VI "ceza sorumluluğu şahsidir"
- Dilan Durmaz
- 7 Şub
- 27 dakikada okunur
BU HİKAYEDEKİ BÜTÜN KİŞİ KURUM VE KURULUŞLAR HAYAL ÜRÜNÜDÜR.
Kendisiyle bile olmayı bırakmış bir insanın bir başka insana, seninleyim demesi, yanındayım demesi; susuz bir çöle kuyu kazmak gibiydi ama o kuyudan su içebilecek insan kaldıysa bir değeri oluyordu. Ecevit’in gözleri o çölden bir daha yolunun geçmediğini söylüyordu.
Gözleri zaten küçüktü, içe göçük sayılırdı, iki mezar gibi. Onları biraz daha küçültmek için çok çabalamasına gerek yoktu. Biraz olsun kısmak, onları kapatmak sayılırdı. Gözleri kapanacak kadar küçüldü. Beni büyük bir güvenle karşılamayacağını elbet tahmin edebiliyordum ama vereceği ilk tepkinin gülmek olmasını ne isterdim ne de beklerdim. Aramızda iki adımlık mesafe vardı. Geriye doğru bir adım daha attı ve gözleri artık güldüğü için küçülmeye başladı. Bana bakmayı bıraktı, başını gökyüzüne kaldırdı ve kahkahalarla güldü. Avuçiçlerini sakallarına bastırdı ve gülüşünün sonunda bana hiçbir şey söylemeden dönüp arkasını gitmek istedi. Koşar adım önce mesafemizi kapattım sonra önüne geçtim.
“Ecevit beni dinle,”
“Firuze seninle uğraşacak vaktim yok. Bas git.”
O beni geçmeye çalışıyor ben adımlarını engelliyordum. Bacaklarım yetmeyince ellerimi kullandım, kollarına dokundum. Ellerime nefretle bakmasını sindirebilirdim ama çekip gitmesiyle baş edemezdim. Beni dinlemek zorundaydı. “Dün senin yanından gittikten sonra babamın yanına gittim,” dedim. Yalnızca ellerimi çekmem için ellerime bakıyordu. “Yalvardım Ecevit, sana yemin ederim yalvardım. Daha yüzüme bıraktığı iz geçmemişti, babamın ayaklarına kapanıp yalvardım bir şey biliyorsa söylesin bana diye. İnan ya da inanma, yalvardım Ecevit.”
“Ellerini çek üstümden.”
“Babam hiçbir şey bilmediğini söylüyor. Sana söz veriyorum Melike’yi bul…”
“Ellerini çek üstümden.”
Ne bu ses tonunun ne de bu bakışları altında ona daha fazla temas edemedim. Ellerim iki kanat gibi kırıldı, o ona dokunmayı bıraktım sandı ama benim kırılan kanatlarım iki yana düştü. Yüzüme ancak ellerimi hissetmeyince baktı. “Baban mı gönderdi seni?” diye sordu gözleri beni yerle bir ederken. Beni aşağılamıyordu bile, bir boşlukmuşum gibi bakıyordu ben kendimi aşağılık hissediyordum.
“Ecevit yapma,” başım istemsizce sola doğru düştü. Bu güvensizlik benim kaldıracağım boyutu aşıyordu artık.
“Üstüne dinleme cihazı da taktı mı? Yoksa bu bir komplo mü, keskin nişancı mı var ortalıkta?” son soruya doğru gülmeye başladı alayla ortalıkta gezindi bakışları. “Yanlışlıkla seni vurmasınlar bak, çok trajik bir son olur senin için.”
“Buraya babamın beni göndermediğini biliyorsun.”
“O zaman senin canın sıkıldı, heyecan arıyorsun?” dedi ve keskin nişancıyı aramayı bıraktı. “Bak benim çok sosyolojik iyi bir tespitim var biliyor musun? Duymak ister misin?” dedi. İstemiyordum. Yaptığı tespitin benimle alakalı olmadığını da o söylemeden biliyordum. “Siz zenginlere rahat batıyor ama benden uzak dur. Ben zaten sizin rahatınızı kaçıracağım, geç köşene otur sabret. Ya da sabredemiyorsun, böyle keyfi olarak ben senin babanı ya da abini bir daha tutuklatayım. Uyar mı sana?”
“Bulamıyorsun Melike’yi!” diye bağırdım. Bir tepedeydik, sesim kısmi olarak yankılandı. Bu gerçeği onun yüzüne haykırmak istemiyordum, bunu yapmasının sebebi de canımı yakması değildi sadece beni duysun istiyordum.
“Kardeşimin adını ağzına alma.”
“Ecevit, Melike’yi bulamıyorsun. Eğer bulabilseydin, o gece eve gelip babama o teklifi yapmazdın!”
Suratındaki o alayı dağıtabildim ama beni bekleyen daha iyi bir duygu değildi. “O gece geldin ve sana yaşattığımız her şeye rağmen kardeşinin yerini söylerse babam bir daha karşımıza çıkmayacağını söyledin. Melike’yi bulamıyorsun. O kadar bulamıyorsun ki Ecevit, babamla pazarlığa oturmayı göze aldın.”
“Baban da kabul etmedi,” dedi bastıra bastıra. “Çünkü senin o haysiyetsiz baban, yirmi yedi yıldır görmediğim kardeşime duyduğum sevginin bir gramını bile duymuyor size. Çünkü senin baban hain. Hainin kızı da hain olur. Ben böyle öğrendim.”
Hainin kızı da hain olur.
“Ben hain değilim.”
“Sen hainsin Firuze.”
Kelimeler bir yemin gibi dökülüyordu dudaklarından, bana kendimi savunmam için yer bile bırakmıyordu. Yine suçlamalarının arasına sıkıştım, çaresizce ona baktım. “Hainin kızı da hain olur,” dedi tekrar başını sallarken. “Sizden gelecek bir yudum su bile bana haram, susuzluktan geberip giderim ama sizin elinizden bir yudum su içmem. En azından onurumla öldüm derim.”
Döktüğü çay geldi gözümün önüne. Suyu bile haram kıldıysa keyfe keder çayı mı içecekti? O pembe oyuncak setinden hayali çayı içen çocuk yoktu karşımda, bunu hangi an kabul edecektim? O zaman yaşayabilecek miydim? Bilmiyordum.
“Hain ihanet etmek için insan ayırt etmez o zaman,” dedim bu kez. “Babama ihanet edeceğimi söylüyorum.”
“Ben sana niye inanayım kızım, manyak mısın sen?”
“Başka şansın mı var?” dedim açıkça. Ecevit belki tümüyle çaresiz değildi ama önünde birden çok şans da yoktu. Babamın elinde çok daha fazla yetki vardı. Babam çok daha güçlü demiyordum ama babam çok kalabalıktı. Ecevit gözünü karartmıştı bunları görmüyordu ama babam çok kalabalıktı. Ecevit’e zarar vermelerinin önüne geçemezdim.
“Var!”
“Yok Ecevit. Babama ne yaparsan yap benim kadar yaklaşamazsın. Sana yemin ederim tek isteğim Melike’yi bulmak. Babam çok zalimleşecek Ecevit, senin her hamlende çok zalimleşecek. Zulmü artacak,”
“Ondan korkan onun gibi olsun!”
Kendisi için korkmuyordu biliyordum ama yaşadığına inandığı kardeşi içinde mi korkmuyordu? “Ya Melike dediğin gibi yaşıyorsa ve gerçekten babam nerede olduğunu biliyorsa? Senin her hamlen Melike için tehlike değil mi? Ecevit sen benim babamı tanımıyorsun,” dedim saklamadan. En büyük zararı ona vermişti ama yine de benim babam onun bildiğinden daha da tehlikeliydi. Kimsenin aklına gelmeyecek ihtimalleri o, tereddüde bile düşmeden yapardı.
“Ben seni o onursuz babanı çok iyi tanıyorum,”
“O zaman seni durduramadığı yerde Melike’ye zarar vereceğini de biliyorsun.”
Bu söylediğim şeyler onu çok kızdıracaktı, belki benden daha çok nefret edecekti ama gerçekliğine engel olamayacaktı. Melike yaşıyorsa ve babam onun yerini biliyorsa Ecevit’ten bir adım önde demekti ve babam ne zamanki Ecevit’i bir tehlike olarak görürse o bir adım mesafeyi açmak için her şeyi yapardı.
“Ezberlenmiş cümleler mi bunlar? Babanın lügatinden, kibarlaştırılmış tehditler.”
“Seni ben mi tehdit ediyorum?”
“Siz bana bu saatten bir sikim yapamazsınız, daha ne yapacaksınız?” dedi. Son soru bir hançer gibi göğsüme saplandı da sırtımdan sarktı. Ben de Ecevit’e yapabileceğimiz daha fazla bir şey yok sanıyordum. Eğer ki Melike yaşamıyorsa sandığım gibi yoktu da zaten. Biz Ecevit’e o kadar çok şey yapmıştık ki, yapacağımız hiçbir şey kalmamıştı. Kötü insanların sınırı olmazdı, yapacakları şeyler kalmazdı sadece.
“Ya kardeşine? Onun için de böyle konuşabiliyor musun? Bak babam, şimdi bile bir şeyler yapmış olabilir. Gerçekten biliyorsa arka planda ne yaptığını kestiremiyorum. Sana yardım edeceğim diyorum Ecevit, sana kardeşini bulman için yardım edeceğim. Gerekirse kendimi riske atacağım her seferinde ama sana yardım edece…”
“LAN NİYE NİYE?”
“ÇÜNKÜ BENİM DE KARDEŞİM VAR?” göğsüm hızla inip kalkmaya başladı. Çırpınıyordum, biraz olsun görmüyordu. Ecevit’e varmak için koşuyordum, sadece nefes nefese kalıyordum. Biraz olsun aramızdaki mesafeyi kapatamıyordum. “İnci benim o evde tutunduğum tek dal, ben ablayım ve senin içindeki o acıyı tümüyle hissedemesem de anlayabiliyorum. İnci daha on altı yaşında Ecevit, Melike’den bile küçük ve ben onu kaybettiğim o ihtimali düşünürken nefes alamıyorum. Sana yemin ederim seni anlıyorum. Benim de kardeşim var ve sana yemin ederim, tek amacım senin kardeşin. Düşün Ecevit. Bir süre düşün. Hemen reddetme ne olur… Senden bu kadar çok şey almışken, en azından kardeşin yaşıyorsa onu sana geri ver…”
Ve İnci sanki hisseder gibi aradı beni, cümlelerim yarıda kaldı. Telefonumu çıkardım. İnci arıyordu, açmak yoktu içimde ama bu aramadan önce onlarca mesajı vardı. Tam da Ecevit’e söylediğim gibi, İnci benim tutunduğum tek daldı çoğu zaman. Ona bir şey olma ihtimali, minicik bile olsa, beni korkuttu ve açtırdı o telefonu.
“Efendim?”
“Abla neredesin?” dedi nefes nefese.
“Bir şey mi oldu?”
“Atölyede değilsen hemen oraya git, abim atölyeye gidiyor. Orada değilsen yakıp yıkacak atölyeni,” belki de ağlıyordu bunları söylerken. Gecenin bir vakti onun da uyanacağı kadar ses çıkmıştı evde muhtemelen.
“İnci, hadi sen git kulaklıklarını tak, kapını da kilitle git uyu ablacığ…”
“Abla yakacak! Benzin bile aldı. Yakacak. Dışarıda olduğunu, o adamla olduğunu düşünüyor. Atölyede misin?” İnci o kadar çok bağırıyordu ki sesi Ecevit’te duyuyordu. Duymasa da yüzümdeki tedirginlikten anlardı bir şeyler olduğunu. Yine de İnci’ye karşı sakin kalmayı başardım ve “Ben halledeceğim,” dedim sadece. Atölyem ufacık bir kıvılcımla bile tutuşmaya çok müsaitti. İçindeki her nesne yanmak için hazırdı zaten. Korkuyla telefonu indirdim ve Ecevit’in arabasının farına daldı gözlerim. Yakabilir miydi? Evet yakardı. Atölyemi mi? Titredi bedenim. Evimdi orası benim.
“Beni çok hızlı bir şekilde atölyeye bırakabilir misin?” dedim. “Taksi çağırırsam vakit kaybederim.” Sesim titriyordu galiba, ağlamıyordum ama yüzüm her an ağlayacak gibiydi. Ecevit hareket etmediğinde dudaklarım büzüldü ve hızla beni getiren taksi durağını aradım. İlk çalışta açan olmadı, ikinci çalışta boşta taksi olmadığını söylediler. Arama motoruna en yakın taksi durağı yazarken ellerim titriyordu. Ecevit’in arabaya bindiğini fark etmedi.
Gidiyordu.
O beni görmediği ilk an dudaklarım daha çok büzüldü. Kalbim hızlanıyordu, ellerim soğuyordu tablolarım yandığını düşündükçe. Halbuki bunu düşünmek bile canıma kastederdi, görmek işten değildi. Sırtımı arabasına dönüp taksi bulana kadar çocuklar gibi ağlamak istedim. Arabanın ışıkları yüzüme doğru bir yandı bir söndü, bir yandı bir söndü. Ecevit üst üste kornaya bastığında başımı kaldırdım ve ona baktım yaşlı gözlerimle. Kornaya yeniden, daha uzun abandığında tepkisizce yüzüme bakıyordu. Kaşları çatıktı ve sanırım bana gel diyordu.
Koştum arabasına doğru, kalbim heyecanla attı bu kez. Arabaya adımımı attığım an ondan bu kez özür dilemedim. “Çok teşekkür ederim, çok teşekkür eder…”
“Bir daha karşıma çıkma diye yapıyorum,” dedi ve tek eliyle direksiyonu tam tur çevirdi, araba tersine doğru döndü. Gaza bastı. Karşı çıkacaktım ama bir şey söylemedim. Stresle dudaklarımı kemirdim tüm yol boyunca. Bizim konumumuz evin atölyeye olan uzaklığından daha yakındı. Bülent’in gözü dönmüş şekilde o arabayı sürdüğünü biliyordum ama Ecevit de asla yavaş gitmiyordu. Bu gecenin ceza celbi ona ulaşacaktı, biliyordum.
“Ben sana tarif edeceğim, atölyenin arkasında durmamız gerekiyor,” dedim ama bu cümleyi kurmamışım gibi davrandı. Ben tepkisiz kalsa da tarif ettim, o da tarife uydu. Çok kısa zamanda geldik atölyenin arka kısmına. “Teşekkür ederim,” dedim bir tarafım araçtan inmişken. Yanıtsız bıraktı beni, arabadan indim. Gitmesini beklemek istesem de arabayı sürmedi. Tırmanacağım alçak duvara baktım sonra yeniden Ecevit’e. Gitmesi gerekiyordu. Bülent’in ne yapacağını kestiremiyordum. Ve bu duvarı aştıktan sonra gidip gitmeyeceğini hiç bilemeyecektim. Duvara tırmanmadan önce arabaya geri koştum arabanın kapısını açtım.
“Ecevit gidebilirsin,” dedim.
“Kızım gitsene hani acelen vardı!” dedi tepkiyle.
“Ecevit git,” dedim yeniden.
“Boşuna mı hız yaptım canımı tehlikeye attım ben? Gitsene!” dedi ve açtığım kapıyı zorla çekti elimden ve kapattı geri. Çalıştırmadı arabayı. Gitmek zorundaydım. Daha fazla vakit harcamamam gerekiyordu. Yeniden duvara gittim. Ayağımı daha alçak duvar parçasına yasladım. Ellerim boştu, bu işimi biraz daha rahatlattı. Yaralı omzuma yüklenmeden tırmandım, inerken canım yandı biraz ama telaş acıyı çok ısıtıyordu. Hissedemiyordum sıcağı sıcağına. Hızla arka küçük kapıdan girdim, üzerimdeki kabandan kurtuldum ve üstümü başımı düzelttim. Perdelerim tümüyle kapalıydı ışıkları hiç açmadım. Birkaç mum yaktım ardı ardına, bir palet aldım elime ve hızla karıştırdım, birkaç tona ulaştım. Boş bir tuvale benim için özensiz ama dışarıdan öyle gözükmeyen birkaç iz bıraktım. Ellerim titriyordu, gelene kadar buraya geldiğimi düşündürecek ne kadar şey varsa hepsini yapmam lazımdı. Yarısı içilmiş bir kahve koymak için ayaklanmak istediğim an dış kapıdan bulunduğum zemini sarsacak bir ses yankılandı. Kapı öylesine açılmıştı ki duvara çarpmış ve bu zeminden hissedilmişti.
Parmaklarım birbirine dolandı, kalbim onun kapıları yumrukladığı gibi içinde olduğu kafesi yumrukluyordu atışlarıyla. Parmaklarımı eklemlerinden büktüm, birkaç saniyesini aldı cam kapıyı yumruklaması. O kapıyı vurarak kıramazdı ama elinde İnci’nin söylediği gibi bir benzin şişesi varsa ve ben burada yokmuşum gibi davranırsam burayı ateşe verirdi.
Bülent bir canavardı ve ben bunu biliyordum.
Dik dur Firuze. Dik dur. Meydan oku. Onlardan kaçarsan seni yakalayacaklarını sanırlar. Sen kaçmazsan seni yakalayacaklarını düşünmezler. Yakalasalar bile bunu bilemezler. Dik dur.
Çenem sivrildi, “NE YAPIYORSUN SEN?” diye bağırdım kapıya gitmeden. Perdeyi savurarak açtım, kapıdaki canavarla göz göze geldim. Kapının anahtarı üzerindeydi zaten, hızla açarken aramızdaki somut cisim kalkınca ne yapacağını kestiremiyordum. Ona saldırmış gibi gözüktüm ama en büyük amacım bana vereceği zararı azaltmaktı. Düşmekte olan bir cismi yavaşlatmak için önüne engel koymaktan farksızdı bu. Onu gövdesinden itmek istedim ama fiziki gücü bana ağır bastı, boğazıma yapışmasını ve bedenimi duvara çarpmasını beklemiyordum.
“Seni öldürürüm!” diye haykırdı ağzından tükürükler saçarak. Tek dişi kalmış bir canavardı, canıma göz dikiyordu. Eline tırnaklarını geçirdim, aynı anda ayaklarını ezdim. Onun konuşarak yaptığı şeyi ben kasti olarak suratına tükürerek yaptım. Boğazımı bıraktı ve saçlarıma asıldı. “Seni öldürürüm Firuze. Seni öldürürüm, neredesin lan sen? Neredesin, kiminlesin?”
Eti tırnaklarımın altında parçalanıyordu. Tırnaklarının arasına kan doluyordu. Canımın acısını duyamıyordum ona saldırmaktan. “Çık dışarı!” diye bağırdım. “Hayvan herif çık dışarı!”
Saçlarımın ellerimde kalacağını bile bile çekiştirip kurtardım kendimi. Onu itmeye çalışıyordum ama öylesine boğuşuyorduk ki ben daha çok geriye gidiyordum. “Sen akıllanmıyorsun, senin o küçük beynin insanlıktan anlamıyor sen akıllanmıyorsun! Ben senin anlayacağın dili biliyorum,” üstüme yürüdükçe ortalığı dağıtıyordu, her adımında bir parça eşyam daha devriliyordu.
“Sen mi bana insanlığı öğreteceksin? Şeref yoksunu, sen mi bana insanlığı öğreteceksin? Çık dışarı, çık defol! Çık atölyemden!” cam alandan çıkıp o küçük odaya girersek çırpınamazdım bile. Kimse yoktu, önümüze geçecek kimse yoktu. Direncim bir yerden sonra kırılırdı, fiziken yıkılırdım biliyordum. Beni itmeye çalıştığı çukuru biliyordum.
“Senin vücudundan morarmayan yer bırakmayacağım,” dedi üstüme gelirken. “Sen akıllanana kadar, senin sağlam kalan yerini bırakmayacağım.”
“Sen bir bok yapamazsın bana!” geriye gidiş yönümü değiştirdim ansızın sırtımı kapıya döndüm. “Seni rezil kepaze ederim duydun mu? Kılıma zarar gelsin, seni rezil kepaze ederim, insan içine çıkamazsın.”
“Senin belanı sikerim.”
Onun gibi ortalığı ateşe veremiyordum. Buradaki her şey bu halime rağmen bile benim için kıymetliydi. Sadece geriye gidiyordum. “Vasıfsız alçağın tekisin sen, ateş olsan kendi gölgeni bile yakamazsın. Seni rezil kepaze edeceğim, boy boy resmini astırırım her yer…”
Koca eli yüzüme inmek için olduğu yerden kalktı, bu tokat bana adımı unutturacak bir hızda inecekti yüzüme. Dengemi değil belki de bilincimi kaybedecektim. Onu kalem kalem rezil edecektim. Yarın aldığım darp raporuyla günlerdir benden özür bekleyen gazetecilere abimin rezilliğini anlatacaktım. Bunu yapacaktım, kısacık vakitte bunu akıl edebildim. Ailemin korumak için insanları harcadığı itibarını yarın gözümü kırpmadan ben yıkacaktım. Onu yaptığı her şeye pişman edecektim. O tokat yüzüme inerse, karşılık vermeyecektim. Yarın yüzümdeki hiçbir morluğu kapatmayacaktım. Bu gece üstümde şovumu yapmasına izin verecektim, yarın köşeme sinip morlukların silinmesini beklemeyecektim. Bülent Akın ismini silecektim, babam bile yeniden yazamayacaktı.
Bunları düşündüm yalnızca, bunlara karar verdim, bunların yüküyle ezildim. Beklediğim darbe, acısını hissettirmedi.
“Bülent, Bülent!” zorba bir ilkokul çocuğunun alay etmeden hemen önce arkadaşına seslendiği o ses tonu arkama aldığım kapıdan geldi. O ilkokul çocuğu kadar alaya hazır, zorba ve acımasızdı. Sadece bir sesti ama o bana kalkan eli havadan indirmedi. Ecevit yavaş adımlarla merdiveni tırmanırken şahit olduğu kaosa rağmen oldukça sakindi. Bir komedi izler gibi gülüyordu. “Köpekler açmış, elini verelim ister misin?”
Az merdiven vardı zaten, yavaş gelse de bitirdi. Bülent’in eli indi ama öfkesi arttı. Benzine ihtiyacı yoktu, köpürüyordu ortalığa. İkimize bir bütün olarak baktı, yüzünde haklı çıkmanın o çirkin sırıtması peyda oldu. “Siz…” dedi küfreder gibi. Ecevit’in üstüne yürüdü “Piç!” diye bağırdı, ona vurmak istedi ama Ecevit’in, Bülent’in ensesine yapışan eli bir tokat gibi ses çıkardı. Alın alına geldiler, Ecevit kafasını koparacak gibi sıkıyordu ensesinden.
“Şimdi bak,” dedi tane tane. “Senin kemiklerini kırarım kardeşinin önünde, o sikik itibarını yok ederim bir daha böyle barbarlık yapamazsın. Taşşak geçer durur seninle,” dedi beni işaret ederek. Bülent ağzından saldıracağına dair ilkel sesler çıkarıyordu, hamle yapıyordu ama ensesindeki baskı buna izin vermiyordu. “Ama sen yine de kır kemiklerimi diyorsan aramızda iki kemiğin lafı olmaz, omurgan yok zaten. Kemiğin az. Kırarım,” dedi. Bülent, kafa atamadığı için alnını geriye doğru çekmeye çalışıyor açılan mesafeyi Ecevit’in alnına vurarak kapatıyordu. Ecevit buna daha fazla izin vermedi olduğu yerden itti ve geriye doğru savurdu.
Bülent tasması bırakılmış gibi kendi etrafında bağırarak bir tur döndü ve eline ne geldiyse ortalığa saçmaya başladı. “Siz kimsiniz lan,” haykırıyor, can verir gibi konuşuyordu.
Bülent Akın tehlikeyi görüyordu.
Bülent Akın biliyordu. Ali Ecevit Tarhan gelmişti.
Bülent Akın babası gibi korkusuz ve soğuk kanlı değildi.
Bülent Akın korkuyordu.
Küfürler etti, içim yana yana eşyalarımın devrilişini izledim. Sonra hızına alamadı yine bana saldırmaya kalktı. “Hayatımızı siktin lan,” üzerime doğru yürüdü. Kendimi savunmam için bile bir fırsatım yoktu, sıkışmıştım olduğum yere. Ecevit olmasa bana rahatça varacaktı. Yüzünün orta yerine yediği yumruk, devirdiği eşyaların arasına düşürdü onu.
“Bana vursana yavşak orospu,”
Ecevit onun üzerine doğru gitti ve yakasından tutup kaldırdı. Elinden almak için hiçbir şey yapmadım, sadece izledim. Çünkü Ecevit’in dudaklarından dökülen isyanın her harfi altına imza atacağım kadar gerçekti, doğruydu. “Korkak! Bana vursana! Vursana lan bana! Gücün ona mı yetiyor? Senin şerefini sikeyim. Alçak. Gücün ona mı yetiyor, karşındayım lan!”
Bülent ona ilk hamleyi yaptığında hareketlendim yerinden. “Ecevit tamam bırak,” dedim kolundan tutarken.
“Kolumu bırak Firuze!” dedi bana bakmadan. Bülent’ten gözlerini almıyordu, yine alın alına geldiler. “Vursana lan, ellerin armut mu topluyor? Vur lan, pezevenk! Baban olmadan elin kolun tutmuyor mu? Babası,” diye bağırdı Ecevit. “Babası koş oğlun sakat kaldı, arayayım mı babanı? Gelsin götünü temizlesin mi yine senin?”
Belki de Ecevit o darbeyi yiyebilmek için basabileceği her noktaya parmak değdirdi. Bülent tüm korkularını yerle bir etti ve o darbeyi yedi. Bu çıkacak olan bir arbedenin ilk sahnesiydi. İyi ki dış kapı biraz daha önce ya da biraz daha sonra açılmadı. Annem oğlunun bir canavar olduğunu gördü. Ecevit’i suçlu ilan edemeyeceği bir görüntüydü bu. Bu muydu burada önemli olan konu? Benim için buydu evet. Tam olarak buydu. Anneme açılmaya ihmal edilmeyen kapıdan geçti. Babam yoktu. Bunca olayda en önde değilse muhtemelen evde değildi. Nerede olduğunu bilmiyordum. Annemin “Bülent!” diye bağırdığını duydum. Ecevit, bir adım geri çekildi ve dudağının kenarına bastırdı parmağını.
“Koş annen geldi, saklan arkasına!”
Annem aralarına girmese, saldırmaya devam edecekti. Bir canavarı siz doğurursanız onunla nasıl baş edeceğinizi de bilmeliydiniz. “Senin bu kızın, senin bu kızın bizi yok edecek!” dedi, annem onu sakinleştirmeye çalışırken. Defalarca kez bana küfretti, saldırmaya çalıştı. “Yok edecek bizi anne! Bu piçle yakaladım! Yok edecek bizi, sonumuzu bu kızın getirecek!”
Annem zapt edebildi. Köşedeki koltuğa çöktüler. Fısır fısır konuştular. Annemin telefonu çaldı, arayanın babam olduğunu konuşmalarından fark ettim zaten. Bülent’e uzattı telefonu. Bülent aldı gitti, çıktı atölyeden. Çok meraklıydık sanki ne konuştuklarına. Annem “Çıkar mısın atölyeden?” dedi ona bakmadan.
Annem Ecevit’in yüzüne bakamıyordu. Yerdeki eşyaları toplamaya kalktı.
“Yok,” dedi Ecevit. “Çıkmam.”
“Firuze çıkar atölyenden.”
“Asıl sen Bülent’i çıkar,” dedim hızla. Ecevit elbet gidecekti, ben kal desem de kalmazdı. “Bak ne hale getirdi atölyeyi. Görüyor musun yetiştirdiğin canav…”
“Dua et yakmadı!” dedi öfkeyle. Eşyaları toplamıyordu, benden hırsını çıkarıyordu. Her birini birer birer çöpe atıyordu.
“Onu da yapar senin doğurduğun canavar, doğru.”
“Kes sesini,” dedi öfkeyle yüzüme bakarken. Benden yine sadece nefret ediyordu. “Gönder. Bu kez sesini kes, olay çığırından çıkmadan gönder.”
“Yok ben gitmiyorum,” dedi Ecevit ve ayakta kalan tek sandalyeyi çekip oturdu. “Kundak riski var, ben vatansever bir vatandaş olduğumdan bu risk geçmeyene kadar gitmeyeceğim. Çevrede ağaçlar var, yaktırmam.”
“YETER!” diye bağırdı annem. “Yeter! Amacınız ne sizin?”
“Doğayı koru yeşili sev,” oturduğu sandalyeye yasladı sırtını. Kolunu yasladı başlığına. “Kundakçıları gitmeden, ağaçlar güvene alınmadan kalkmıyorum ben. Haberiniz olsun. Ağaç önemli.”
Birinin sizden nefret ettiğini bilmek, birinin hayatını elinden aldığınızı bilmek, bir ağacın canınızdan daha önemli olduğuna bir an inanmaktı. Ecevit’i izliyordum. Bana bakar diye bekliyordum, o bakışlarda korkma ifadesini görmek gibi küstahça isteklerim vardı ama hiçbiri yaşanmadı. Annemden ayırmadı gözlerini. “Yüzüme bakamıyor musun Aylin teyze,” diye sordu. “Niye, ne oldu bir şey mi yaptın yoksa?”
Yere düşmüş kalemlerimden birini aldı ve bir tur çevirdi parmaklarının arasında. “Sanki cinayet yıktın üstüme ne bu mahcubiyet?” annem gözlerini yumdu ve sırtını çevirdi yüzüne. Onu duvarın dibine sıkışmış halde gördüm uzun seneler sonra. Ecevit annemi, babamı ya da Bülent’i suçladığı kadar açık bir dille bile suçlamıyordu. Anneme yaklaştım ve fısıldadım.
“Bülent’i gönder yoksa kalkmayacak,” dedim kısık sesle. “Ben de kalk demeyeceğim. Gönder oğlunu.”
“Seni mahvedeceğim Firuze,”
“Ya da ver benzini yaksın atölyeyi, söz kapıyı kilitleyip orta yerde oturacağım. Kalkmayacağım.”
Şimdi yaşansa bu olay, can havline düşmeyene kadar tek amacım Ecevit’i çıkarmak olacaktı buradan. Ruhum buradan kurtulmak istemiyordu, bedenim de yanmaya başlamayana kadar çırpınmazdı. Biliyordum. Annem gözlerini açtı ve bana baktı. Hayal kırıklığı ya da aklını kaçıracak gibi. Ya da aklımı kaçırmışım gibi. Bilmiyordum, tanımlamak istemiyordum. Bülent çıkınca kapattığım kapıyı açtı ve çıktı. Oğlunun yarattığı harabeye baktım. Kalemlerimi toplamak istedim. Annemin çöp poşetine sıkıştırdıklarıyla başladım. Fırçalarımı ve kalemlerimi topladım cam kırıkları arasında. Kimseler konuşmadı, yine bir başkasının yakıp yıktığını toplamak bana kaldı.
Annem dakikalar sonra girdi içeri “Firuze hadi biz de gidiyoruz,” dedi. Bu Bülent’in gittiğini söylemekle eş değerdi. “Baban buraya özel uçak indirmeden, biz de gidiyoruz.”
“Bana da müsaade o zaman,” dedi Ecevit ve kalktı yerinden. “Akşam akşam bu kadar eğlence yeter. Ağaçlar da güvendeyse.”
Elindeki kalemi bırakmadan kapıya doğru yürüdü. Annem hiçbir şey söylemez sanıyordum ama tutamadı kendini hiddetle sırtına bakarak konuştu. Yüzünü konuşmak zordu zaten onun için. “Sen bize zarar verdiğini düşünüyorsun ama sen Firuze’ye zarar veriyorsun!”
“Firuze sizden değil mi?” dedi, beni işaret etti çenesiyle. “Evlatlıktan ret mi yedi yoksa?”
Sorduğu soru yüzüme bir dalga gibi çarptı. Ben ve onlar. Evet, dışarıdan gözüken de buydu, söylenen de buydu. Annem bile böyle konuştuğunu farkında değildi.
“Ayrıca kim zarar görürse görsün bana ne?” dedi Ecevit. “Umurumda mı sanıyorsunuz siz? Ne sanıyorsun senin kızını korumak için mi oturdum da kalkmadım. Ulan bana ne? Siz sanıyorsunuz ki benim defterimde ceza sorumluluğu şahsîdir. Yok öyle bir dünya. Birbirinizi yiyin ete para vermeyin,”
Doğru bir histi, mevzu ağaç olabilirdi ama ben olamazdım. Ben zaten hiçbir zaman yanlış hislerin kurbanı olmamıştım, ben hislerin katili olmuştum. Sandığım her şey gerçekti.
“Ama siz çok et yediniz, ben vitaminsiz kaldım. Size bırakır mıyım bu sefer?”
Annemle benim aramızda gitti geldi gözleri, olduğumuz yeri kazdı, içine düşürdü bakışlarıyla ve çıktı gitti. Ben Firuze Akın. İşlemediğim suçun cezasını çeken o kadınım. Akın ailesinde işlenen hiçbir suç şahsi olmadı, her cezanın bedeli ödendi. En çok ben tarafından.
***
Bazen ne kadar cesur olursanız olun, korkularınız bir gömülü taş gibi kalsın içinizde ve dilinizin zehir saçmayacağı tek bir kişi bile olmasın yine de bazı şeyleri yapmaktan çekinirdiniz. Onu yapacak olsanız başınıza gelenler sizi korkutmazdı ama onu yapmaya kalkıp yapamazsanız, karşınızdakilere bu zaferi yaşatacağınıza doğru anı beklemek en mantıklısıydı. Hayatım hep bu basit satrançla geçti. Yapacağım şeyi engelleme ihtimalleri varsa onu yapmaya kalkmazdım, doğru anı beklerdim. Şu kendi üzerimde kurduğum otorite yıkılırsa biliyordum ki bana istedikleri her şeyi yaparlardı.
Bana istedikleri her şeyi yapamıyorlardı.
O atölyeden hiç çıkıp buraya gelmek istemezdim ama getirirlerdi. Şimdi kalkıp o atölyeye gitmek isterdim ama izin vermezlerdi. Bunları yapacaktım ama doğru anı bekliyordum. Doğru anda değildik. Işığı kapalı odanın sandalyesini camın önüne çekmiş oturuyordum. Babam geliyordu biliyordum. Evin ışıkları hiç sönmemişti. Dizlerimi birbirine çekmiş, bir ileri bir geri sallanıyordum. Telefonum Ecevit’ten alacağım bir mesaj için yanı başımdaydı ama o mesaj gelmeyecekti biliyordum ama öyle ki içimde kuvvetli bir his Ecevit’in bu saatte teklifimi düşündüğünü hissediyordum. Buna tutunuyordum.
Ecevit henüz küçük bir çocukken biz, kardeşi doğalı altı ancak olmuştu galiba. Tarihlerle aram pek iyi değildi. Benim için önceleri ve sonraları vardı sadece. Yedi yaşından öncesi ve sonrası gibi. O zamanlar Melike’yle benden çok vakit geçiriyordu. Bu benim için çok can sıkıcı bir durumdu. Halbuki olması gereken buydu. Annesini kaybetmişti ve babası çalışıyorken kardeşine bakmak onun göreviydi. Yine içimdeki o ilkel kıskançlıkla beni mi daha çok seviyorsun Melike’yi mi diye sormuştum. Uzun uzun düşünmüştü, bir yetişkin gibi derin düşüncelere dalmıştı. Sonra sen demişti. Öyle sevinmiş, öylesine sevinmiştim ki ellerimi çırpıp Ecevit’e sarılmıştım. Bu benim için çok kıymetliydi. Aylak aylak dolaşmıştım ortalıkta. Melike’nin Ecevit’in arkadaşı değil kardeşi olduğunu ayırt edemiyordum. Sonra günlerden bir gün Ecevit bana aynı soruyu sormuştu. Abini mi daha çok seviyorsun beni mi. Yemin ediyordum ki Ecevit’i az sevdiğimden değil, o dönem abisinin omuzlarından inmeyen bir kız çocuğuydum. Abim demiştim. Ecevit hiçbir şey söylememişti ama ben annem, babam ve abim dışında herkesten ve her şeyden çok sevdiğimi söylemiştim ona.
Ecevit benim en sevdiğim oyun arkadaşım sanıyordum o zaman sadece. Öyleydi de zaten ama bedenim büyüdükçe, ben yedi yaşında kaldıkça Ecevit’in içimdeki sevgisi de büyümüştü. Bedenim gibi.
Şimdi o dünya üzerindeki hiçbir şeyi benden çok sevmiyordu, şimdi ben dünya üzerindeki her şeyi içimde benimle büyüyen oyun arkadaşımdan daha az seviyordum. Artık bambaşka bir adam vardı belki ama benim oyun arkadaşım asırlık bir söğüt ağacı gibi içime tutunmuştu. En karanlık gecede benimle o vardı yanı başımda. Yokken de vardı. Hep vardı.
Bir dönem ailemin zoruyla gittiğim psikolog, bana kendini büyütmemişsin ama onu büyütmüşsün. Lakin bu hayatı yaşamak zorunda olan sensin, demişti. Bir tehlike görüp bunu aileme söylemesin diye içimdeki cevabı dışa vurmamıştım ama bu cümlesini hiç unutmamıştım.
İnsanların koşuşturmasından anladım gelenin kim olduğunu. Şafak sökmek üzereydi ve ben, benim için alacakları kararların tartışıldığını biliyordum. Yerimden kıpırdamadım. Babam indiği gibi araçtan, eli hızla yakasına gitti ve kravatını çıkardı yürürken bu gerginliğini katlarca aşıp bana ulaştıran bir davranıştı. Yerimden kıpırdamadan bahçeyi izlemeye devam ettim. İnci uyuyordu, bağırmayacağını düşünüyordum. Büyük bir gürültü de kopmadı zaten aşıda. Saniyeler dakikaların peşine düştü, ikisi de yakalanmadan epey bir yol kat ettiler. Çenem dizlerime yaslıydı, üzerimdeki kumaşın izleri çenemde çıkmıştı.
Kapım destursuzca açıldığında gelen hangisiydi bilmiyordum. Hiç açılmamış gibi davrandım ve bekledim. Sol koluma asıldı gelen kişi, parfümünden anladım Bülent olduğunu. “Çığırtkanlık yapma, İnci uyuyor. Yürü,”
Benim kalkmam için hiçbir çaba sarf etmeyişim onu zorlamadı ama beni sarstı. Dengemi kaybettim kaldırırken beni. Günlerdir bir parça domates peynirli ekmek ve birkaç bisküviyle duran bedenimi evirip çevirmek hiç de zor değildi. Sol kolumu çekiştire çekiştire indirdi beni aşağıya. Bir suçlu gibiydim avucunda, o da bir gardiyan. Sesimi çıkarmadım. İnci’yi uyandırmayı ben de istemiyordum.
Beni salonun ortasına doğru itti, birkaç adımım hız kazandı ama durduğum yerde sabit kaldım. Yıkılmadım. Çenemi dikleştirdim ve salona baktım. İnsanlar beni inceliyordu. “Buyur burada,” diye beni taktim etti getiren kişi.
“Evet,” dedim tutuk bir sesle. “Buyurun buradayım.”
Babam üzerindeki ceketi de atmıştı, kollarını da kıvırmıştı. Yanağım sızladı ellerine bakınca ama uzunca bakmadım o ellere. Göz göze geldik yorgun bakışlarla. Onu en son bıraktığım gece çalışma odasındaydı. Muhtemelen bugün de şehir dışından geliyordu. Sık sık giderdi, sonuçta bir ülkeyi yönetmek kolay değildi. Üstelik kariyeri şimdi riskliyken. Dolaşması gereken çok şehir, seslenmesi gereken çok insan vardı. İnsanları kandırması gerekiyordu ve ben onu meşgul ediyordum.
“Koca ülkeyle baş ettim de kendi kızımla baş edemedim,” dedi babam koca bir hayal kırıklığıyla. Tek kaşım havalandı, başımı salladım hafifçe.
“Bu da senin sınavın.”
“Benim kazanmadığım sınav oldu mu peki?”
“Bakarsın ilki ben olurum,”
Bülent yıpranmış sinirleriyle kahkahalarıyla güldü bu dediğime. Kafayı yemek üzereydi, tehlike çanlarını susturamıyordu. Babamın yüzünde histerik bir gülümseme peyda oldu.
“Şu cesaretinle, sivri dilinle iyi bir siyasetçi olursun sandım yanıldım. Sanatı tercih ettin, saygı duydum. Kızım mutlu olsun yeter dedim ama benim kızım kendi köşesinde sanatını icra etmeyi bile tercih etmedi; hain olmayı seçti. Bu nasıl bir şanssızlık, aklım almıyor.”
Sanat onlara göre benim kariyerimdi bana göreyse kurtuluş. Çizdiğim resimler onlar için bir yetenekti benim içinse zulüm. Onlar fırçalarım beni yaşatsın istiyordu, ben kendi ölümümü boyuyordum. Bunu kabullenmiyorlardı.
“Senin adına talihsizlik tabi,” dedim anlayışla. Başımı çok hafif bir ritimde sallıyordum.
“Neyini eksik ettim Firuze,” dedi ayağa kalkarken. “Maddi manevi neyini eksik ettim? Saçlarını da sevdim, isteklerini bir gün bile geri çevirmedim. Neyini eksik ettim de sen olmadın?”
Gülümser gibi bile yapamadım. Gülümsemek için de kuvvet gerekiyordu, o yoktu. “Çocukluğumu çaldın sonra sağlıklı bir yetişkin olmamı bekledin. Saçlarımı severek uyutmaya çalıştın ama sizin vicdanınızın kelliğiyle gözüme uyku girmedi, bana kaleml…”
Babamın güçlü elleri, çeneme saplandı ve onun gövdesine bakarak kurduğum cümleleri kesti. Çenemi kavradı, başımı sertçe kaldırdı. “Bana böyle edebi cümlelerin söker mi sanıyorsun?” dedi o üzerindeki tatlı sakinliği bırakıp. “Karşında annen mi var?”
Gülmek istedim, gerçekten istedim, ama eli çenemi kısıtlıyordu. “Onu da etkilemiyor ki? Sizin vicdanınız kel dedim, unuttun mu?”
Çenemden itti beni, parmaklarını çektiği her şey sızlıyordu. Bülent’e bir hareket yaptı ve Bülent bana doğru yürümeye başladı. Korkuyu hissettim, istemsizce annemi görmeye çalıştım. “Korkma buraya gel,” dedi Bülent ve beni omuzlarımdan tutarak önüne çekti. “Masaj yapacağım benim canım kardeşim korkma,”
“Senden korkan senin gibi olsun,” dedim ellerinden kurtulmaya çalışırken. “Sen bugün yediğin dayaktan sonra hâlâ konuşuyor musun rezil herif? Annen gelmese sen…” omuzlarımda başlattığı masaj dikişlerimin üzerinde bana amansız ağrılar vermeye başladı. Nefesim de cümlemle beraber kesildi. Annemin sesini duydum ama babam izin vermedi.
“Ya yukarı geç ya otur.”
“Atilla saçmalama! Saçmalama! Daha iyileşmedi! Pişman olacağın şeyler yapıyorsun. Saçmalama! Dokunma yarasına!”
“Aylin yukarı çık,”
“Bülent bırak!”
“Niye anne, dur? Kızına masaj yapıyorum bak. Benden iyi abi mi bulunur?”
“Canın yanıyor mu kızım?” babamla aramda bir karış mesafe var sanıyordu herkes, bir mezar sığardı oraya kimse bilmiyordu. Cevap vermedim. Başını dik tut Firuze, sakın ağlama.
“Artık beni durdurmak için fiziksel acıya mı başvuracaksın?”
“Bu acıyı benim yüzümden mi çekiyorsun?”
Kulağım çınlıyordu çektiğim acıdan. Burnumun direği sızlıyor, boğazım kuruyordu. “Sana bunu kim yaptı Firuze? Ben mi? Benim kirli siyasetim mi? Senin yüzünden demiştin sana bunu kim yaptı?”
Bülent’in elinin altında çırpınmıyordum, çırpındıkça baskısı artıyordu. Acı gözlerimin önüne benekler çizmeye başladı. Sakın ağlama Firuze.
“Sana bunu yapan adam soframıza oturdu, sana bunu yapan adam için ayaklarıma kapandın, sana bunu yapan piçin babasını bile bana tercih ettin sen! Yeter Bülent,”
Bir acı onu tetikleyen şey geçerse, yok olmaz ama hafifler. Bülent’in elleri üzerimden çekildi ama acım azalmadı. Beynimin içine sıçradı, ellerim titremeye başladı. “Kimi bize tercih ediyorsun gör!” camlar titriyordu sesiyle, ben biraz olsun tepki veremiyordun. “Söyle hadi bana. Şimdi söyle. Hadi kızım. Aç gözünü söyle. Yok edeyim bu adamı, seni bu kadar esir aldıysa yok edeyim bu adamı, hadi Firuze. Sen Atilla Akın’ın kızısın. Aç gözünü. Düşman kim gör!”
Yanaklarımı kavradı avuçiçleri. Bu şefkatle değildi, bu bileğindeki gücü göreyim diyeydi. “Hadi bana tek bir şey söyle Firuze, tek bir kelime et. Hadi Fir…”
“Ecevit’ten uzak dur.”
Ve aynı psikolog bana sormuştu ki, onu korumak için kendinden her şeyi vermeye hazırken, kendini korumak için ne yapıyorsun? O zaman yine cevap vermemiştim ama hiçbir şeyin değiştiği yoktu. Ben kendimi korumak istemiyordum. Babamın bağırışları ve hakaretleri doldurdu tüm evi.
Hain dedi.
Keşke hiç doğmasaydın dedi.
Haysiyetsiz dedi.
Beni bırakıp giderlerken salonun orta yerine çökmüştüm. Omzumdan kan sızıyordu, bu kanın sahibi bendim, bu kanın sebebi çok kişiydi.
1994, Şubat
Bir hayatı inşa etmek için tüm ömrünüzü harcamak mümkündü ama tek güne sığdıramazdınız. Bir hayatı yıkmak içinse uzun günlere çok ihtiyaç olmazdı. O hayatı, o hayatın dışındaki biri bile bir parmak darbesiyle alt üst edebilirdi.
Soğuk, kirli, iki farenin delikten deliğe koştuğu, rutubetten nefes aldırmayan kuytu bir hücrenin zemininde küçük bir çocuk vardı. İki ismi vardı. Annesi Ali demişti, babası Ecevit. Ayakları çıplak, tabanları iltihap kapmış yaralarla dolmuştu. Annesinin okşayarak sevdiği saçları kazıtılmıştı, diken diken çıkmışlardı şimdi. Küçük çocuk elini sık sık başına atıyor, dikenlere dokunuyordu. Kirpi gibi hissediyordu kendini. Saçları yoktu dikenleri vardı. Akan burnunu üzerindeki ince kazağın en kirli yeriyle sildi. Karnı gurulduyordu, hiç susmuyordu. Yemek istemeye cesaret edemiyordu, kapının üstündeki küçük pencereden yere bırakılacak ekmek parçasını bekliyordu.
Hadi ona acımıyorlardı ama ekmeği nasıl öyle yere atıyorlardı hiç anlam veremiyordu. Küçüktü, annesinin doğrularını doğru kabul etmeye devam ediyordu. İnsanlar kötü de olsa, ekmeğin kıymetli olduğunu bilir ona göre davranırlar sanıyordu. Bir peçete parçasına bile sarmıyorlardı. Ne garipti, çoğu şeye alışmıştı ama bunu yadırgamaya devam ediyordu.
Onu burada işlemediği suçlar için ıslah eden sistem, cehennemin katları gibi ayırmıştı burayı da. Bazı çocuklar hiç ıslah olmuyorsa, olduğu yerin de huzurunu kaçırıyorsa, diğerlerinden ayrılıyor, ceza üstüne ceza yiyor ve bu küçük yere kapatılıyordu. Ecevit o çocuklardan hiç değildi ama Ecevit kaçan her huzurun bedelini öderdi. Her gecesi yarın kavga çıkmasın diye dua ederek geçerdi. Dünyanın en masum insanına bile daima suçlu olduğunu haykırırsanız, işlemediği suçu kabullenirdi. Kabullendiği suçu da kim bilir belki bir gün işlerdi. İnsan zihni bazen bir oyun hamuruna benzerdi. Bir çocuksa kurban, oyun hamuru daha yumuşak olurdu.
Ecevit farelerin sesini duymaya çalışıyordu. Küçük olan yavru fareden korktuğu yoktu da büyük olanı görünce kalbi duracak sanıyordu. Adım seslerini duyduğunda pür dikkat kapıya baktı. Ekmeği getirmiş olmalılardı. Yerinden kalktı. Kapıya yaklaştı. Düşmeden tutmaya çalışacaktı bu kez. Ama o küçük pencere açılmadı, kapı açıldı bu kez. Zaman, küçük bir kuytuda kaybolmuştu. Cezasının süresini bilmediği için bitip bitmediğini de bilmiyordu. Kapı açıldığında koridorun tepesindeki ışık korkunç bir yüzü aydınlattı.
Ecevit hayaletlerden korkardı. Evindeyken, tuvaletten hemen sonra koşarak yorganın altına girerdi mesela. Görünmez olan hayaletlere inanırdı. Canavarlarınsa görünür olduğunu öğrenmişti. Buraya ait tavanlara asılı ışıklar canavarları görünür kılıyordu. Ecevit’in dili içine kaçtı, korkuyla birkaç adım geri gitti. Ayağının altında o koca fare olsa yine ezip gidecekti.
“Yürü,” dedi en korktuğu canavarlardan biri.
Ecevit’in küçük gözleri vardı. Yaş biriktiremezdi. Hemen akıverirlerdi. Kirli yanakları gözyaşlarıyla temizlenmeye başladı. Gözünden bir çocuğun masumiyetini taşıyacak kadar temiz akan yaşlar yanağından düşerken renk değiştiriyordu.
“Abi,” dedi Ecevit. Sesi çok az çıktı. “Abi n’olur gitmeyelim. Bak hiçbir şey yapmadım ben, oturdum burada. Bak burada oturdum, hiç kalkmadım,” kalktığı yeri gösterdi.
“Yürü lan, hadi.”
“Abi n’olur götürme. Abi nolur, Allah rızası için. Yemin ederim sesim çıkmayacak, su bile vermeyin. Yemin ederim sesim çıkmayacak.”
Avuçlarını kapattı. Kaçacak delik bile yoktu. Ne yapacağını şaşırdı. Yaşlarından yüzünü göremiyordu. Sonra, bir yetişkinin duysa kaldıramayacağı, sindiremeyeceği, günlerce unutamayacağı bir kanıt gösterdi. Böylesine ağır bir şey yaptığını farkında bile olmadı. Avuçlarını açtı ve tırnaklarını uzattı. “Bak daha tırnaklarım uzamadı abi bak,” korku küçük çocuğa kalp krizi geçirtecek kadar fazlaydı. “Yaralarım iyileşmedi abi bak, n’olur abi. Yalvarırım bak uzamadılar. Yaralarım iyileşsin ben sana söyleyeceğim. Abi n’olur.”
Kendini yerde buldu, temiz bir üniformaya sarıldı. Adam bacağını savurarak itti. Kolundan tuttu ve kaldırdı bir paçavra gibi. Ölü bir vicdanın üzerinde istediğiniz kadar tepinebilirdiniz. Ona acı veremezdiniz. Onları hazırda bekleyen cezaevi aracına kadar sürükledi Ecevit’i. Bundan sonra kaçamaz sanıp itti arabaya ama Ecevit deli bir kuvvetle kurtuldu ellerinden. Koşturdu nereye gittiğini bilmeden. Yolu çok geçmeden kesildi, bir daha kaçamadı ve kelepçelenerek atıldı arabanın içine. Hüngür hüngür ağlıyor, yalvarıyordu.
“Taş atmaya benzemiyor mu hain?” dediler. “Piç,” dediler. Annesine küfrettiler. Ne zamanki bunu yaptılar, Ecevit susa kaldı. Yalvarmayı da ağlamayı da kesti. Nefes nefese, bir öfke rüzgarıyla dudaklarından esen, karşısındaki adama baktı. Bir gözyaşı daha dökmedi. “Anneme küfretme bir daha!” dedi bir kere.
“Hainin oğlu da haindir.”
“Benim annem hain değildi.”
Karşısındaki adamı öldürmek istiyordu. Tam da buydu işte. Suçluyu masumlaştıramazdınız ama masumu bir suçluya dönüştürebilirdiniz. Ecevit göreceği işkenceyi düşünmedi bir daha. Benim annem hain değil diye sayıkladı durdu. O bir piç değildi ve onun annesi hain değildi. Ona günlerce işkence de etseler bu gerçek değişmeyecekti. Annesi hain değildi ve babası vardı. Vardı. Ecevit’in hayatında artık çok fazla geçmiş zaman eki vardı.
Annesi vardı.
Evi vardı.
Okulu vardı.
Oyun arkadaşı vardı.
Ve son on iki saattir babası vardı…
Bir mezarlığın içine kadar giren araç durdu. Ecevit başını kaldırıp bakmadı. Onun annesi hain değildi. Bir daha bu adama yalvarmayacaktı. Açılan kapıdan sonra “Kalk,” emrini aldı bu kez ama kalkmadı yerinden. Yeniden kolundan sürüklendi ama bu kez ağlayışlar yoktu. İterek indirdi arabadan, Ecevit ancak o zaman gördü geldikleri yeri. Annesinin mezarına geldiler sandı. Bir an, çok kısa bir an buna sevindi. Annesinin mezarına mı getirmişlerdi onu?
“Anneme mi getirdiniz beni?” dedi. Adam neredeyse gülecekti bu soruya. “Ben biliyorum yolu bırakın ben giderim!” annesinin mezarına çok yaklaşmasın istiyordu. Annesinin mezarından çiçekler olurdu, onlara zarar vermelerinden bile korktu. Üç görevli vardı, biri Ecevit’in kolundan tutuyordu. Annesinin mezarını gördü Ecevit. Adını okudu. Koşturarak gitmek istedi. Mezarın üzerine yatacak, ağlayacaktı. Annesine sarılmış gibi olacaktı. Ah bir bilseydi, biraz üstüne çeki düzen verirdi. Saçlarını düzeltirdi, kazağıyla silmezdi akan burnunu. Annesinin mezarının yanındaki taze toprağı görmedi, başında dua okuyan hocayı ve birkaç görevliyi de fark etmedi. Sadece annesine bakıyordu. Çiçekleri kurumaya yüz tutmuştu. Babası gelmemiş miydi çiçekleri sulamaya?
“Hadi yine iyisin,” dedi canavar. Mezarın başındalardı ama henüz bırakmamışlardı Ecevit’i. “Babanı annenin yanına gömmüşler. Yat kalk dua et,” bıraktı kolundan biraz itti toprağa doğru. Annesinin mezarına değil. Ecevit bir tahta parçasına yazılmış ismi okuyamadı bir süre. Hocanın okuduğu dua kulağına doldu. Her kimse ne yazıktı, kimseler yoktu gömüldüğü mezarın başında.
Bir hoca, iki kazıp gömen kişi, bir de küçük oğlu.
Hüseyin Tarhan.
Ecevit kimliğinin baba kısmını dolduran adamın ismini bir mezar taşında okudu. Nefes nefeseydi, onun babası olduğunu kabullenmedi. “Kim bu adam?” diye sordu, belki de orada ona tek vicdanlı davranacak kişiye. Beyaz cübbeli hocaya baktı. “Babamla adı aynı, kim bu adam?”
Babasıyla doğum tarihi de aynıydı. Bir ölüm tarihi farklıydı.
Hoca arkadaki adamlara baktı sonra küçük çocuğa. Çocuk her kimse, her ne suç işlediyse işlesin içi kıyıldı. Okuduğu kitaba uygun bir görüntü değildi bu. Ne diyeceğini de şaşırdı. Ecevit’in bir bebek gibi aşağı kıvrılan dudakları hızla düzeliyordu. Sanki ağlasa o adamın babası olduğunu kabul edecekti.
“Beş dakikan var,” dediler ama ona. “Geri gideceğiz. Duanı et, yürü.”
Babasıyla vedalaşmak için beş dakika verdiler. Zaten amaçları da vedalaştırmak değildi, küçük bir çocuğun canına kastetmekti. Acı çektirmek, ona kayıplarını en acımasız şekilde göstermekti.
“Süren başladı.”
Beş dakika. İki mezar. On ikisine bir kez iki yıl önce, bir kez bu yıl girmiş bir çocuk. Annesinin mezarının üzerine yatmayı beklerken, kurumamış bir toprağın üzerinde acısını haykırdı. Beş dakika mühlet tanındı.
GÜNÜMÜZ 2010
“Neden toparlanmıyor, günler oldu?”
“Kanında yoğun bir enfeksiyon var Atilla Bey ve bu oldukça geç fark edildi. Tedavi gecikince, var olan her şey ilerlemiş.”
“Yine ateşi yükseliyor.”
“Aylin Hanım sizin de bildiğiniz gibi olağan. Vücudu tepki veriyor. Değerleri çok düşük, çoğu vitamini eksik. Savaşmak için elinde güçlü bir silah yok, o yüzden yavaş yavaş iyileşecek.”
“Ya senin bir halt yapabildiğin yok doktor.”
“Atilla lütfen.”
Akan serum buğulu gözlerimde odağı yakalamam için iyi bir hamleydi. Gözlerimi açık tuttuktan biraz sonra dinlenme ihtiyacı hissediyordum. “Su,” diyebildim kıvranarak. Çok değil, birkaç yudum bile yeterdi. Boğazım acıyordu kuruluktan.
“Annem susadın mı?”
Bir bardağın içinde pipet vardı, başımı kaldırmak istemedim. Bardağın altına kalın bir bez konuldu ve annem “İç kızım, bir şey olmaz dökülsün,” dedi. Döküldü de. İçtiğim kadar döktüm ve fazlasını almadım. Gözlerimi kapattım yine. Uyumak istiyordum. Kemiklerim sızlıyordu.
Açılıp kapanan kapıdan çıkan kimdi bilmiyordum ama babam değildi. “Başka bir doktor çağıralım.”
“Söyledikleri harfiyen doğru, farklı bir şey söylemeyecekler.”
Saçlarımda dolanan annemin elleriydi. “Tam düzelmişti. Benim kızım tam düzelmişti,” diye sayıkladı babam. Bunlar bir yangını dışarıdan izlerken kurulan cümlelerdi.
“Firuze hiçbir zaman sandığımız gibi düzelmemişti Atilla. Biz kendimizi kandırıyorduk,”
“Kandırmıyorduk. İyiydi. İntiharı düşünmüyordu artık,”
“Düşünmüyordu değil kalkışmıyordu. Şimdi de kalkışmıyor ama yine yatakta. Bu kez intihar bile düşürmedi onu bu yatağa hastalık düşürdü. Kötü oluşunun rengi değişti, durum değişmedi.”
Nefes aldıkça uzun yıllarca sigara içen biri gibi ciğerlerim sızlıyordu. Göğsümde bir ağrı vardı. Omzum sızlıyor, başım çatlıyordu. Uykuya dalmak istiyordum onları dinlemek istemiyordum. Ağrıdan inlediğimi fark etmedim bile. “Tamam anneciğim, ağrı kesicin yapıldı. Kısa zamanda etki edecek, buradayım ben.”
Umurumda değildi burada olması.
“Bülent’in nasıl gözünün döneceğini bile bile eline verdin. Yarasının üzerine masaj yaptırdın,”
“O yarayı ona veren adam için savaşmayı bıraksın diye,”
“Sen gitsen Ecevit’i öldürsen, Firuze yine onun için savaşmayı bırakmayacak. Anlıyor musun? On sekiz yıldır Ecevit mi vardı? Gölgesi için savaştı! Atilla kabul et, biz kızımızı kayb…”
Babamın uyarısıyla annemin sesi kesildi. “Ben kaybetmem. Anne kız her şeyi öğrendiniz de bunu öğrenemediniz.”
“Sen zaten Firuze dışında hiçbir şeyi kaybetmedin Atilla. Bunu da kabullenmiyorsun,” dedi ve açılıp kapanan sesi yeniden duydum. Babamın nefesi buradaydı, hissediyordum. Bana yaklaştığını da hissediyordum. Ondan duyduğum son cümle doğmamamı dilemesiydi. Bir düşmanın eli yüzümde dolandı.
“Herkes senin kıymetini bildi, bir sen bilmedin,” dedi. Bana dokunmasın diye başımı çektim yorganı da yukarı doğru kıvırdım. Ağzımdan tek kelime bile çıkmadı ama o anlayacağını anladı. Çıktı gitti. Saat kaçtı, bugün günlerden neydi bilmiyordum ama hava kararmaya yüz tutmuştu. Uyuyakaldım uyandım. Serumum bitti ve çıkarıldı. Ağrı kesici ne kadar sürecek bilmediğim bir rahatlamanın içine itti beni. O hafifliği kaçırmadan uyumak istedim yine. Ağrıyla sızıyla uyumak çok zor oluyordu.
Ev sessizdi, belki de herkes uyumuştu. Başta bir rüya sandığım, sonra halüsinasyona yorduğum bir ışık yanılsaması gördüm. Kırmızı renkte bir lazer odanın içinde zigzag çiziyor sonra sönüyordu. Gözlerimi aralık tutmak için zorladım kendimi, emin olamıyordum gerçekliğinden. Baktım, evet oradaydı. Bir lazer odamı turluyordu. Hafızam kuvvetli değildi zaten bunun yakın zamanda tekrarlandığını hatırlamıyordum. Yataktan çok uzun bir zamandan sonra ilk kez kalktım ve cama yaklaştım. Bu ışığın kesildiği vakte denk geldi. Yeniden tutulmasını bekledim. Işık geldi, tam kalbimin üzerinde durdu. Usulca çıktığı noktayı takip etti gözlerim. Bir sona ulaştı ve bir karartı gördü. Üstündeki siyah giysiler onu kamufle ediyordu ama seçebiliyordum yüzünü.
Ecevit’ti.
Telefonunu kaldırıp salladığında avel avel suratına baktım anlayamadım. Sonra görmediğim telefonmuş gibi daha çok salladı havada. Telefon… Varlığını bile hatırlamadığım telefonum. Odanın içine baktım. Yatağın yanlarında yoktu. En son masada oturmuştum o geceden önce, masanın üzerindeki kağıtları ite ite buldum telefonu. Bastım ama açılmıyordu. Şarjı bitmiş olmalıydı. Çekmeceden çıkardığım şarj aletini prize takıp telefonu açmaya çalıştım. Açılması neredeyse bir dakikayı aldı. Onlarca mesaj, bir sürü arama, haber bildirimleri vardı. Ülke karışıktı, üst üste birkaç başlıktan bunu anlayabiliyordum ama dönüp bakmadım. Arkadaşım Hilal’in, Alparslan’ın ve Ecevit’in aramaları… Bu bir çoğul eki taşıyordu evet. Ve bu telefon ilk gözlemime göre iki gündür kapalıydı.
Ecevit’in numarasının üstüne bastım ve çöktüm prizin başına. “Efendim?”
“Neredesin sen günlerdir?”
Bu geldiği günden beri nerede oluşumu ilk soruşuydu. Yatağa baktım. “Hastaydım, kafamı kaldıramadım yataktan.”
“Yalan söyleme Firuze.”
“Yemin ederim.”
Omzuma dokundum. Bu Ecevit’in eseriydi. İçimdeki hayal kırıklığı bakiydi ama öfke hâlâ yoktu. “Konuşmamız lazım,” dedi yalan olduğunu iddia etmeden.
“Bu saatte çıkamam ki,” dedim. Herkes evdeydi, geçen seferki gibi kimseyi de çağıramazdım. Yarın ne olursa olsun çıkardım ama.
“Bu saatte çık diyen yok zaten,” diye tersledi. “Geldim baktım, öldün mü kaldın mı diye.”
“Kaldım,” dedim. Maalesef ki kaldım. “Ölseydim bir şey değişecek miydi?”
“İki lokma ekmek fazla yerdim.”
Bir insanın hayatında iki lokma ekmek kadar yer kaplamak… Gözlerimi yumdum, dizlerimi de bastırdım parkeye. Firuze dedim yine. Niye yaşıyorsun ki?
“Bisküvilerin de sana kalırdı,” dedim kırık bir sesle. Gözlerim hiç dolmadı, kapalıydı. Kirpiklerim ıslandı ama. “Özür dilerim,” dedim. Ölmeyi dilerdim.
“Ben özür dileme, yarın kaçta çıkabilirsin?”
“Sabah çıkmaya çalışırım ama atölyenin arka kapısından gelirim yine.”
“İyi,” dedi. “Yarına kadar ne öl ne de telefonunu kapalı tut. Tamam mı?”
Yarından sonra? Gözlerimi açmadan başımı tavana kaldırdım, içimde yıldızsız bir gökyüzü vardı. Zifiri karanlıkta eve varmaya çalışıyordum. Evim yoktu, niye koşuyordum? “Ecevit,” dedim. “Omzum çok ağrıyor biliyor musun?” bunu ona söyleme ihtiyacı hissettim. Hiçbir şey yapmazdı, umursamazdı da bilirdim. “Bülent masaj yaptı geçen gün. Bir sorunun cevabını öğrenmek için,” bekledim. Hangi sorunun cevabı diye sormadı ama ben yine de söyledi. “Şimdi ben bu yarayı kanattım. Suçlu ben miyim yoksa bu yaraya sebep olan mı dedi. Sence Ecevit, suçlu bu yarayı açan mı bu yarayı deşen mi?”
Sustu ama anladı.
Dudaklarım öne doğru kıvrıldı, telefonu uzaklaştırdım kendimden ve kapattım. Suçlu yaranın sahibiydi. Suçlu yarayı deşendi ve suçlu bu emri verendi. Bir kişiyse içimde hiç mi hiç suçlu değildi. Ona işlemediği suçları o kadar çok yüklemişlerdi ki işlediği suçların masumu oluyordu artık.
***
Bana gün sonunda ne yaparlarsa yapsınlar atölyeme gelişimin önüne geçemiyorlardı. Burası onlar için de benim kurtuluşum olacak ki, buraya gelişimi engellemek demek beni tümüyle gözden çıkarmak demekti. Benim doğmamı dileseler de ölmemi dilemiyorlardı. Atölyenin dibini bucağını toplarken perdeler kapalıydı. Bülent’in getirdiği benzin duruyordu bir köşede, çöplerle beraber atılmayı bekliyordu.
Ecevit’in geldiğine dair bir mesaj beklerken telefonu günler sonra elime aldım ve bir haber sitesine girdim. Babamın henüz tümüyle paklanmış olmasa da serbest bırakılması ülkenin muhalefet kesimi tarafından çok büyük bir tepkiyle karşılanmıştı. Sokak çağrıları arka arkaya geliyorken bu kızışmaları daha fazla okumadım. İnsanlar haklıydı ve babam ne durumdaydı bilmiyordum. İlgilenmiyordum.
O mesaj dakikalar sonra geldi. Ön kapıda yine intiharla tehdit edilmiş insanlar vardı, arka kapıdan çıktım. Yine o duvara tırmandım. Ecevit duvarın dibinde bekliyordu. Ayaklarımın üzerine düşmek, sakat bir omza yüklenmekten daha iyiydi. Bırakmak istedim kendimi aşağı ama Ecevit belimden tuttu ve beni indirdi. Yakın duramadan birbirimize uzaklaştı benden, hiçbir şey söylemeden aracına doğru ilerledi.
Tüm yolculuk boyunca tek bir kelime bile konuşmadık. Nereye gidiyorduk onu da bilmiyordum. O satrancı verdikten sonra ikinci bir hamleyi henüz yapmamıştı. Ya bir şey bekliyordu ya da son hamlesi ülkeyi bir krizi sürüklemişken bunun daha da büyümesini izliyordu. Belki kurşunu çok değildi ve zamanlama hatası yapıp harcamak istemiyordu. Bir küçük restoranın önünde durduk. Konuşmamaya devam ettik, o yürüdü ben arkasından gittim. Bomboştu içerisi. Görevli bile görmüyordum. Camekan mekânı geçtik terasına çıktık. Bir Ankara ayazında, Ankara manzarası vardı karşımızda. Üşüyen ellerimi ceplerime sıkıştırdım ve karşısına oturdum. Masanın üstü nemliydi ve o masanın üzerine konulacak şeyi hiçbir zaman tahmin edemezdim.
“Teklifin hâlâ geçerli mi?”
“Geçici bir şey değildi,”
Yüzüme baktı. Biliyordum. Ecevit kardeşini bulamıyordu. Bulabilse babama gelip o teklifi yapmazdı. O beni tanımıyordu ama ben onu tanıyordum.
Ali Ecevit Tarhan, yalnızca çok sevdikleri için gururunu ezip geçerdi.
Eli beline gitti ve ansızın bir silah çıkardı. İrkildim, tüm vücudum kasıldı. O silah bana doğrultulmadı ama benim tam önüme koyuldu. “Babana verdiğim şansı sana da veriyorum,” dedi açık sözlülükle. Soğuk ona işlemiyordu sanki. Buz tutmuştu her uzvu, beni üşüten soğuk onu ancak ısıtırdı. “Bana ihanet edeceksek şimdi al sık bu silahı sonra ara babanı, gelip seni kurtarsın,” o bana ben silaha bakıyordum. “Bana yine ihanet edeceksen Firuze, şimdi burada sık kafama. Bitsin bu mevzu. Bir daha sana bu şansı vermeyeceğim, ilk ihanetinde ben alacağım canını. Silah bile kullanmayacağım. Bir yola çıkacağız, seçimini yap.”
Allahım mükemmel bölümdü ellerine sağlık yazarcım😭🫶💖
Allah aşkına bölümler daha hızlı gelsin