem.
Gözüm güvenden hissettiğim Zeliha'da kaydı. Pilavını çatala almıştı, ağzına doğru yola da çıkarmıştı ama keskin olmayan bir durağanlık yaşadı. Salataya bakıyordu o an, bakmayı sürdürdü ve kaşları çatıldı. Küçülttüğü gözleriyle bana baktı. "Ne dedin sen az önce?" dedi.
Kalbime inecekti anlamasalar. Açıkça hamileyim diyemiyordum. Önlerine parçalar koyuyordum adeta. Tıpkı babamıza yaptığım gibi. Konuşmak için bekledim ve o sırada tüm dikkatler bana yöneldi. "Babaannem dedi ya... Torun geliyor diye." nefeslendim. "Geliyor. Tabi aynı zamanda doğmazlar ama yine de bence çok tatlı bir tesad..."
"Bir saniye bir saniye." dedi Zeliha ve elinde ne var ne yok bıraktı. Yeri çok darmış gibi sandalyesini geriye itti. Bana Fetih'e, Kürşat'a, anne babasına ve tekrar bana baktı. Başımda bir basınç beni aşağı doğru çekiyordu. Kalbim dayanmayacaktı galiba. Bebeğimin kalbi gümbür gümbür atıyordu ama benimki duracak kadar hızlanmıştı.
"Ben şu an bir şey anlıyorum." dedi Zeliha ve işaret parmağını kaldırıp bir bende bir Fetih'te tuttu. Parmağı eli oldu anlamsız şekiller çizdi havada. Kürşat'la bakıştılar. Bu bakışmanın sonunda okkalı bir "Lan!" duydum Kürşat'tan. "Oha."
Babaannem besmele çekti. Ayak parmaklarım bile bükülmüştü.
"Torun... İki... İki torun..." Zeliha parçaları sayıklamaya başlarken kardeşiyle beden dilleri de hareket geçiyordu. Ayağa kalkacak gibi oluyor geri oturuyorlar, Zeliha bir şeyleri önünden itiyor, Kürşat elini masanın kenarlarına vuruyordu.
"Oha lan!" dedi Kürşat ve ablasını omzundan sarstı. Bir gülüş sesi duydum sağ tarafımdan. Osman Karadere'dendi sanırım.
"EFSUN ABLA!" Zeliha böyle zamansız bağırırsan benim sonum gerçekten kötü olacaktı.
"ABİ!" diye devam etti Kürşat. Masaya vurup duruyordu, suları dökecekti. Beni öldürmeye yemin ettiler ve aynı anda bağırdılar. Elimi kalbime bastıracağım kadar korktum.
"HAMİLE MİSİN?!"
Neredeyse ağlayacaktım korku ve heyecandan. Fetih'in "Lan oğlum." dediğini duydum. Burada takılı kalıyordu her seferinde. Ne diyeceğini başta o da bilemedi. "Sakin olsanıza." diye geveledi sonra ama sesi bir eve sığamayan bir çocuk gibi koşturuyordu ortalıkta.
Herkesin gözünün bende olduğunu bilirken başımı salladığımda bütün kayışlar koptu. Kürşat o kadar haşin davranıyordu ki sonunda masada bir bardak devrildi. Benden uzaktaydı ama görebiliyordum.
"GOL ULAN! ULAN GOL! GOL! GOL! GOL!"
Benim bebeğim top değildi ki? Zeliha'nın tüm o yerinde durmayışı duruldu, önce dudakları açık dondu kaldı sonra benden daha hızlı gözleri doldu. Bir şeyler söylüyordu ama Kürşat'ın çıkardığı seslerden anlayamıyordum ama ağlıyordu görebiliyordum. Kürşat ablasını hırpalamaya başladı. Gerçek bir gol sevinci yaşıyordu. Zeliha'nın koluna vuruyordu, ona sarılıyor, onu itiyor ve bağırıyordu. Kürşat abisine baktı.
"ABİ GOL!" dedi. Fetih şu an ne hissediyor bilmiyordum ama bu kadar sevinçle kardeşine bakmasını beklemiyordum. Dişleri meydana serilmiş başını sallıyorken ona doğru gelen kardeşini ayakta karşıladı. "GOL ABİ GOL!" diye bağırırken Fetih'in boynuna atladı.
"AŞKINLA COŞKUNLA SEN ÇOK YAŞA
YÜKSELİYOR BAYRAĞIN ARŞA"
Kürşat aniden zıplamaya başladığında bunu garipsemeye zamanım olmadı çünkü Fetih onun kadar olmasın eşlik ediyordu.
"AŞKINLA COŞUNLA SEN ÇOK YAŞA
YAZDIK BÜYÜK İSMİNİ DAĞA TAŞA"
Bu da neydi böyle? Hangi şarkıydı, hiç duymamıştım! Ne oluyordu burada? Zeliha ağlıyordu, onlar zıplıyordu, geriye kalanları göremiyordum.
"YÜZ YIL ÖNCE DOĞDU ŞANLI EFSANE
YÜZ YAŞINDA MUTLU OL FENERBAHÇE"
Fenerbahçe mi?..
Fenerbahçe marşı mı söylüyorlardı? Zeliha ne zaman dizlerimin dibinde bitti anlayamadım. Soğumuş ellerimi tutar gibi oldu ama ellerini aniden karnıma bastırdı. Fetih Kürşat'ın ensesinden kavradı ve alnını alnına bastırdı. "Amca mı oluyorum?" dediğini duydum ama Zeliha'nın "İçeride bebek mi var şimdi?" deyişi daha baskın geldi.
Bedenimin devamı kalbimin hızına yetişemiyordu. Daha geç duyuyor, daha geç konuşuyor, daha geç düşünüyordum. Ya da birinin bana yetişmesini bekliyordum. Evet evet muhakkak. Birinin bana yetişmesini bekliyordum. Daha küçüktü bu coşkuya yetişemiyordu. Bir de bilseydi bu coşkunun ondan dolayı olduğunu... Bir de bilseydi bu kadar insan onun için atlayıp zıplıyor, bağırıyor, ağlıyor... İkidir aynısı oluyordu. Bir de bilseydi, bir de bilseydim. Tahmin etseydim. Bekleseydim. Bebeğim aylardır beklenen, hazırlığı yapılan bir bayram havası estiriyordu. Benim bebeğim bunu yapıyordu. Mucizeviydi. Neden bilmem mucizeviydi. Sadece ben ve Fetih için değil, herkes için sanki. Bunu düşündükçe dizlerimin üzerine çökmek ve ağlamak istiyordum yalnızca.
Gözlerimdeki birikintiler başımı sallayışımla bir dalga gibi gitti geldi. "Evet... Küçücük yaban mersini kadar şu an."
Bu cümle öylesine coşkusunu arttırdı ki açılan dudaklarına ellerini örttü.
"Yaban mersini mi? O kadar küçük mü?"
Parmağının ucuyla yaban mersini boyutunu gösterdi. O parmak ucuna baktım ve kederlendim. Elimde değildi, nasıl büyüyecekti şimdi?
"Evet ama büyüyor."
Zeliha'nın küçük tatlı bir çenesi vardı, umarım çenesi halasına benzerdi, o çenesi büzüldü, karnımdaki küçük bir bebek için koca bir bebek olup karşımda dudak büküp çene titretti. Ağzından çıkan mırıltılar, karnıma bastırdığı eli, gözünden düşen yaşlar... Ne yapacağımı bilmiyordum. Bir bebek ağlaması karşısından sanırım ne yapacağımı bilmiyordum. Bu farkındalık gözlerime Fetih'i arattı.
"Efsun abla." dedi kelimeleri seçemeden. Cevap veremiyordum. Biri karşımda böyle ağlarken benim de aynısını yapmaktan başka çarem kalmıyordu. Zeliha biliyordu. Bu konunun bana hissettirdiği çaresizliği de, kursağımda kalanları da... Gözleri o yüzden böyle bakıyordu. Avuç içlerimi gözlerime bastırdım Zeliha bana sarılana kadar. Biz dört kişi öylesine kendi aramızda kaybolduk ki babaannemi fark etmem, onun görmeyen gözlerinden akan yaşları görmem, ettiği şükürleri duymam biraz zaman aldı. Herkesi ben yönlendiriyordum sanki.
"Babaanne." dediğimde hepimiz ona baktık. Fetih oturdu dizinin dibine ve elini avuçladı.
"Bak." dedi. "Ben sana demedim mi?" ne dediğini bilmiyordum ama başını salladı. Fetih'in yanına da ben oturdum. Eli yüzümü aradı ilk. Bir şeyler söyledi anlayamadım. Sonra saçlarımı sevdi. Çok istediğini hatta belki bu ailede en çok isteyen büyük olduğunu biliyordum. Dua ettiğini farkındaydım. Elimi karnıma bastırdım. Buna ihtiyacım vardı. Duaya benim çok ihtiyacım vardı. Üzerimde hâlâ bir bedduanın izi varsa, var mı yok mu bilmiyordum, duadan başka gideceğim bir kapı yoktu. Sanki Fetih de bunu hissediyordu. Kötü bir şey vardı ve onlar el birliğiyle bunu dağıtmak için uğraşıyorlardı.
***
Adanmış adaklar, verilmiş sözler, yapılacak yardımlar, doyurulacak açlar... Sultan babaanne o kadar çok şeyden bahsetti ki, senelerdir düşünülmüş gırla ayrıntı bir masada anlatıldı. Fetih, adanmış adakların et üzerinden olan kısımlarına müdahale etti ve duymamı engelledi. Zeliha'yla Kürşat cinsiyet üstünden zıtlaştı, birbirini yedi. İsim konusunu açtılar Fetih'le bu konuyu hiç konuşmadığımızı fark ettik. Kürşat bir yerde eline telefonu aldı, Allah'ım dedim bilmem kaç bin kişilik takipçisine duyuracak hamile olduğumu. Üstelik elinde çok güzel bir konu var. Efsun'la aynı anda hamile olmamız. Yazdığı şeyi ölesiye merak etsem de alıp bakmadım Fetih görür diye. Görür de kalbine iner, nazar diye bayılıverir ya da Kürşat'a bizimle ilgili attığı paylaşımlarla büyüttüğü hesabını kapattırır diye.
Birkaç kez Osman Bey'le göz göze geldim. Bazen bana bakarken bazen oğluna bakarken yakaladım onu. Hayırlı olsun dedi bize bir kez. Gülümsedim başımı salladım. Fetih'in eyvallah dediğini duydum. Karısının sesi soluğu çıkmıyor, çıkmadıkça içimde korkunç büyüklükte bir merakla ona bakmak istiyordum ama bakmıyordum. Saatlerdir aynı evin içindeydik onu en son mutfakta görmüştüm. Bakmak ve görmek. Ne bakmak ne görmek ama merak. Dilimin ucuna gelen cümleler. Hatırladıklarım. Haklı çıkışlarım, haksız çıkışları. Kesinlikle nispet değil.
Sultan babaanne namaz için kalktığında Zeliha da onunla beraber kalktı. Sonra Kürşat elindeki telefona müthiş bir keyifle bakarken, etkileşimin âlâsını aldığını tahmin edebiliyordum, o da kalktı bir bahaneyle. Daha rahat yazabilmek için işin doğrusu. Masada dört kişi kaldığımızda Fetih elimden tuttu kaldırmak için ama önümdeki yemeği bahane edip oturdum.
Çok kuvvetli bir dürtü beni masaya yapıştırmış kaldırmıyordu. Ağzımın içini midemi bulandıracak kadar yemekle doldurdum. Duruşum dikti, çenem sivriydi ve ben onu son gördüğü anı hatırlıyordum. Bana bir adım attığında gelme diye yalvardığım zihnimin bir köşesindeydi. Kapıya bakışım, anahtarı görüşüm, kilitleneceğim hissi... Bunların hepsi aklımdaydı. Bana orada kurduğu bir cümle vardı, o da noktası virgülüne kadar aklımdaydı.
Bir cesaret değil, ondan korkmuyordum zaten. Bir istekle ona baktım. Bana bakıyordu. Göz göze geldik. Giyiminden kuşamından ödün vermemişti, tek engelleyemediği şey kırışıklıklarıydı. Ona bıraktığım üzüntüler vardı, hepsi yüzündeydi. Nefes alışlarım belirginleşti ve birbirimize baktık. Bana meydan okumuyordu artık. Beni aşağılamıyor, açığımı aramıyor, canımı yakmak için tetikte beklemiyordu. Yalnızca bakıyordu. Savaşmıyordu benimle.
Zühre Karadere yenilmişti. Az önce de benim ve çocuklarının sevinç nidalarını dinlemişti. Sessizce, köşesinden. Ne düşünüyordu? Hayır hayır bu benim için önemsizdi. Ne hissediyordu? Oğlunun çocuğu oluyordu ne hissediyordu? Mutlu muydu? Üzgün müydü? Bir tebrik bile edemediği için pişman mı yoksa?
Gözlerimi ondan çektim ve Fetih'e yaklaştım.
"Bizi biraz yalnız bırakır mısın?" dedim Fetih için delice bir soru sorarken.
Bozguna uğradı yüzü. "Kıyamet kopsun yine yapmam. Hadi kalkalım." dedi. Kararlıydı, ben sadece şansımı denemiştim zaten. Yeniden annesine baktım. Hayır şimdi kalkmayacaktım.
"Tebrik etmeyecek misiniz bizi?"
Bu yıllar sonra ona kurduğum ilk cümleydi. Kocasının yüzünde müthiş bir şaşkınlık oluştu ama Zühre Karadere duygularını çok iyi kontrol etti renk vermedi. Dişlerim gözükecek kadar gülümsedim onlara. "Torununuz oluyor." dedim. Tam da bu noktada, o kelime dokundu ve oğluna titrek bir bakış attı. Az önceki kadar renksiz kalamadı, torun kelimesi çenesini titretti ve sanırım benim güler yüzümden rehavete kapıldı. Dudaklarını ıslattı ve konuştu.
"Allah ana..."
"Ya benim çocuklarımdan vazgeçeceksin ya da beni kabul edeceksin demiştin hatırlıyor musun?"
Tebrik cümlesi boğazına geri itildi ve yutkundu. Göz bebekleri titriyordu. Yeniden gülümsedim dişlerimi göstererek. "Ne senin çocuklarından vazgeçtim ne de seni kabul ettim." dedim açıkça. Fetih ne yapıyor babası ne yapıyor bilmiyordum. Yüz ifadelerini bile görmüyordum. "Bak üç çocuğundan biri bile dönüp seninle mutluluğunu paylaşmadı. Beni tebrik bile edemedin. Nasıl bir duygu ilk gözağrının çocuğu olurken böyle masanın bir köşesinde yabancı gibi oturmak?"
Başımı salladım, durmadan gülümsüyordum. "Ben her masaya oturduğumda, benim o masaya ait olmadığımı hissettirmek için elinden geleni yapıyordun, yabancı olmak nasıl bir duyguymuş? Ben söyleyeyim mi? Zor. Biliyorum ben. Çok zor. Tek dayanağın yanındaki adam değil mi? Benim de öyleydi. Ama bunu bana sen yaşattın, sana bunu çocukların yaşattı. Ne acı..." dedim dudaklarımı aşağı doğru bükerken. Başımı salladım ve elimi karnıma bastırdım.
"Gerçekten acını daha iyi anlayabiliyorum. Bebeğimin beni görmezden gelme ihtimalini kısacak düşünmek bile mahvediyor beni. Çünkü anne son vazgeçilecek kişidir. Allah analı babalı mı büyütsün diyecektin? Lafını böldüm... Üzgünüm. Deme ama. Başka şekilde dua et. Çünkü sen annesiz babasız büyüyen bir çocuğa aklına gelebilecek her türlü kötülüğü yaptın. Şimdi o kadının çocuğu için bu duayı etme hakkın yok. Sen ne de biliyor musun?" dedim ve tırnaklarımı masaya vurdum kısa bir an düşünmek için zaman tanıdım kendime.
"Allah çocuklarını benim gibilerle karşılaştırmasın, de."
Masanın üzerinden uzanıp ona bir yumruk attım adeta. "Çünkü benim de çocuğumun da bu duaya çok ihtiyacı olacak. Bir kozanın içinde büyüteceğim ben onu. Öfke vermeyeceğim, nefret vermeyeceğim, kötülük vermeyeceğim! Günün birinde, bana nasıl olduysa, senin gibi biriyle karşılaşırsa nasıl savaşması gerektiğini bilmeyecek! Çocuğuma bunu yapmayacağım."
"Ben öğreteceğim ama."
Konuşmamın başından beri sessizce dinleyen Fetih'ten ansızın öldürücü bir darbe geldi. Annesine bakıyordu, Zühre Karadere'nin yüzü duygularının renginden ibaretti artık. Nefessiz kaldığını bile düşündüm.
"Ben öğretmeyeceğim." diye tekrarladım. "Ona babaannesinin bir canavardan farksız olduğunu, dünyanın en kötü insanlarından biri olduğunu, annesinin babasının halasının canını zamanında çok yaktığını söylemeyeceğim."
"Ben söyleyeceğim."
"Benim babaannem nerede dediğinde öldü demeyeceğim. O benim için bir yabancıdan farksız, varlığıyla yokluğu bir, senin haberini aldığında tebrik edecek yüzü bile yoktu da demeyeceğim."
"Ben onları da söyleyeceğim."
"Sevinmedi belki bu bile muamma aslında da demeyeceğim. Zamanında benden öylesine nefret ediyordu ki senden torunum olacağına ömür boyu anneliği tatma demişti, belki sevinmemiştir bile de demeyeceğim. Ona hep güzelliği anlatacağım. Babaannesini de bilecek, dedesini de bilecek, babasının doğup büyüdüğü toprakları da bilecek... Annesine dert olmuş hiçbir şeyi ona vermeyeceğim. Senin elinden bir kaşık çorba içmesine gönlüm razı gelmeyecek ama yürümeye başladığında sana doğru adım atarsa onu engellemeyeceğim."
"Çocuğumu kucağına bile alamayacaksın ama sen."
Fetih'le taban tabana zıt konuşuyorduk. "Ama hep," dedim ve işaret parmağımı üç kere masaya vurdum. "bizi böyle uzaktan izleyeceksin. O kocaman evinde kocaman bir sessizlikle oturacaksın. Çocuk gürültüsüyle canlanmayacak o ev. Bizi izleyip hep iç geçireceksin. Zühre Karadere bak," dedim ve sofrayı gösterdim. "Senin tabağını saymazsak bile bir sürü tabak var sofrada. Bu masayı evimde de sık sık kuruyorum. İnsanlar geliyor gidiyor. Bebek sandalyesi de alacağız yakında. Bir sürü tabağım var benim artık gördün mü? İki tabağıyla kalan günün sonunda sen oldun. Benimle savaşmayacaktın. Ben senden çok savaş nedir bilirim. Kaybetmem. Kaybettim sanırsın yine kazanırım. Sana benimle savaşma dedim. Gözünün önünde mutluluğumu izleyeceksin, hepsi senin parçan olacak ama dışarıdan baktığınla kalacaksın. Bana her baktığında geçmişini hatırlayacaksın. Tek kelime etmeyeceğim ama sen duyacaksın."
Sesimin titrekliğinin önüne geçemedim. Durdum biraz, ağlamak istemiyordum. "Zeliha'yı bile kaybetmek zor olmalı. Seni bu dünya üzerinde kötülüklerinle seven iki kişiden biriydi. Yanındaki adam bile seni bırakır Zeliha bırakmaz sanıyordun değil mi? Evine bir misafir gibi gitmek zor olmalı. O gittiğin evi ben kurdum ona. Kurtardı seni kendinden. O senden gittiğinde çok geç olacak dedim. O da senden gittin. Yazık. Çok yazı..."
"Efsun tamam kızım." dedi Osman Karadere. İçimi bu saniyeye kadar dökmeme izin vermesi bile mucizeviydi. Eskiden olsa müdahale ederdi, Fetih'e de açıkça karını uzak tut karımdan derdi ama şimdi izin vermişti. Hakkım olduğunu biliyordu.
"Beni gelininiz olarak kabul ettiğinizi biliyorum ama bana lütfen kızım demeyin." dedim ona bakarken. "Benim için eşiniz gibi yabancı değilsiniz, eşimin babasısınız. Bana yaptığınız, karınızın yanında hiçbir şey kalan her şeyi ben sindirdim. Fetih'i çok seviyorum, onun babası benim sayabileceğim biri. Onun hatırına sindirdim. Hatanız, yanlışlarınız artık sizin vicdanınızla aranızda. Torununuz oluyor, sizin canı gönülden sevineceğinizden eminim ben. İçimde şüphe yok. Bizi uzaktan izlemek zorunda değilsiniz. Sizin elinizden gelecek olan bir kaşık çorbadan da korkmam ben." dedim bunun benim için nasıl büyük bir şey olduğunu bilmiyorlardı. "Sadece sizden tek ricam Zeliha'ya son birkaç senedir yaptığınız babalığı bozmayın ki ben torununuzu da sevebileceğinize inanayım. Bakın Zeliha'ya sevginizi göstermeye başlayınca da o kadın yanı başınızda. Yirmi yıl önce de öyle olacaktı. O sizden vazgeçmez, beni bile seviyor olsanız." dedim ve Zühre'ye baktım. Sanırım gerçekten nefes alamıyordu, her an patlayacaktı sanki. Müdahale etmek istemiyordum. Kalkmalıydım.
Fetih'in masa üzerinde yumruk yaptığı elinden tuttum. Yumruk açıldı elimi kavradı. "Kalkabiliriz artık." dedim rahat bir sesle. Kalmış üç beş yükümü de bırakmıştım sofraya. Elimi dudağına bastırdı, kalktı ayağa.
"Gel." dedi ve elimden sıkıca tuttu.
***
Üzerime giydiğim mavi, üstünde beyaz kuzuların olduğu pijama takımımla odadan içeri girdiğimde Fetih yatakta ama gözleri kapalıydı. Gözlerini açmadı ama gülümsediğinde bu tatlı gülümsememin kokuma olduğunu biliyordum arkasından ona yaklaştım ve yüzümü eğdim. Saçlarım iki yanına dökülmüş, tüm kafasını sarmıştı.
Saçlarımı bir sağa bir sola savurup daha da rahatsız ettim onu. Gülümsemesi genişliyor ama gözlerini açmıyordu. Burnuna denk getirdim biraz da öyle rahatsız ettim.
"Şimdi ben seni kolundan tutup yatağın içine alt üst edemiyorum artık öyle değil mi?"
Size de zahmet oluyor ama...
Oyunuma devam ettim. Huylandıkça o kıkırdıyordum. "Tabi sen de fırsat o fırsat kullanacaksın bunu." Elbette kullanacaktım. Başka zaman olsa şimdiye kadar on kere beni akrobasi hareketlerle yatağa almıştı.
"Yapmayayım mı?"
"Canın nasıl istiyorsa."
Tüm oyunumu bozdu böyle eriye eriye saçlarımı aldım da öptüm şakağından. "Canım seni istiyor." dedim tamamen onun aniden gözlerini açıp şaşkınca bana bakacağı şekilde. Ne dediğimi sorguladım o bana öyle bakınca. Ben tam olarak o niyetle söylememiştim, gelişine bir cümleydi.
"Babaannemin evindeyiz..." dedi ama dediğinin aksine beni belimden tuttu ve yavaşça yatağa çekti. "Ama..." dedi kendi kendine bana yaklaşırken. Bana yaklaşan dudaklarının üzerine parmaklarımı koydum.
"Fetih babaannenin evindeyiz..." ve aynı katta Zeliha ve Kürşat'ta kalıyordu.
"Madem öyleyiz, beni neden tahrik ediyorsun?"
"Seni tahrik etmiyorum... Üstüme iyilik sağlık."
"Canım seni istiyor dedin ya."
"Ama o genel..."
"Canın hep beni istiyor... Doğrudur anlıyorum. Benim de canım..."
Parmak uçlarımı dudaklarına vurdum ardı ardına. "Bu konuşmanın sonu doğru yerlere gitmez. Duralım."
Gözlerini kapattı ve pijamamın açıkta bıraktığı sineme girdi. Başını sardım, saçlarını okşadım.
"Yaban mersini bizim aramızda geçen bir şeyden etkilenmez diye tahmin ediyorum."
"Hıhı."
"Tabi yine de yumuşak başlı olmakta fayda var."
"Hıhı."
"Güzel..." dedi yalnızca. Burnunu sürte süre boynuma kadar çıktı. "Misler gibi kokmuşsun."
O masadan kalktığımızdan beri yaklaşık iki saat geçmişti. Herkes odasını geçmişti, ev sessizliği gömülmüştü. Bazı yastıklara başlar rahat konulmuş, bazıları şimdi alev ateşti dertten. "Arkadan sarılır mısın bana?"
Bu aslında bebeğimizi sarıp sarmala demekti. Geri çekildi ve arkamı dönmemi bekledi. Üzerime pikeyi örttü, yanağıma yanağını yasladı ve eli bütün karnımı kapladı. "İyi mi böyle?"
"Çok iyi."
"Ona iyi mi peki?"
"Keyfi dehşet yerinde bence."
Öyle hissediyordu. Fetih'in koca eli tüm karnımı kaplayınca bedenimdeki huzur ondan geliyordu bence. "Ben daha ne isterim ki Allah'tan?"
"Sen böyle karnımı sarıyorsun ya koca elinle. Bence üzerine kocaman bir yorgan örtüldüğünü sanıyor."
Elim Fetih'in elinin üzerinde okşuyordum öylece, birazdan usulca serçe parmağını tutacaktım. Yaban mersinine ilk babasının ellerini sevdirecektim.
"Ciddi misin sen?"
"Hem de nasıl. Böyle bir ağrım sıkıntım varsa azalıyor. Ona dokunmandan hoşlanıyor bence. Doğunca da hep elinin üstünde olmasını isteyecek."
Bir süre sessizce durdu, tek yaptığı karnımı daha sıkı sarmalamaktı. "Elim hep üstünde olacak zaten."
Bilmez olur muydum hiç? "Gölgen de hep üstünde olacak."
"Hep."
Üstümde bir rahatlık vardı artık. Hiç fark etmediğim çok az yükü de vermiştim. Şimdi de eşimin kollarında uykuya dalmayı bekliyordum. "Haberi vermediğimiz insanlar kaldı." dedi.
"Dönünce ilk işimiz Meltem teyzelerle konuşmak zaten. Sonra Zena'dakiler. Ayşen'in ama özellikle Sıla'nın tepkisi gözlerimin önüne geliyor."
Benim aklıma direkt onlar geldi. Burcu'nun vereceği tepkiyi aklıma hayalime sığdıramıyordum mesela Sıla gibi. Herkesi sığdırıyordum da onu sığdıramıyordum.
"Onlar da var elbet ama benim kastım başka." dedi. "İzmir'e gitmemiz lazım."
Bir dehşet, aklıma onlar gelmediği için korkunç bir suçluluk, pişmanlık ve dahası. "Fetih." dedim. Onlara gitmeyi unutmuştum. Kendi anneme babama gitmeyi unutmuştum. Kendi ailemi kurunca beni doğuran büyüten aileyi unutmuş muydum?
"Fetih."
"İyi misin?"
"Fetih ben nasıl akıl etmem bunu?"
Annem babam, Suna annem hepsi gözlerini bana dikti sanki. "Daha da iyi Efsun, böylelikle babanla aramı kesinlikle düzeltirim."
"Fetih ben..." üzerimdeki her şey fazlalık gibi geldi. "Fetih ben unuttum."
Yattığım yerden kalktığımda "Saçmalama." Dedi ne hissettiğimi fark edip. "Ben yapmasam bu teklifi sen yapacaktın zaten. Ben senden önce davrandım."
Unutulmak. Annemin babamın ne hissedeceğini düşündüm. Sık sık İzmir'e gidiyorduk, mezarlarını ziyaret ediyorduk ama böylesine bir haberi neden ilk onlara vermek aklıma gelmemişti benim? Unutmuştum onları. Unutulmak. En çok korktuğum şeyi ben mi yapmıştım?
"Efsun saçmalama nefes al."
Yüzüme dokundu, beni sarstı adeta. Bulanık görüyordum artık her şeyi. "Ben unuttum onları."
"Unuttuğun yok kimseyi, sakin ol ağlama."
Nasıl kötü hissedeceklerini düşündükçe ensemden korkunç bir ürperti geçiyordu. Kalplerinin nasıl kırıldığı, kendilerini nasıl kötü hissettiklerini hayal ettikçe, benim onlara gelmemi beklerken bir türlü gelmeyişimle nasıl üzüldüklerini tahmin bile edemiyordum.
"Haberi ilk aldığın gün anneni hiç içinden geçirmedin mi?"
Niye nefes alamıyordum? "Geçirdim."
"Babanı?"
Dudaklarım konuşamayacağım kadar bükmüştüm artık. Başımı salladım. Bunları yapmış olabilirdim ama yetmezdi ki? Gitmeyi hiç düşünmemiştim. Onlara haber vermeyi nasıl akıl etmezdim?
"Suna anneni?"
Başımı salladıkça yaşlarım Fetih'in eline düşüyordu. "Bak gördün mü? Sen onları unutmuş olabilir misin? Sadece ben senden daha erken yaptım bu teklifi. Allah da beni kahretsin, ağlama yalvarırım ağlama. Lütfen Efsun, nefes al."
Nefesimi tuttuğumu farkında değildim. Benimle beraber derin derin nefesler almaya başladı. Soluklarımı kontrole aldığında yaşlarımı sile sile öptü yanaklarımdan. "Gözünü seveyim insan aniden böyle ağlar mı?" dedi. Alnımı çenesine yasladım. "Aklım çıktı. Mümkün mü o ihtimal? Ne düşündün birkaç saniyede? Yüzün mosmor oldu. Aklımı çıkardın."
Birazdan yine ağlamaya başlayacaktım, uykuya dalana kadar da sürecekti bu ama yüzüm en azından mosmor olmadığı için Fetih buna şükredecekti.
***
Beyaz ayakkabılarım çamura bulanmış, belki eğilip kalktıkça, koştukça hatta, etek uçlarıma da bulaşıyordu bu çamur. Nasıl temizleneceğimi hiç mi hiç düşünmüyordum. Ayakkabı bağcıklarımın uçları renk değiştirmiş, pasaklı ve yaramaz bir nostalji film çocuk karakteri gibi hâlâ dolanıyordum ortalıkta.
"Efsun!"
Bu ses de muhakkak çocuktan sorumlu artık bıkmış, bezmiş ve yaşlanmış karakterin sesiydi. Saklanacak delik aramadım o yaramaz çocuk gibi, iki kişiydik çünkü ben dursam o ses çıkarırdı.
Hayır hayır... Üç kişiydik. Lakin üçüncü benim gibi muhakkak sessiz dururdu. Bana destek olurdu.
"Efsun!"
Sesin beni bulduğunu vurgusundan anlıyordum. Çömeldiğim yerden saçlarımı savurarak döndüm ve Fetih'e baktım. Onun çatık kaşları beni gülümsetti ve sanki sesini ilk kez duymuş gibi tepki verdim.
"Sen mi geldin?"
"Neden cevap vermiyorsun Efsun? Kaçtır sana sesleniyorum."
"Duymadım ki." dedim elindeki hırkaya bakarken. Benim valiz hazırlarken böyle bir ayda yanımıza hırka almamıza ne gerek var diye söylendiğim ama valize eklenen hırkaydı. Bugün uyandığımda moraracak kadar ağlamayı abartı ama ağlamayı normal bulduğum geceyi hatırladım. Sabahın erken saatleriydi ve ben Fetih'in kollarından çıkmıştım. Uyandırmaya kıyamamış üstümü çıkarıp Kars sokaklarında elimde mamalarla dolaşmaya çıkmıştım. Herkes uyuyordu ben çıkarken. Çok uzaklaşmamıştım ama zaten.
Üstüme başıma baktı sonra da önümde kuyruk sallayarak oyunumuzun devam etmesini bekleyen yavru köpeğe. Elimdeki patisine ve kirlenmiş ayakkabılarıma. Çamura değen eteğime baktı. Her bir ayrıntı Fetih için korkunçtu. Gökyüzüne bakacak ve sabır dileyecek sandım ama göz göze geldiğimizde soğukta kalmış yüzüne güneş vurmuş gibi tatlı bir gülümseme geçti dudaklarından. Güneşten daha parlak, karlı bir güne bile yazı hatırlatacak cinsten.
"Bak." dedim çömeldiğim yerden. Kahverengi yavru köpeği gösterdim. "Kahvaltılık çikolata toplarına benzemiyor mu?"
Yaptığım benzetme garibine gitti, benim gösterdiğim şekilde baktı bu kez yavruya. "Yani..." dedi ne diyeceğini bilmezken. "Sen benzettiysen." Yanıma çömeldi ve kollarıma, açık omuzlarıma dokundu. "Bak üşümüşsün. Burası Kars her mevsim bu saatlerde soğuk olur. Niye almadın üstüne bir şey? Beni de uyandırsaydın ya hem."
Siyah hırkayı kollarımdan geçirdi, sol omzumu tamamen kapatmadan önce minik bir buse kondurdu. "Annesi bırakmış gitmiş buradaki insanlar bakıyormuş biliyor musun?" dedim. Bakkal amcadan öğrenmiştim bunları. "Baktım iyice kardeşi de gözükmüyor. Annesi yokmuş yani." dedim ve yavruya baktım. Parlak gözleri bana bakıyor sık sık eteklerime sürtünüyor, kuyruğunu durmaksızın sallıyordu.
"Annesi yokmuş." Dedim yeniden.
"Tamam, mamasını verdiysen gidelim. Sonra yine mama vermeye geliriz."
"Cinsini biliyor musun?" dedim söylediği şeyleri görmezden gelip. Yaklaşık yarım saat buradaydım ve onunla oynuyordum. Kaldı ki peşimden geliyordu.
"Hayır bilmiyorum."
"Ben de tam net çıkaramadım ama kırma olduğu kesin. Bir de çok büyümez gibi boyut olarak."
"Anladım Efsun." Tek bir amacı vardı beni almak ve gitmek.
"Çok sevecen baksana, sev bir kere. Çok uysal, hemen sevdiriyor." Fetih dediğimi yapıp sevdi. Hatta bir iki kere poposuna bile vurdu. İki sevgi gördü ya hemen Fetih'e de sırnaşmaya kalktı.
"Annesi de yokmuş."
"Olsun, bakan eden var herhalde burada baksana baya iyi duruyor hali."
"Önümüz de kış, yavru bir de." Bunları köpeğe gözlerimi dikmişken söylüyordum. Başka hiçbir yere asla bakmıyordum.
"Kışa daha çok var, o zamana kadar büyür."
"Annesi yokmuş ama." İçimdeki dürtüye engel olamadım ve "Belki de vardır." diye ekledim çok kısık sesle. Bunu geçecek ve başka bilgiler verecektim ben ama yanımdan onun sesini duydum.
"Duydum Efsun..."
"Hı?"
"Gidelim hadi, bak hep üstün başın kirlenmiş." Kolumdan tuttu ama kalkmaya zorlamadı. Kalkarsam destek olmak için hazırdaydı. Yavru gözümün içine bakıyordu, kalkamıyordum.
"Neden ki? Biz Şeftali'yi almasak Şeftali yaşayamazdı?"
"Şeftali daha bebekti Efsun..."
"Ama bu da daha bebek ki."
"Şeftali bir günlüktü Efsun..."
"Az önce benim parmağımı emdi biliyor musun? Annesi sanmış olabilir. Bak." dedim ve yine sever gibi elimi yaklaştırdığımda parmağımı emmeye başladı. Bu Fetih için korkunç bir görüntüydü biliyordum.
"Efsun bu tamamen bir refleks." dedi doğrucu Davut olduğu için. Parmağımı çekti hayvanın ağzından. Muhtemelen yıkayana kadar hiçbir yere dokundurmayacaktı. "O zaman sen de uzat bakalım sana da aynı şeyi yapacak mı?"
"Efsun hadi gidelim sevgilim."
"Bahçemiz kocaman ama Fetih."
"Bahçede mi kalsın istiyorsun?" dediğinde dehşetle ona baktım. Önümüz kıştı, bahçede tutmak için olabilir miydi hiç?
"İstediği zaman bahçeye de çıkabilirdi diyorum."
"Evde cazgır bir kuş ve mafya gibi takılan bir kedimiz var zaten hadi Efsun." Ayaklandı ve elini bana uzattı.
"Köpekler bebeklerle çok iyi anlaşırmış biliyor musun?" elini tuttum. Ayaklandığım gibi köpek gideceğimi anladı ve bana yaklaştı hatta önüme geçti.
"Doğrudur. Hadi gel. Karnın acıkmadı mı senin?"
Adım atacakken devamlı önümüzü kesiyordu ve Fetih inatla yolumuzu değiştiriyordu.
"Cık."
"Nasıl cık?"
Adeta adım atamıyorduk artık. Yavru bir yerde bana tırmanmak için patilerini eteğime bastırdı ama Fetih bir zarar göreceğim diye müdahale etti. Hem sesiyle hem de aramıza girerek. "Fetih ne yapıyorsun?" diye kızdım hemen. "Ne yapıyorsun, ne yapabilir bana? Küçücük zaten."
"Aşıları yok muhtemelen, belki bir hastalığı var ya da. Efsun daha dikkatli olmamız lazım." Yavruyu korkutmayı başardı. Fetih'e odaklanamadan onun korkak bakışlarını gördüm.
"Hayır o sana kızmadı." dedim ve önünde eğildim. "Olur mu hiç, o sana kızmadı." Yüzü avucumun içinde defalarca kayıyor, tüylerini seviyordum. Fetih müdahale etmedi, arkamda sevişimin bitmesini bekledi. "Akşam yine geleceğim tamam mı?" anlıyordu galiba. Yüzünü seven elimi okşadı birkaç kez, doğruldum yerimden. Eve girene kadar arkama baktım defalarca. Kapıya kadar da geldi zaten peşimizden.
Aklım onda kaldı da ağzımı açıp bir şey demedim. Israr edecek aralık da bırakmadı bana. İstemiyordu çok belliydi. Bu tek başına alabileceğim bir karar değildi. Odaya döndüğümde o söylemeden gittim elimi yüzümü yıkadım, kıyafetlerimi değiştirdim. Sessiz hareket ediyor, konuşmak istemiyordum. Bana yaklaştı nemlendiricimi uzattı. Yüzüme ben sürdüm ellerime o. Benim sessizliğime o da eşlik ediyordu.
"Acıkmadın mı hâlâ?" başımı salladım, halbuki acıkmıştım ama yemek istemiyordum. "Aşağıdan mercimek çorbası kokusu geliyor, seversin sen. Yemeyecek misin?"
Başımı yine salladım. Karnım guruldadı o an ama duymadı. Mercimek çorbasının görüntüsü geldi gözüme. Sarı lokanta usulü severdim ben. İçine türlü türlü şeyler girmeyeninden. İçine biraz kıtır ekmek doğrasaydık bir de tadından yenmezdi. Dudaklarımı yaladım ve halıya baktım. Fetih'in aldığı kokuyu ben henüz almıyordum.
Kafamdaki görüntüyü düşünmeye devam ediyordum. Üzerinden duman tüten bir çorba vardı. Çorba mercimekti ama ağzıma bir tat çalındı. Gözlerimi yumdum ve başımı iki yana salladım. Mercimek tadı değildi. Daha neler Efsun... Fetih'in alıp benim alamadığım koku sonunda bana da vardı. Koku. Mercimek çorbası pişmiyor muydu? Ben niye... Ben niye kelle paça kokusu alıyordum? Tat? Bu tat da kelle paçaya aitti. Saçmalama Efsun...
O kokunun midemi bulandırmasını bekledim. Limon ve biraz sirke. Az da sarımsak. Sabah sabah Efsun?! Görüntü midemi bulandırsın diye bekledim. İçinde yüzen şeyler vardı ya... İğrençti. Yanında gelen domatesli sos... Çok yakışıyordu ona. Bir kaşık çorba, acı olduğu için çatalın ucuyla domates biberli sostan. Ağzımın içindeki sıvı birikti, tüylerim ürperdi.
Bu saçma anı bitirmek için "Mercimek çorbası," dedim kısık sesle. "Pişti mi ki?"
Fetih burada hayvanın kellesiyle cebelleştiğimi bilmeden güldü. "Senin o nazını niyazını var ya ben." dedi çenemi tutup dudaklarımdan öptü. "Pişti gel inip içelim kahvaltıdan önce."
Mercimek çorbası... Evet evet. İçecektim ve tatmin olacaktım. Ağzımdaki o tattan kurtulacaktım. Benim ilk aşerdiğim şey kelle paça olamazdı. Bunu kabullenemezdim. Duygu yanılması yaşıyordum. Fetih'in elinden tutup mutfağa indim. Babaannemle selamlaştık mercimeğin kokusunu aldım, iştahım kapandı. Ağzımdan o tat gitmiyordu. Yine oturdum. Çorba, kıtır ekmek ve limon konuldu önüme. Kafamdaki gibiydi görüntüsü. Lokanta usulü. Evet evet kesinlikle canım bunu çekiyordu. Ne kelle paçası yahu?
Kaşığıma uzandım önce üfledim sonra ağzıma götürdüm. Ne o tatminkârlık yaşandı ne de o his geçti. Canım öylesine çekiyordu ki yemesem ağzıma aldığım her şeyde onu arayacaktım sanki. İkinci kaşık için de kendimi zorladım ama olmadı. Kaşığı geri bıraktım ve yanı başımda olan Fetih ve babaanneye baktım.
"Neden yemiyorsun?" diye sordu Fetih.
"Beğenmedin mi kızım?"
"Yok yok çok güzel olmuş, ellerinize sağlık."
Fetih kaşığımı aldı ve kendisi de tadına baktı. Tadında bir sorun yoktu zaten. Sadece şu an en zevk alarak yemeyeceğim şeydi. Ama kelle paça ve domatesli sos. Bol limonlu, biraz da sirkeli. Ekmek olmasa da olurdu. Yanında da açık ayran. Fetih'in beni götürdüğü çorbacıdaki gibi.
"Ben sadece aç değilim galiba. Özür dilerim zahmet oldu sana da."
"Canın başka bir şey mi çekiyor kızım?" diye anında sordu, biliyordu, hissediyordu. Benim sesim çıkmadı ama Fetih benim yerime cevap verdi.
"O mercimek çorbası sever babaanne." dedi. Sanki canımızın çektiği şeyler en sevdiğimiz şeylerle alakalıymış gibi.
"Bir dur sen!" diye azarladı torununu. "Söyle güzel kızım, canın bir şey çekiyor?"
Dudaklarımı ısırdığımda gözlerimi kaçırdım herkesten. Çok utanıyordum canım kelle paça çektiği için. Fetih benimle alay edecekti. "Canın bir şey mi çekiyor Efsun?" dedi Fetih heyecanla. Ben kıvranırken benimle zıt duygularda gidiyordu, sinirlendiriyordu beni. Canımın bir şey çekme ihtimali onu neden bu kadar mutlu ediyor bilmiyordum ama yanıma bir sandalye çekti ve oturdu. "Söyle bana canın bir şey mi çekiyor?"
Gururuma yediremeyip mercimek çorbasını yeniden içmeye çalıştım ama olmadı. Elimdeki kaşığı bıraktım ve "Kelle paça." Dedim özür dileyerek. Kesilen hayvandan da, kendimden de.... Derin bir sessizlik oluştu. İşte bu kadar imkansızdı benim canımın kelle paça istemesi. Gözlerimi kapatmak istiyordum ama kelle paça isteğim artıyor diye istemiyordum.
"S-sen ciddi misin?" dedi Fetih. Damardan zevk yüklemesi yapmıştık resmen. Kalktı yerinden, duramadı ve diğer tarafa geçti. "Canın kelle paça mı çekiyor?"
"Ben mercimek çorbası da içerim." Dedim ve önüme geri çektim. Ev halkının kelle kokusuyla uyanma ihtimali beni dehşete sokuyordu.
"Oy kurban olurum seni yaratana ben. Senin istediğin kelle paça olsun. Kurban olurum ben sana." Sultan babaanne yerinden kalktığında arsızca devam ettim. "Bir tane de domatesli sos." dedim. Onu nasıl yapacaktı? "Böyle domatesli biberliydi. Ne acıydı ne tatlıydı. Hafif suluydu ve acıydı da. Bir de ayran ama öyle paketli değil."
Ağlayacaktım neredeyse. Babaanne bir şeyler yapmaya kalktığında "Dur!" diye bağırdı Fetih. "Dur dur dur! Senin canın gittiğimiz çorbacıdaki kelle paçayı mı çekiyor?"
Coşkuyla bağırıyor, gözleri parlıyordu. Ağlayacaktım neredeyse. Benim canım nasıl o çorbayı çekebilirdi aklım almıyordu. Utanıyordum kendimden. "Benim karımın canı kelle paça mı çekiyor?"
O kadar çok coşkuluydu ki kapıdan çocukları gördüm.
"Ne oluyor burada ya?" dedi Kürşat uykulu gözlerle.
Fetih onlara döndü ve kelime kelime açıkladı. "Yengenizin canı kelle paça çekiyor."
"Abi buna gerçekten inandın mı ya?" dedi Zeliha saçlarını karıştıra karıştıra girdi mutfağa. "Efsun ablayı mı manipüle etmeye çalışıyorsun? Gerçekten pes." Zeliha arkadan bana sarıldı ve yanaklarımdan öptü. Bilmiyordu ki bana daha kötü hissettiriyordu.
"Ulan." dedi masanın etrafında bir tur döndü. "Benim karımın canı kelle paça çekiyor. Kelle paça aşeriyor." Bunu birkaç kez sayıkladı durdu ve telefonunu çıkarıp Kürşat'a uzattı. "İki tane Urfa'ya bilet kes en yakın saate." dedi, kendisi önünü bile göremediği için yapamamıştı.
"Zeliha koş eşyalarımızı hazırla. Kelle paça içmeye gidiyoruz Urfa'ya biz. Hadi git."
Zeliha'ya bakamadım ama Fetih'i de durduramadım. Bu his normal bir can çekmesi değildi. Canım çektiğinde yemeyince ölürüm diye hissetmiyordum. Kokusu burnuma, tadı ağzıma gelmiyordu. Bu bambaşka bir şeydi.
Benim yüzümü kavradı. "Ölürüm sana." dedi. "Yemin ederim ölürüm sana. Sana da o canına da."
Bana da, o kelle paça çeken canıma da.
Biz seneler sonra; kötü bir şekilde ayrıldığım, bir daha yolumun düşmediği, ne zaman düşer bilmediğim şehre gidiyorduk. Urfa'ya. Her şeyin başladığı o şehre. Hem de kelle paça içmeye.
Comments